SON DAKİKA

Üçüncü Meşrutiyet Mi Üçüncü Milliyetçi Cephe Mi? – Osman Özarslan yazdı

Bu haber 07 Temmuz 2019 - 13:23 'de eklendi.

Bütün Mümkünlerin Kıyısında[1]

I.Meşrutiyet: Pabuççu muştası gibi yandan bir tesir olmadıkça

Sened-i İttifak,  Yeniçeri ocağının azli, Yunanistan’ın bağımsızlığı, Tanzimat, Islahat, Paris Konferansı, Kırım Savaşı.. Derebeyi ve ayanların isyanları…Merkezileş(eme)me, batılılaş(ama)ma, ve yenilikçilik arayışları, dış borçlar, sanayileş(eme)me, iktidar için mücadele veren çevrelerin entrikaları, sarayın savurganlığı, Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerindeki iktisadi-siyasi ikballerinin yarattığı baskılar… gibi meselelelerin Osmanlı’yı tahtakuruları gibi tedricen kemirip bir deri bir kemik bıraktığı bir dönemde, Avrupa sefaretlerinin, Osmanlı’ya pabuççu muştası gibi yandan tesir edip Osmanlı tahtına kimin çıkacağını belirlediği günlerde…[2]1876 senesinde, II.Abdülhamid, Meşrutiyet’i ilan edeceği vaadiyle iktidara getirildi (evet getirildi!) (Georgeon, 2015; Deringil, 2013, 2014).

II.Abdülhamit, iktidara geldikten sonra gerçekten Meşrutiyet’i ve Genç Osmanlıların deyimiyle, Kanun-i Esasi’yi 1876’da ilan etti. Fakat çok geçmeden, 1878’de Osmanlı-Rus Harbini (93 Harbi) gerekçe gösteren II.Abdülhamit,  Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi’yi askıya aldı (Aydemir, 1972; Özbek 2004). 

II.Abdülhamit, Öncelikle kendisinin de iktidara gelmesinin yolunu açan, Mithat Paşa’dan başlayarak, kendisine muhalif olabilecek kişileri birer ikişer harcadı, sonra da dönemin liberal ve radikal muhalefet odaklarını birer ikişer dağıttı (Aydemir, 1972). 

II. Abdülhamit çok güçlü bir iktidar merkezi oluşturmuş gibi görünse de, aslında onun dönemiyle ilgili ciddi araştırmalar yapmış olan araştırmacılara göre, II.Abdülhamit Osmanlısı yukarıda bizim de saydığımız ve resmi tarihin Osmanlı Gerilemesi olarak adlandırdığı yapısal sorunlara ek olarak, daha konjonktürel başka sorunlardan da dolayı, derin bir meşruiyet krizi (Özbek, 2004; Deringil, 2013, 2014) içinde çırpınmaktadır. Zira, Abdülhamit dönemi Osmanlısında yapısal sorunlara ek olarak, bilhassa Afrika’da yer yer Ortadoğu’da, Suudların geliştirdiği Vahabi/Selefi hareketler, Osmanlı’yı tekfir etmekte (El-Haj, 2000; Kepel, 2004; Delong-Bas, 2008), (tıpkı günümüzde Türkiye-Katar Vs ABD-Suudi Arabistan kamplaşmasında yaşananlara benzer bir şekilde)  ve Osmanlı hilafet makamının ilgasını talep etmektedirler. Dolayısıyla, Osmanlı, Balkanlar’ın ardından, Müslümanların yaşadığı topraklardaki meşruiyet zeminini de kaybetmektedir.

 Suudların saldırılarına önalmak ve Afrika-Ortadoğu’da nüfuz alanlarının genişlemesinin durdurulması için, II.Abdülhamit kutsal topraklar için son derece sembolik bir takım ritüeller geliştirir, kutsal topraklarla ilgili vakıfları parlatır ve Mekke-Medine’de varlığını hissettirmek için bütün gücüyle mücadele eder. Bundan başka, İstanbul’dan önce Şam’a elektrik hattı çekilir ve Osmanlı’nın pek çok metropolünde tren yokken, Hicaz’a tren yolu döşenir… (Deringil, 2013)

