SON DAKİKA

Ya hep beraber, ya hiçbirimiz! – Rabia Mine yazdı

Bu haber 14 Nisan 2019 - 2:35 'de eklendi.

Geçtiğimiz günlerde ülke gündemi Ankara Batıkent’te 16 sokak köpeğinin vahşice zehirlenerek katledilmesi olayıyla sarsıldı.

Bu ülkede hayvanlara karşı her gün bir Batıkent Katliamı gerçekleştiriliyor, her gün! Google’a ‘köpek katliamı’yazıp görselleri tarattığınızda karşınıza çıkacak manzaraya inanamazsınız! Göreceğiniz, neredeyse ülkenin her ilinin ve beldesinin adıyla başlayan ve çoğu Batıkent Katliamı’nı solda sıfır bırakacak “filan yerde köpek katliamı” haberleri ve fotoğrafları karşısında aklınızı oynatırsınız!

Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Bu çağda ve de güya demokratik bir cumhuriyet ülkesinde neden bir devlet 100 yıldır hayvanlara eziyeti Ceza Kanunu’nun ‘KABAHATLER’ kısmından çıkarıp, suçluların üç kuruş para cezasıyla yırtamayacakları ‘SUÇLAR’ kapsamına almaz? Bu kadar basit ve kolay bir işlemi yapmaktan 100 yıldır ısrarla kaçınılmasının asıl nedeni nedir?

Söyleyeyim: Yurdum insanının fıtratı.

Bu halkın -elbette ki her konuda olduğu gibi bu konuda da istisnaları hariç- her ırkından, her sosyo-ekonomik kademesinden, her ideolojisinden insan, hayvana karşı muhtelif derecelerde ve şekillerde şiddet uygular.

Tarlasında tapanında, faytonunda kırbaç eşliğinde boğaz tokluğuna ölümüne çalıştırıp, işi bittiğinde sucuk fabrikalarına satarak; ‘mülkiyetindeki’ kedisine köpeğine dilediğince şiddet uygulayarak; sokaklar aç bilaç gariban hayvanlarla doluyken, özentiyle avuç dolusu para dökerek satın aldığı sözde cins hayvanları hevesi geçince sokağa atarak… Bilmem nesi kalktığında eşeğine, kedisine, köpeğine varana kadar tecavüz ederek!

Yobazına göre, “Allah hayvanları insanlar için yaratmıştır, onlara her şey yapılabilir”; solcusuna göre, “İnsanlar açlıktan kırılırken hayvanları düşünmek şımarıklıktır, liberalliktir.”

Bu ülkede her kesimden milyonlarca insan hayvana karşı, fıtratına göre rasyonalize ettiği muhtelif suçlar işler ve onların hepsi SEÇMENDİR!

Bu nedenledir ki 100 yıldır hiçbir ideolojiden hiçbir iktidar, hayvanları korumak adına seçmenini riske atacak bir yasayı çıkartmaya yanaşmaz.

Hatta mevcut iktidar partisinin bir milletvekili, Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının komisyonda görüşüldüğü sırada hayvana yapılan eziyetler ya da cinayetlerin ‘Suçlar’ kategorisine alınması halinde hayvan tecavüzcüsüne 6 ay hapis cezası verilebilecek olmasına itiraz ederek resmen der ki: “Hayvana tecavüz edene bir şans daha verilmelidir.”

Evet, devlet nezdinde resmen söylenen budur.

Diğer dehşet verici ve en önemli sebep ise, çoğunluğun gözünde ‘köpekleştirilerek ötekileştirilen’ ERMENİ, RUM, KÜRT GİBİ AZINLIK HALKLARA KARŞI ŞİDDETİ NORMALLEŞTİRMEKTİR!

Bizim fıtratımız bu! Evet, biz bunu hem hayvana hem öteki olarak gördüğümüz insana karşı hep yapıyoruz.

Ölü bir köpekten insanlara mektup

Hem de bildiğimiz, en az 150 yıldır. Öyle ki tavuk mu yumurtadan çıkıyor, yumurta mı tavuktan; biz mi çok zalimiz, bu zulümlere seyirci kala kala mı zalimleştik unuttuk.

Serî katillerin çoğunun en belirgin ortak özelliği, işe hayvanlara işkence yaparak ve onları katlederek başlamaları; hayvan üzerinde geliştirdikleri yeteneklerini, sonrasında insanlar üzerinde uygulamalarıdır.

DEVLETLER DE SERÎ KATİL OLABİLİR!

Tıpkı önceleri inşa ettikleri her binaya ‘kuş evleri’ koyarken, reform hareketleriyle birlikte başta köpekler olmak üzere her türlü hayvana şiddeti meşrulaştıran Osmanlı’nın son dönemlerinden bu yana; bugün Fatih camisinin bahçesindeki sokak lambalarına martılar pislemesin diye kuş kapanları yerleştirme, hayvana tecavüz edene bir şans daha verilmesi gerektiğini savunma boyutuna geçerek hayvan ve insan kırımlarında çığır açan devletimizin yaptığı gibi.

