SON DAKİKA

Umudu kesme yurdundan – Erhan Sezer yazdı

Bu haber 08 Haziran 2019 - 22:44 'de eklendi.

“Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla…” diyerek eşi Sophia’ya kısa bir not bırakıp, yaşamı boyunca reddettiği lüks yaşantıyı terk ederek, hayatının son anını huzur içinde geçirmek için uzun bir tren yolcuğuna çıkmak ister Rus edebiyatının büyük yazarı Tolstoy. Yüksek imkanlara sahip olmasına karşın o kendisini daima köylülerin ve işçilerin tarafında tutmuş, onlar gibi giyinip, onlar gibi yaşamıştı. Öyle ki kitaplarından ve arazilerinden gelen gelirin önemli bir kısmını, eşinin itirazlarına rağmen köylülere dağıtmaktan çekinmemişti… Evlilik hayatının özellikle son yılları şiddetli tartışmalara ve bitmek bilmez huzursuz anlara galebe çaldığından olsa gerek okurlarına hep umutlu olmayı, karanlığın içinde dahi olsa ışığın zerreciklerini aramaktan vazgeçmemeyi öğütleyen bu büyük yazar kendi özel hayatı içinde tıkanıp kalmış, aradığı umudun uzak şehirlerde kendisini beklediğini varsaymıştı.

82 yaşında olmasına rağmen yaşlı bedenine aldırmayıp, kış aylarının sert geçen ikliminde kendisini son yolculuğuna çıkartan tren yolculuğuna yüksek olasılıkla bu duygularla çıkmıştı. Öyle ki Astapova istasyonuna gelince rahatsızlanır ve en yakın motele yerleştirilir. Zira büyük yazarımızın ciğerleri havanın sert muhalefetine dayanamayıp, zatürreye yakalanmıştır… Ölümü her ne kadar trajik olarak kabul edilse de, yaşlı bedenine inat gençlik yıllarının enerjisi ile umutlarının peşinden gitmek için bu denli bir çabaya katlanması onu tüm hayatı içerisinde son derece saygıdeğer kılıyor. Evet, dünya edebiyatının bu büyük yazarı, ölümü üzerinden verdiği bu son mesajı ile düşüncesinde ne kadar kararlı olduğunu, insandan ve gelecekten umudunu kesmediğini bize göstermiş oluyordu.

Diğer taraftan dilimizde söze dönüşmek için yirmi yıl bekleyen muazzam şiirleri ve buğulu sesi ile yüreklerimizin bam teline dokunmuş bir büyük şairin umuduna tanık oluyoruz. ” Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilenin ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm.” diyerek anlatıyordu kavga ile geçen hayatını Ahmed Arif ve sözlerini ” O günleri göremeyeceğimi bilsem de birilerine o günleri gösterebilmek için öldüm.” diye tamamlıyordu.

Bir şairin yurdundan ve insandan bir an olsun kesmediği umududur bu. Onun şiirlerine dolanıp, nesilden nesle insan ruhuna geçen bir umuttur bu, ki hiç de azımsanmayacak bir önemdedir. Belki onu bu derece saygın kılan, düşündüklerini hayatında uygulayabilme hüneridir. Gerek ülkesi adına hissettiği yoğun duygular, gerek ise adına şiirler yazdığı Leyla’sı için uykusuz geçirdiği sayısız geceler, onun her adımda ve her sözde içinde zerre yapmacıklık bulundurmayan bir samimiyet taşıyor. Haksızlık görmüş, hakarete uğramış, yoksulluktan kurtulamamış bir şairin şah damarıdır zira yaşadığı yurdu. Onun gelecekte haksızlıkların olmadığı, insanın insan önünde eğilmediği, zulmün ve savaşın son bulduğu bir ülke…

Karadeniz’in öte yakasında Varna’dan seslenir bir sürgün şairi;

Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun?
Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
Memet! Memet!

Son nefesini vereceği güne dek hep ülkesine döneceği o coşkun günü hayal etti Nâzım. Hayatları sürgünde kesişen ve sürgün hayatının o korkunç canavarına karşı mücadele etmek zorunda bırakılan pek çok insan gibi o da memleketini özlüyordu. Hem kim özlemez ki memleketini… Gittiği her ülkede sıcak bir gösterişle karşılanıyordu. Şiirleri kırk’tan fazla dile çevrilmişti. Ödüller alıyor, kalabalık salonlarda konuşmalar yapıyor, şiirleri delice seviliyor ve yoğun bir ilgiye tabi tutuluyordu. Ama o, bunca kalabalığın içinde kendisini korkunç bir yalnızlıkta buluyordu. Ne vakit memleketten bahis açılsa, boğazına bir yumru oturuyordu. Gitmeyi çok istediği, ama gidemediği memleketinden…

Her duyarlı insan gibi o da ülkesinin iyi olmasını, akıl ve adalet duygusu ileyönetilmesini istiyor ve hiç kimsenin kimliği, düşünceleri, dili ve inancı yüzünden yargılanmadığı, eşitliğin ve dürüstlüğün hakim olduğu bir geleceği talep ediyordu. Bunu istemek kuşkusuz evrensel şairimizin sürgünde ülkesine hasret bir şekilde ölmesine bedel olmuştu… Yurdundan ve insandan umudunu yitirmeyen bu büyük şair, sadece bizim değil, dünya halklarının önünde saygı ile eğildiği bir hayat yaşamıştı ve bu yüzden unutulmazdı. Onu sürgüne gönderenler çoktan unutulurken, o direnişin ve aşkın olduğu her yerde yaşamaya devam edecek…

Ben inanıyorum ki zorbalığın da bir gün sonu gelecek, aydınlığın ve adaletin egemen olduğu o günleri de göreceğiz. İnsanlar istedikleri dilde özgürce konuşacak, düşüncelerinden ve inançlarından dolayı yargılanmayacak, savaşların gölgesinde değil bahar günlerinin coşkun sesleri içinde şarkılar okuyup, gelecekten umudunu yitirmeyecek… Dünyanın dört tarafına dağılmış biz sürgünler ise bu umudu içimizde büyütmeye devam ederek, her an, her dakika aklımızda ve yüreğimizde olan ülkemiz için konuşmayı, yazmayı ve mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Çünkü biliyoruz ki, sürgün kelimesi mantığın tüm kaidelerine aykırıdır. Çünkü biliyoruz ki bir gün döneceğimiz yer yine geldiğimiz yer olacaktır.

Bilgisayarımın hoparlörlerinden yükselen o sesi dinliyorum. ” Umudu Kesme Yurdundan ” diye sesleniyor Zülfü Livaneli. Umudu asla kesmiyorum yurdumdan…

Erhan SEZER
Toronto

Erhan Sezer
Erhan Sezererhansezer@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.