Abdülhamit, tüm bu meşruiyet krizi safhalarıyla baş edebilmek için, 19. Yüzyıl Osmanlısı için  ayrıntılı sayılabilecek bir sosyal politika sistemi kurar[3]. Yoksulları arkasına alabilmek için karşı popülist politikalar geliştirir, kadınlar iffet temelli bir kamusallık etrafında gündelik hayata dahil eder, Darü’ş Şafaka, Dar’ül Aceze, Dar’ül Eytam, gibi sosyal müesseler bu dönemde kurulur (Özbek, 2004). 1890’lardan itibaren, İstanbul, İzmir gibi bir kaç şehri kapsayan oldukça kısıtlı bir tekaüdiye sistemi geliştirilir, AKP dönemindekine benzer bir şekilde, hak temelli değil, sadaka ve inayet temelli bir yardım sistemi oluşturulur ve binlerce yardım-inayet-sadaka cemiyeti/vakfı bu dönemde kurulur (Özbek, 2004). 

Cemalettin Efgani ve Said-i Kürdi gibi, Osmanlıcı islami entellektüeller İstanbul’da yerleşir/yerleştirilir (Kara, 1997), bir siyasi proje olarak islamcılık gelişirken, üfürükçülük, muskacılık, Afrika’nın değişik ülkelerinden gelen ‘hocalar’ tarafından tıpkı AKP’nin deve sidiğine varan pratiğinde olduğu gibi hiç olmadığı kadar, bilhassa İstanbul’da yaygınlaşır (Koçu, 1958; Bayrı, 1972)

Abdülhamit’in en meşhur özelliği vesveseli oluşudur, bu vesvesesini besleyen her olaydan sonra, toplumsal muhalefet odakları, tıpkı Tayyip Bey’in eline geçen her fırsatta olduğu gibi, ezilir, basın susturulur, gazeteciler yoktan sebeplerle hapse tıkılır, zemane trollüğüne benzer bir zenaat olan jurnalcilik Devr-i Hamitte kurumsallaşır, iktidara yakın kişilerin geçim kapısı haline gelir. Basın-Yayın-telgraf gibi modern kurumların gelişmesiyle birlikte, bir başka modern kurum olan fişle(n)me gene ilk defa II. Abdülhamit devrinde, mimle(n)me[4] olarak ortaya çıkar.

Ordudan bilhassa Bahriye kuvvetlerinden son derece çekinen Abdülhamit, bütün Osmanlı donanmasını Haliç’e demirletir ve çürümeye terk eder… 

Tıpkı AKP yöneticileri gibi, ticarete bankacılığa son derece meraklı olan, son derece dünyevi bir hayat yaşayan II.Abdülhamit, etrafındaki üfürükçü elit maharetiyle,  evliya sultanlar derekesine yükseltilir. 

II.Meşrutiyet: Sen ne efsunkarmışsın ey Didar-ı Hürriyet

II.Abdülhamit döneminde kurulan, askeri tıbbiye ve fen mektepleri, onu tahtından edecek olan Jön Türklerin en yaygın örgütlendiği alanlar olur. Bu genç öğrencilerin Avrupa görmeleri, dil bilmeleri, neşriyat takip etmeleri, yenilikçi fikirlere açık olmaları onları hızla muhalifleştirir.

Fakat, II.Meşrutiyet’e giden süreci tetikleyen asıl mesele, Osmanlı dünyasının entellektüel subayları değildir. II.Abdülhamit iktidarının 1905’ten itibaren giderek yoksullaşması ve iktisadi bir krizin içine girmesi, II.Abdülhamit istibdadının altını oyar. Zira, II.Abdülhamit tahta çıkmadan bir süre önce, (AKP’yi iktidara taşıyan krizin bir benzerinin sonucu[5] olarak) devlet meşhur Muharrem Kanunnamesiile iflas ettiğini duyurmuş ve Osmanlı’nın gelirlerini ve borçlarını düzenleyen, Duyun-u Umumiye’nin[6]yapmış olduğu çalışmalar meyvelerini vermeye başlamış; 1890’lardan itibaren Osmanlı dış borçlarında düşüş yaşanmaya başlamış ve Osmanlı iktisadı, dünya iktisadındaki genel yükseliş dalgasını yakalamış gibi görünmektedir. Ne var ki, II.Meşrutiyet’in arifesine gelindiğinde, devlet bürokrasisi ve zabitler maaşlarını kimi zaman 7-8 ay geriden almaktaydılar ve hayatta kalabilmek için, maaşlarını%30 civarında zararla Galata bankerlerine bozdurmaktaydılar…(Karakışla, 2012; Aydemir, 1972)