Bir dönemin İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan’ın 1987 yılında Milliyet Gazetesi’ne “25 adet komple köpek itlaf aracı satın alınacaktır,” şeklinde yaptığı açıklamayı; 100 yıldır gelip geçen her iktidarın sayısız benzer söylemini ve eylemini saymıyorum bile…

Mark Twain’ın 1867 yılında yazdığı İstanbul ziyareti anılarında, “Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim,” cümleleriyle anlattığıilk köpek toplatma harekâtı 1865’te yapılıyor. Bir İngiliz diplomatın ölümüne sebebiyet verdikleri bahanesiyle sokaklardan toplanan binlerce köpek, teknelere bindirilip tek bir ağacın bile bulunmadığı, sırf kayalıklardan ibaret olan Sivriada’ya bırakılıyor. Neyse ki tam o günlerde büyük İstanbul yangınlarından biri başlıyor ve halk da bu felaketi köpeklerin sürgün edilmesine bağlıyor da köpekler kısa bir süre sonra kente geri getiriliyor.

Ne yazık ki 1910 yılında yapılan ve tam 80 bin köpeği kapsayan çok daha büyük ölçekli katliamın kurbanları, onlar kadar şanslı olamıyor. Sonrasında Almanya’nın da güdümüyle Enver Paşa ile birlikte Ermeni Soykırımı’nın uygulayıcılarından olacak olan Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırlığı’nı (içişleri bakanı) yaptığı, dönemin Jöntürk rejimi, “Avrupa’nın medeni şehirlerinde başıboş, sahipsiz köpek yok; bizde de öyle olmalı,” söylemiyle kentin çehresini değiştirmek istediği için, sokaklardaki on binlerce köpek bir kez daha toplatılarak teknelerle bu katliamdan sonra ismi ‘Hayırsız Ada’ olarak değiştirilen Sivriada’ya bırakılıyor; ama maalesef bu kez geri dönmemek üzere…

Bu 80 bin köpeğin dünya yüzündeki en büyük vahşetlerden birine maruz kalarak can verişi, katliamın Fransız Tanığı Robert Gillon’un Eser Tutel çevirisiyle Ekim 1975 tarihli Hayat Tarih Mecmuası’nda yayınlanan yazısında şöyle tasvir ediliyor:

“Bir saate yakın bir süredir yol alıyorduk. Artık Sivriada iyice şekillenmeye başlamıştı. Tepesi sivri mi sivri, bir kocaman kayalıktı Sivriada. Üzerinde tek bir yeşillik görünmüyordu. Güneş ışınları görme kabiliyetimizi azaltmış olduğundan, üzerinde bulunan hayvanları önce fark etmemiştim. Zannediyordum ki bu ada üzerinde taşlar hareketli, büyük bir kütle halinde çalkalanıyor, kaynaşıyor. Bu yanlış görüşü güneşin etkisi yapıyor diye düşünmüştüm.

Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor. Yaklaştıkça durum ve görünüşler daha belirleniyor. Dürbüne ihtiyaç duymaksızın gözlerimizle her şeyi, bu zavallı hayvanların çaresiz çırpınışlarını elemle görüyor ve izliyorduk.

Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyor, son takatlarına kadar suda kalmak istiyor; ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar… Karadaki diğer kısmı, ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik deşik arıyorlar. Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar. Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil, adeta insan feryadı idi.

Az sonra rüzgârla birlikte burnumuza dayanılması imkânsız pis bir koku geldi. Daha doğrusu kendimizi bu kokunun içinde bulduk. Kitleler halinde ölen köpeklerin kokuşmaya başlayan cesetlerinin kokusuydu bu! Dediklerine göre adada bekçiler vardı ve bu köpeklerle bir arada yaşıyorlardı. Adamlar ölen köpekleri kireç kuyularına atıyorlardı; ama yine de bu pis kokuya engel olunamıyordu.

Dostum anlatıyor, bizlere bilgi veriyordu. Söylediğine göre, köpekler adaya çıkar çıkmaz, bir tatlı su kuyusu keşfetmişler ve hep birlikte kuyuya atlamışlardı. Bu öylesine ani olmuş ve o kadar çok köpek kuyuya atlamıştı ki, kısa zamanda kuyu köpeklerle dolmuş, hiçbiri kuyudan çıkamamış, sonunda bağıra bağıra ölmüşlerdi!

İstimbotumuz, kıyıya fazla yaklaşmadan çevresinde dönüyordu. Yüzlerce, binlerce köpek havlayarak bize bakıyordu. Koşuyor, atlıyor, havlıyor, kendilerini kurtarmamız için adeta yalvarıyorlardı.

