SON DAKİKA

Ve sahneden çekilirken – Erhan Seze yazdı

Bu haber 24 Mayıs 2019 - 13:30 'de eklendi.

“Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.”
Stefan Zweig

Bazı insanlar neden hayatlarını sonlandırma gereği duyar? Ne tür bir psikolojik gerilim onları böylesine hazin bir sonun içine çeker? Gönül yarası mı, yoksulluk mu, hastalık mı yoksa çaresizlik mi?

Belki de bütün bunları kendi anlamı içinde taşıyan bir kavramdır, çaresizlik. Bir şeylerin değişmesini ümitle beklemek, ama hiçbir şeyin değişmediğine çaresizlikle tanık olmak… Duyarlı yürekler için ağırdır bu dünyanın katı gerçekleri. Onlar, sıradan insanlara nazaran iki katı acı çekerler söz konusu bir haksızlık olduğunda. Bu, ruhlarında öyle derin kasvet yaratır ki, inatla bağırır, çığlıklarını herkesin duymasını ister ve fakat öldürmeye/yıkmaya alışmış insanın bu korkunç trajedisi karşısında bazen güçlerinin yetmediğini hissederek, bunca kötülüğe artık dayanamadıklarını fark ederler.

” Her anın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! ” diye yazmıştı son satırlarında Nilgün Marmara. Hayatına son verme düşüncesini kendisine göre haklı bir nedene de dayandırıyordu. ” Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Ben’i bağışlayın! ”

Hayatının baharında yetenekli bir şairdi. Okunan, takdir gören ve sevilen bir insandı aynı zamanda. Fakat buna rağmen onun açısından işler yolunda gitmiyordu. Kaleminden kağıtlara işleyen her kelime, hayatın içinden damıtılmış gibiydi. Sanki tüm kederleri ve tüm mutlulukları aynı aynda sözcüklerine yükleyip, onu okuyan insanlara yaşamın çelişkilerle dolu olduğunu, bu yüzden de çekilmez bir hale dönüştüğünü göstermek istiyordu. Acı çekiyordu ve çevresindeki insanlardan bunu görmelerini arzuluyordu. Ancak gelin görün ki biz insanların önemli bir kısmı sorumluluktan kaçmayı severiz. Bu yüzden de karşımızdaki insanın ruhunda olup bitene karşı ya anlamaz ya da anlamak istemez görünürüz.

” Cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen! ” diye vasiyet ediyordu şair Marmara. Virginia Woolf’un deyimi ile hafif adımlarla dünyadan ayrılıyordu. Fakat yüzünde belirgin bir gülümseme ile değil, dünyaya hiç gelmemiş isimsiz bir kimliğin ıssızlığı ile…

Günden güne tükenişine tanık olmaktır bu korkunç çağın bir parçası olmaya inatla direnmek. Ruhunda açan yaraların gittikçe genişlemesi, yüreğinde derin bir elem yaratmasıdır bu zamanın içinde yolculuk etmek. Ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar… Paris’te kaldığı evinde hayatına son vermeden önce sanki bir davete katılmaya hazırlanırcasına takım elbisesini giyip, saçlarını tarayan ve ölümün mukaddes soğukluğunu yıllardır planladığı şekilde olgunlukla karşılayan Sadık Hidayet gibi… Dünyanın gittikçe kontrolden çıkıp, şiddete meyil bir hale gelmesi şüphesiz onun ruhunda da kabuk bağlamayan yaralar açmıştı.

“Beni bu yaşta giderek daha çok ürküten şey, bir kez daha insan derisi içinde doğabileceğim düşüncesiydi.” diyecek kadar düş kırıklıkları ile dolu bir hayatı deneyimlemişti Romain Gary. Hem savaşın acımasız yüzü ile karşılaşmış, hem de sanatın engebeli koridorlarında bocalamıştı. Hayatı boyunca hiçbir şey onun istediği gibi olmamış olacak ki sonunda işi deliliğe vurmuş, fakat bu da acılı ruhunu yeterince tatmin etmeyince, 1980 yılında silahı ile kendisini vurarak arkasında şu unutulmaz mesajı bırakmıştı; ” Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın! ”

Kuşkusuz bir insanın hayatını sonlandırarak bu dünyadan ayrılması üzücü bir durum. Bu ister tanınan bir yazar olsun, ister başarılı bir ressam, isterse hiçbir meziyeti olmayan sıradan birisi. Eğer söyleyecek tek bir kelimesi kalmamışsa bir insanın, bu durumda yaşamını daha fazla devam ettirmek istemediği için onu mu suçlamalıyız yoksa onu bu derece ümitsiz bir hale sokan yaşamın bu derece kötücül olmasını mı?

Yıllardır ataması yapılmadığı için bunalıma girip, intihar eden bir öğretmen adayının ya da cezaevlerinde sürdürülen tecridi ve insani değerlerden fazlasıyla uzak koşulları protesto etmek amacıyla kendisini asarak hayatını sonlandıran bir tutuklunun sizce de bize vermek istediği önemli bir mesaj yok mudur? Onları salt Allah’ın kendilerine verdiği cana kıymakla suçlarken, en mühim olan meseleyi, onlara bu genç yaşlarında intihar etmeyi tek bir yol olarak dayatan bu kirli düzeni görmezden mi geleceğiz!

Elbette yanlış olan, kötü olan, haksız olan her şeye ve herkese karşı direnmek, daima direnmek şiarımız olmalı. Ama erkenden bu dünyadan ayrılmaya karar verip, sessiz adımlarla yürüyerek giden bu insanları da suçlu görmemeliyiz. Ne üç intihar denemesinin ardından 1941 yılında cebine taşlar doldurup kendini nehre atarak hayatına son veren Virginia Woolf’u suçlamalıyız, ne de kendisine daha önce verdiği iş vaadini sonrasında yerine getirmeyen Şahinbey Belediyesinin önünde kendisini yakarak, intihar eden Eyüp Dal’ı…

Eğer ille de suçlu aranacaksa, bu insanların arasında değil, düzenin çarkına su taşıyan, zorbanın sırtını sıvazlayan ve korku içinde karanlığa itaat eden o küçük insanların arasında aranmalı. Çünkü asıl suçlular orada…

Erhan SEZER
Toronto

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.