Yani, 1907 senesine gelindiğinde, iktisadi hayat, 2014 Türkiye’siyle oldukça benzer bir durumdadır: suni bir iktisadi refah dönemini takip eden bir borç krizi…

Dolayısıyla, yalnızca İttihatçi subaylar ve muhalifler değil, halk da hoşnut değildir gidişattan. Zira, üretim giderek daralmakta, işsizlik artmakta, hayat pahalılaşmakta ve yoksulluk derinleşmektedir. Abdülhamit, tıpkı AKP’nin şimdilerde yaptığı gibi, bir İngiltere’ye bir Almanya’ya, nadiren de Rusya’ya yanaşarak günü kurtarmaya çalışmaktadır (Aydemir, 1972)

Fakat, 1908 senesi geldiğinde, halkın hoşnutsuzluğu iyice artar, Jön Türklerin muhalefeti ve Avrupalı devletlerin baskısı meşrutiyetin yeniden ilanı ve Kanun-i esasinin yeniden yayınlanması yönündedir.

Osmanlı subayları ve askerleri arasında, Padişah’a itaatsizlik giderek büyür, itaatsiz askerleri sigaya çekmek için gönderilen paşalar ya öldürülür ya da tevkif edilir. En meşhurları Resneli Niyazi ve Kolağası Atıf Bey olan bu komutanlar, Balkanlar ve Makedon ordularında komutayı ele alırlar ve Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi yeniden ilan edilene kadar padişaha biad etmeyeceklerini duyururlar.

Öğrenciler, ahali ve sonunda ordunun kalkışması karşısında diz çökmek zorunda kalan, II. Abdülhamit, II.Meşrutiyet’i ilan ettiğinde, 1908 senesidir.

Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe: Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz…

Bütün halkların ve muhaliflerin, Abdülhamit istibdadına karşı birleştiği ve  kucaklaştığı II. Meşrutiyet kısa zamanda anlamını yitirir. Zira, Osmanlı’yı homojenleştirmeye çalışan İttihatçiler yavaş yavaş iktidarı ele geçirmektedir.

Ermeni Komitacılar, Bulgar ve Sırp Anarşistler, Osmanlı Komünistleri, Saraya yakın liberaller birer ikişer ayıklanır, 1913 senesine gelindiğinde, 2. Meşrutiyetin heterojen ve çoğulcu yapısı yerini yavaş yavaş beton milletin ayak seslerine bırakır ve Bab-ı Ali baskını ile, Osmanlı iktidarı ittihatçıların troykasının eline geçer.  İttihatçiler yalnızca kendilerine muhalif olanları değil, parti içinde detone sesler çıkartanları bile der’akap temizlerler… 

Resim: Didar-ı Hürriyet, İttihatçi Paşalar tarafından teskin ediliyor, Enver, Cemal, Talat. Hürriyet’in elini tutan dördüncü kişi Namık Kemal. Hürriyet’i bağlı olduğu zincirli mermerden azad etmeye çalışanlardan birisi Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi, diğeri de Kolağası Atıf Bey, ki Balkanlar’da Abdühamit’e karşı orduları ayaklandırıp, İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinde çok önemli rol oynadılar. Gökten gelen melek, Romalı Nike, ilahi bir hüküm olarak eşitlik-özgürlük-kardeşlik yazan beratı indiriyor, Roma sütunun önündeki taşa gene kadim bir hüküm olarak, Vive la Constitution (Yaşasın Anayasa) yazılmış, arkada da, Müslüman, Yunan ve Türk bayrakları ve değişik ulusları temsil eden kıyafetleriyle Didar-ı Hürriyet’in efsunkar temaşasına katılmaya gelmiş olan  Osmanlı ahalisi. Tüm bu ikonografi, İstanbul’da İkinci Meşrutiyet’in genel eğilimlerini temsil eden ve İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilmek üzere tasarlanmış bir kartpostala resmedilmiş.