Bir ara garip bir şey oldu. Köpeklerden biri cesaretle denize atlayarak bize doğru yüzmeye başladı. Biz de bu cesaretini, onu istimbota almakla mükâfatlandırdık. Ona teneke bir kap içinde biraz su verdik. Haftalardan beri kireçli sudan başkasını içmemiş olan zavallı hayvan, verdiğimiz suyu kana kana içti. Onu gören bir başkası da bulunduğu kayalıktan kendini denize attıysa da bize kadar yüzemedi. Buralarda sular çok kuvvetliydi, akıntıyla birlikte sürüklendi, gitti.

Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler. Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. Zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu. Uzaktan bir romorkörün adaya doğru geldiğini gördük. Arkasında iki mavna, köpek dolu kafeslerle aynı adaya gidiyor. Hayırsız Ada’nın aç sakinlerine istanbul’dan taze köpek getiriyorlardı. Biz uzaklaştık. Marmara’nın yüzü üzerinde siyah bir nokta halinde kalan bu müthiş manzaralı adadan bakışlarımızı ayıramıyorduk.”

(Bu içler acısı olayın anlatıldığı ve Cannes film festivalinde en iyi kısa animasyon film ödülünü alan filmin linki şurada.)

Evet, serî katil İttihat Terakki, sonrasında bu coğrafyadaki egemen Türk ulusunun gözünde sembolik olarak ‘köpekleştirerek’ ötekileştireceği diğer bütün halklar üzerinde uygulayacağı zulümlerin ve soykırımların ilk pratiğini, Sivriada sürgünü köpekler üzerinde, insan olanın okurken gözyaşlarını tutamayacağı bu vahşeti işlemek suretiyle yapıyor; bunu yaparken de aynı zamanda, bu korkuhç zulme seyirci bırakmak ve vahşeti sıradanlaştırmak suretiyle ruhlarını kirleterek deforme ettiği insanların, bir süre sonra katletmeleri için hedef göstereceği insan kardeşlerine daha kolay kıyacak hale gelmesini sağlıyordu.

Ermeniler ve Pontus Rumları ile başlayıp bugün Kürtlerle devam eden soykırımları, bu inanılmaz büyük ölçekli ve boyutlu köpek katliamından bağımsız düşünemeyiz. Çünkü, söylediğim gibi, bütün serî katiller ilk pratiklerini hayvanlar üzerinde yapar. Şayet serî katillik bir devlet zihniyeti ise de, halkın gözünde sıradanlaştırılarak legalleştirilen hayvan katliamları, insan soykırımlarını sağlamanın ve normalleştirmenin en pratik yollarından biri olur.

Ve bugün bu zihniyetin menfur faaliyetlerine bu yoldan milim sapılmadan aynen devam ediliyor. Atgözlüklü analistler, her görüşten muhalif politik figür ve uyurgezer halk, bugünün bütün açmazlarını mevcut iktidara tahvil etse de biz bir avuç komplo teorisyeni anarşist kalem biliyoruz ki halihazırda değişen hiçbir şey yok. Derin devlet ve serî katil İttihat Terakki, farklı profiller arkasında gizli varlığını tam gaz sürdürüyor; gerek hayvan, gerek insan katliamları, bir karanlık kurgunun asla birbirinden ayrı yorumlanmamaları gereken paralel parçaları olarak sistematik bir şekilde tarih sahnesindeki yerlerini almaya devam ediyor.

Özcesi, yurdum insanı artık atgözlüklerini çıkarmak; hem kendisinin ‘zulmü kanıksamış ve hatta sever olmuş’ fıtratı, hem de içinde debelenip durduğu ülke gerçekliği ile bir an önce yüzleşmek zorunda. Müslümanı, ‘hayvanın da en az insan kadar bu dünyada yeri ve yaşama hakkı olduğunu’, sol muhalifi, ‘hayvan haklarının da insan hakları kadar aranması ve savunulması gerektiğini’ aciliyetle kavramaya mecbur.

“Ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganının en önce kapsaması gereken canlılar, bütün insanların ötekisi olan hayvanlardır.

Çünkü yazdıklarımdan da açıkça görüleceği üzere, bir başka canlıya şiddetin meşrulaştırılması ve gözünde normalleştirilmesiyle ruhu çürütülen insanların kendilerine göre ötekileştirilen insanlara, ‘itlaf edilmesi hak olarak görülen hayvanlar gibi bakması’ sağlanarak birer katile dönüştürülmesi, Nazi Almanyası’ndaki Yahudi katliamından sonra tanımlanan Soykırım kavramının sekiz temel unsurundan biri, dünyanın soykırım uygulanan bütün ülkelerinde sergilenen somut bir emperyal soykırımcı devlet politikasıdır.

Bu kötücül çarkı durdurmak için öncelikle bilinçlenerek en azından çabalamak; hiçbir şey yapamıyorsak, kendi ruhumuzu çürümekten; elimizin erdiği, gücümüzün yettiği savunmasız hayvanları zulümden ve açlıktan korumak zorundayız!

BU DÜNYA HAYVANLARLA BİRLİKTE HEPİMİZİN!

VE

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER, YA HİÇ BİRİMİZ!

Rabia Mine

Rabia Mine
Rabia Minerabiamine@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.