Emperyalist hesapların iyice kırılganlaştırdığı fay hatları ve Osmanlı zabitanının homojen bir millet kurma arzuları Ermeni Tehcirini tetikler (Çeğin, Kurt; 2015). Cumhuriyet’in kurtuluş savaşı yılları dönemin nazik koşullarından dolayı bu homojenleştirmeye biçimsel olarak ara verilse de, homojenleştirme,  kısa zamanda, Ermeni Tehciri Yunan Mübadelesi ve Kürtlerin mecuburi iskanı olarak hortlar… 

Teşkilat-ı Mahsusa ile başlayan MAH, Mit, Ergenekon, Gladyo gibi değişik başlık ve alt başlıklarda devam eden devlet üstü yapılanmalar, Osmanlı’nın Kanal Harekatından başlayarak, Tehcir, Mübadele, İskan, Trakya Olayları, 6-7 Eylül Olayları, Kıbrıs Olayları, Kanlı Pazar, 12 Mart, 1994 Topyekün Savaş Konsepti, 19 Aralık Cezaevleri Saldırıları, gibi kritik dönemlerde operasyonları yürütürler. 

Fiziki şiddet, işkence, gayri meşru ticaret ve hepsinden önemlisi, suyu bulandırma ve toplumsal muhalefetin birbirine aşina yapılarını mümkün mertebe ayrıştırma, birbirine karşı gazlama, mesafelendirme, kutuplaştırma, birbirlerinden uzaklaştırma ve faşizan hareketlerin günahlarının sonuna kadar arkasında durma. Dokunulmazlık, dokunulursa yargılanmazlık, yargılanırsa cezasızlık, es kaza ceza alırsa ödül gibi ağırlanma…

Bu operasyonel yapı, 1975-77 yıllarında, “Sokakta Türkeş, parlementoda Demirel” sloganıyla, yükselen toplumsal muhalefete karşı, siyasi bir blok olarak, iki defa Milliyetçi Cephe hükümetlerini kurarlar.  Görünüşte Ecevit’e karşı olan, Türkeş-Demirel-Erbakan (ve Turan Feyizoğlu’nun Cumhuriyetçi Güven Partisi tarafından desteklenen) tarafından oluşturulan bu cephe, öncelikle konrtgerillayı parlementoya taşır. Komünistleri son derece küçültücü sıfatlarla suçlayan dispozitif, artık parlamentoda ve senatoda açık açık kontrgerillayı desteklemekte; Cephe’nin başkanı Demirel’in deyimiyle “Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz”çizgisini cansiperane bir şekilde savunmaktadır. 

Yani milliyetçi cephe her durumda, bütün günahları göz ardı edenlerin, ve her an ellerini kirletmeye hazır olanların, kanunu keyiflerine göre büküp, istedikleri zaman kanunu askıya almaya hazır olan ve istedikleri zaman kanun dışına çıkmanın keyfini sürenlerin ittifakıdır. 

İttihat Terakki’den Milliyetçi Cephe’ye uzanan en kalın çizgi, eylemsel olarak, Kanal Harekatından IŞİD’in desteklenmesine, tipolojik olarak Kuşcubaşı, Topal Osman, Süleyman Askeri’den, Abdallah Çatlı’ya, bürokratik olarak Talat Paşa’dan Nevzat Tandoğan’a, Mehmet Ağar’dan Süleyman Soylu’ya doğru uzanan çizgidir.  

Milliyetçi Cephe’nin büyük ortağı olan Demirel 1990’larda memleketin merkezi siyasetini temsil etti, 1990’lardan sonra, diğer nüveler IDP-MÇP-RP 20 Ekim 1990 seçimlerinde yeniden meclise girdi. Devlet adına işlenen her cinayet, emekçiler aleyhine çıkartılmış her karar, halkların aleyhine olacak her türlü mukallitlik, 1970’li yılların Milliyetçi Cephelerinin mirasçıları tarafından, her vesile vatan-millet-beka meselesi olarak görüldü, sahiplenildi. Başkanlık sistemi ve AKP’nin çöküşünü müjdeleyen yerel seçimler de, gene Milliyetçi Cephe’nin beka meselesi olarak görüldü ve gösterildi.

II.Meşrutiyetin azlinden (yani 1913 Bab-ı Ali baskını) günümüze kadar, Milliyetçi Cephe’yi, kimi zaman zayıflayan, kimi zaman güçlenen ama her zaman var olan bir çizgi olarak değerlendirirsek, bu çizginin kendisini bir süreklilik olarak varedebilmesinin bedeli, seküler hukuğun ve bu hukuğa dayanan siyasal alanın tümüyle tahrip edilmesi oldu.

III. Meşrutiyet mi III. Milliyetçi Cephe mi: Kahrolsun istibdat ya da Padişahım çok yaşa!

[Zebercet] ipi boynuna geçirdi; düzeltti. tam o sıra dışarıdan birkaç arabanın korna seslerini duydu; başka araçlar da katıldılar buna; kornalar, tren düdükleri, fabrika düdükleri arasız, kesintisiz ötmeye başladılar. neydi bu? kulakları mı uğulduyordu? yoksa dışarının, başkalarının bir çağrısı mıydı? yüzünü buruşturdu. sağdı daha, her şey elindeydi. ipi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. dayanılacak gibi değildi bu özgürlük…Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan (2001)

İkinci meşrutiyetin alamet-i farikası, bütün muhaliflerin birbirini kucaklaması, dil ve din farkı gözetmeden, müstebit bir sultana karşı kahrolsun istibdat yaşasın hürriyetsloganı altında birleşmesiydi. Kardeşlik… Kucaklaşma… Sandık alayları… Bütün tali olan şeylerin askıya alınması… Toplumsal bir katarsis anı…

Sürgündeki bütün muhalifler, dağa çıkmış komitacılar, çeteciler, padişaha itaatsizlik bildirmiş ordular,  Avrupa’dan, Balkanlardan, Orta Doğu’dan, İstanbul’a akın ederler. Birbirlerine düşman olan çeteler, birbirlerine düşman olan ordular ve komutanlar, kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet sloganı altında birleşirler, birlikte eğlenirler, birlikte hatıra fotoğrafları çektirirler.  didar-ı hürriyetin efsunkarlığıyla mest olurlar….

Yeniden seçimler düzenlenir ve seçimlerin lehine, gündüz davullu zurnalı sandık alayları gece de meşaleli yürüyüşler yapılır.

Uzun bir istibdat dönemini yeniden yaşıyor gibi olmamız, Tv’lerde, Tayyip Erdoğan’ın Üçüncü Abdülhamit gibi ya da Abdülhamit’in İkinci Tayyip Erdoğan gibi imal edilmesinin bir anlamı var. Yalnızca, diplomatik olarak kurmaya çalıştıkları denge politikası, dış politikadaki başarısızlıkları, orduya karşı besledikleri oedipal hisler, bir tür sadaka ekonomisini sosyal politika ile ikame etmeye çalışmaları, aynı sırayla üç tarz-ı siyaseti tüketmeleri (liberal anasır birliği, İslamcılık, Türkçülük), suni bir refah döneminin ardından derin bir borç krizinin pençesine düşmeleri, iktidar timsali olarak sembolik saraylar kurmaları, Suudlar tarafından tekfir edilmeleri, saraya kapılanmış kullar hariç bütün toplumsal kesimleri geniş bir muhalefet bloğu olarak karşılarına dikmeyi başarmaları ve gene bu blok tarafından alaşağı edilmeleri değil.

Tarihin Gör Dediği, Siyasalın Çöz Dediği… Bütün mümkünlerin kıyısında

Tüm bunların ötesinde, tarihin bizi yeniden 1908’e benzer toplumsal koşullara getirmiş olmasının bir anlamı var, İkinci Meşrutiyetin vaadleri, kardeşlik ve adalet arayışı, istibdata karşı hürriyet özlemi, Osmanlı’nın içindeki Türk ve Müslüman olmayanlara eşitlik vaadi, Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi’nin merkezinde duran ve İttihad-i Osmanı cemiyetinin, Medine Vesikası’na dayandırdığı Meşveret hukuku halen kurulamadı.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecelle’sindeki seküler hukuk arayışı hala siyasal ilahiyatın ve hilafet rüyası gören, trollerin ayakları altında.

Kanuni ile başlayan ve Tanzimat ile iyice kurumsal hale gelen, bir muhalif sindirme, cezalandırma ve iktidar odaklarının sermaye biriktirme aracı olarak, (kamucu müsadere değil),  talancı iktisadi yapı, Osmanlı merkezi bürokrasisinin kurulmasında (Kırlı, 2015), Ermeni Tehcirinde, 6-7 eylül olaylarında, Yunan Mübadelesinde hep uygulandı. Sırasıyla, İttihatçiler, Kemalistler[7], DP’ciler, 27 Mayısçılar, 12 Martçılar, 12 Eylülcüler, 94 Konseptinin kontrgerilla şefleri ve bürokratları bu talan iktisadı ile kendi elitlerini zengin ettiler. Aynı talancılık, AKP döneminde, Uzan ailesinin mallarına el konularak başladı, Aydın Doğan grubuna çökülerek devam etti, Cemaat iltisakı olanların ve HDP’li belediyelerin iflas ettirilmesiyle iyice ayyuka çıktı.

Birinci Dünya savaşında iyice derinleşen emperyalist hesaplar ve bu hesapların önemli bir kısmının Ortadoğu’daki oynak fay hatları üzerine inşa edilmesi, Osmanlı’yı hem emperyalist savaşa hem de iç savaşa sürükledi.

AKP’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra almış olduğu yenilginin ardından, yeniden yükselen Türk-Kürt savaşı, Alevilere karşı nefret söylemleri ve 31 Mart-23 Haziran seçimlerinin ardından Suriyelilere karşı oryantalist ve faşizan bir düşmanlığın artması, Osmanlı’dan miras kalan fay hatlarının hala son derece enerjik olduğunu gösteriyor.

Diplomasisi güç odaklarının boşluklarında varoluş mücadelesi ve denge politikası, siyaseti günü kurtarma, sosyolojisi düşmanlık ve ayrışma, iktisadı talancılık, hukuku siyasi ilahiyatın meşruiyet alanı olan bir sosyo-kültürel yapı ve devlet kurgusuna ait ortalama insanın elbette ‘çakallık’ dizpozitifini içselleştirmiş olması da kaçınılmaz.   

Yaklaşık yüz yıl sonra, gene kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet sloganı etrafında buluşmamızın anlamı, aslında son derece açık: yüz yıl önceki yapısal sorunlar, İkinci Meşrutiyet’te çözülebilecekken ıskalanan problemler hala son derece güncel, Türkiye’nin yapısal, konjonktürel, iktisadi ve kültürel kurgusunu inşa etmeye devam ediyorlar.

Bu problemlere karşı, tıpkı Ekrem İmamoğlu’nun etrafında toplanan toplumsal muhalefetin talep ettiği gibi, İkinci Meşrutiyet’te de istibdata direnenlerin talepleri son derece basit ve hayatiydi, istibdata karşı hürriyet, siyasal ilahiyata karşı seküler hukuk, Osmanlı gayri Müslimleri ve Türk olmayan milliyetler için eşitlik, kadınlar için daha fazla kamusal alan, yoksullar için iş, ekmek, hürriyet.

Yani siyasal alanın seküler inşaası[8]. Seküler inşaa, illa ki sosyal adaleti getirecek diye bir şey yok, hatta çoğunlukla tersine çalışabiliyor, tıpkı Özbek’in altını çizdiği üzere, Aedülhamit’ten II.Meşrutiyet’e geçildiğinde sekülerleşmenin ve inayet değil ama sosyal hak temelli yarı resmi sosyal politakaların kurumsallaşmasının nasyonalizasyon ve militarizasyona yol açtığı gibi….

İkinci Meşrutiyet’in aktörleri, bu fırsatı kaçırdılar. Sonrasını biliyoruz, emperyalist işgal, dünyanın en büyük tehciri, büyük bir iç savaş, büyük düşmanlıklar, yolsuzluk, hukuksuzluk, talan…

Üçüncü meşrutiyet mi Üçüncü Milliyetçi Cephe mi sorusunun yanıtı, aslında, seçimlerde işin dönüp dolaşıp Pontuslulara gelmesine; Topal Osman’ın aslında CHP’li mi AKP’li mi olduğunun paylaşılamamasına; bir umutmuş gibi ortaya çıkan CHP’li adayların ilk fırsatta Suriyelileri şoven bir mesele olarak köpürtmelerine bakarak aslında belli. Üçüncü Milliyetçi Cephe’nin kapısında duruyoruz. Tıpkı Anayurt Oteli’nin Zebercet’i gibi, intihar etmek üzere (ya da bir kez daha Meşrutiyeti idam etmek üzere),  tavandan sallanan ipe doğru bakıyoruz. Ama, gene, tıpkı Zebercet’i hayata, sokağa çağıran sesler kornalar gibi, Türkiye’nin siyasal hayatını sürüklendiği beyin ölümünden kurtarmaya çalışan sesler ve Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyetsloganları da sokaktan yükseliyor…

Referanslar                           :

  • Atılgan, Yusuf. (2001) Anayurt Oteli. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  • Aydemir, Şevket Süreyya. (1972) Enver Paşa: Makedonya’dan Orta Asya’ya. Cilt, 1. İstanbul: Remzi Kitabevi Yayınları.
  • Bayrı, Mehmet Halit. (1972) İstanbul Folkloru. İstanbul: A.Eser Yayınları
  • Delong-Bas, Natana J. (2008) From Revival and Reform to Global Understanding Islamism: Middle East/North Africa Report 37. London: Oxford University Press
  • Deringil, Selim. (2013) Simgeden Millete II.Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e devlet ve Millet.İstanbul: İletişim Yayınları
  • Deringil, Selim. (2014) İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909). İstanbul: Doğan Kitap Yayınları.
  • Georgeon, François. (2015) Sultan Abdülhamid. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Gümüşsoy-Atılgan, Emine. (2006) Keçecizade Mehmet Fuat(1815-1869) Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi Kütüphanesi.

http://docs.neu.edu.tr/library/nadir_eserler_el_yazmalari/TEZLER_YOK_GOV_TR/Ke%C3%A7ecizade%20Mehmet%20Fuad%20Pa%C5%9Fa.pdf

  • Kara, İsmail. (1997) “İslamcılık”, SBA İçinde, c.II: 261-267. Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, c.I, İstanbul: Neşriyat Kitabevi.
  • Karakışla, Yavuz Selim. (2012) “Abdülhamit ve İttihat Terakki”  http://atarikcelenk.blogcu.com/yavuz-selim-karakisla-ii-abdulhamit-ve-ittihat-terakki/11932038
  • Kepel, Gilles. (2004) The War for Muslim Minds: Islam and the West. Newyork: Belknap&Harward University Press
  • Kırlı, Cengiz. (2015) Rüşvetin İcadı-1840 Ceza Kanunu, İktidar ve Bürokrasi. İstanbul: Verita Yayınevi
  • Koçu, Reşad Ekrem. (1958) Tarihimizde Garip Vakalar. İstanbul: Varlık Yayınevi
  • Özbek, Nadir. (2004) Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet-Siyaset İktidar ve Meşruiyet (1876-1909). İstanbul: İletişim Yayınları
  • R.A. Abou-El-Haj(2000)Modern Devletin Doğası:16.yüzyıldan 18.yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu. Ankara: İmge Kitabevi.
  • Eds. Çeğin, Güney; Kurt, Ümit. (2015) Kıyam ve Kıt’al-Osmanlı’dan Cumhuriyete Devletin İnşaası ve Kollektif Şiddet. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

[1] Turgut Uyar’ın, Tütünler Islak kitabından..

[2]Keçecizade Mehmet Fuad Paşa o dönemin Osmanlı siyasi hayatını şöyle veczeder; “Bir devlette iki kuvvet vardır. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette aşağıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Yukarıdan ise bir kuvvet hasıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuçcu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetlerde sefaretlerdir.” (Aktaran, Atılgan Gümüşsoy, 2006)

[3] Nadir Özbek, II. Abdülhamit dönemini, Habermascı anlamda kamusallığın yapısal dönüşümü olarak ele alır. Kamusallığın dönüşümü mezkur dönemde, monarşik refah sisteminin tesisinden başka bir şey değildir. Bu refah sistemi de temelde üç ayak üzerinde durur: Padişahın hediye sistemi; Modern sosyal refah uygulamaları; Kamusal alandaki hayırseverlik gösterileri

[4] Tıpkı Tayyip Erdoğan gibi, Abdülhamit’te merkezileşmeyi bir tür solipsizm olarak anlamış, tıpkı şu anda Beştepe’deki kaçak sarayın memleketin beyni olarak tasarlanması gibi, II.Abdülhamit devrinde  de Yıldız sarayı bu amaçla tasarlanmıştır. Sarayın hemen  arkasındaki, telgrafhane, sayesinde II.Abdülhamit bütün valiler ile direkt yazışabilmekte, bizzat emirler dikte ettirebilmekte ve tüm yazışmaları bir tür dinleme şeklinde (vire) kontrol edebilmektedir. Dolayısıyla, II.Abdülhamit yalnızca muhaliflerin arasındaki yazışmalara değil, ülkenin genelindeki yazışmaları da Yıldız Sarayı’ndan takip etmektedir. Okuduğu evraklara ise, Arapça’da aynı zamanda okundu, malum oldu, anlaşıldı anlamına gelen bir mim harfi koymaktadır. Dolayısıyla II.Abdülhamit evrakı mimleyerek, evraka konu olan kişileri mimlemekte ve böylece, mimleme vasıtasıyla, Osmanlı’da fişleme kurumunu işletmektedir. Ki, mimle(n)me deyimi de işte buradan türemiştir. (Karakışla, 2012)

[5] Hatırlanacağı üzere, AKP ve Tayyip Erdoğan rejimi, 2001 senesinde yaşanan büyük bir iktisadi krizin ardından, Dünya Bankası’nın Kemal Derviş marifetiyle bir tür neo Düyun-u Umumiye kurmasının ardından iktidara geldi ve bir yandan özelleştirme diğer yandan da, Kemal Derviş döneminden kalan borç ve bankacılık sistemi sayesinde, suni bir refah dönemi yaşattı.

[6]Duyun-u  Umumiye’yi herhangi bir şekilde olumladığımız düşünülmesin. Bilakis, Avrupa emperyalizminin bilhassa Londra bankerlerinin, 1848 Ticaret Anlaşmasından beri Osmanlı’ya yapmış oldukları müdahalelerin kurumsallaşmasıdır bu kurum. Ne var ki, bu kurumun yaptığı müdahaleler sonrası, Osmanlı iktisadı 1890-1905 arası dönemde bir tür ölüm güzelliği yaşamıştır.

[7] Bu talan iktisadı ve iktidar eliti yaratma mekanizmasını az bilinen bir örnekle tahkim etmek istiyorum: 1934 Trakya olayları, bu tarihte Trakya’da 45 BİN civarında Yahudi Türk vatandaşı, Trakya bölgesinde yaşamaktadır ve mandıracılık ve süt ürünleri üretimi ve ticareti bu zümrenin elindedir. 1934 Yılında yaşanan provakatif olaylarla, Yahudilerden ölenler, tecavüze uğrayanlar olmuş ve Yahudiler bölgeyi terk ettikten sonra, mandıra işletmeleri tümüyle dönemin iktidarına yakın, Türkçülere kalmıştır. Hüseyin Nihal Atsız 1933 yılında Edirne’de tarih öğretmenliği yapmaktadır ve olayları kışkırtanlardan birisidir, İstanbul’da Milli İnkılap ismiyle bir dergi çıkartan ve bir nazi sempatizanı olan Cevat Rifat Atılhan olayları tetikleyen bir başka Türkçüdür. Trakya bölgesi deyince aklımıza gelen, hayvancılık ve mandıracılığın ardında maalesef böyle bir hikaye vardır.

[8] Siyasalı inşaa etmek seküler hukuku inşaa etmek deyince elbette “Efendim burjuvazinin hukukundan ne olur, devrimciler reformatör değil devrimcidir, devrimcinin görevi burjuva hukukunu tamir etmek değil, krizi derinleştirmektir…” diyenler olacaktır. Peki ya devrimcilerin hukuku var mu? Seküler mi? Hakkaniyetli mi? Yoldaş dediğin biraz hısım biraz hasım değil mi? Devrimci  Abiler-Ablalar, seküler mi sanki, onların da bir resmi tarihi ve ilahi siyaseti yok mu? Bunların hepsinin Türkiye’ye Osmanlı’dan miras kalan, güdük sosyo-kültürel yapı ile bir alakası yok mu?

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.