SON DAKİKA

‘TÜPRAŞ’ta ne işçi ne sendika asla geri adım atmayacak!*

Bu haber 01 Temmuz 2019 - 13:12 'de eklendi.

FERSUDE – TÜPRAŞ işçisi aylardır kazanılmış haklarına el uzatan sermayeye direniyor. Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreci Yüksek Hakem Kurulu’na kaldı. Arada anlaşma sağlanamazsa, YSK’nın Temmuz başlarında gündeme alıp TİS’i işçilerin aleyhine bitirmesi olası. Petrol-İş heyeti, 21 Haziran’da bir kez daha TÜPRAŞ yönetimiyle toplandı. Sonuç alınamayan toplantının ertesi günü sendikanın Genel Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri Mustafa Mesut Tekik ile Petrol-İş genel merkezinde görüştük…

İşçi Gazetesi emekçileri tarafından yapılan söyleşiyi olduğu gibi yayımlıyoruz…

İŞÇİ GAZETESİ: Gazetemiz adına mücadelenizi selamlayarak başlamak istiyoruz… Koç Holding’e ait TÜPRAŞ’ın 4 rafinerisinde 4.300 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi sonuçlanmadı, hayli de çetin geçiyor. Koç Holding bu sözleşme döneminde nasıl bir yol izliyor, ne yapmayı amaçlıyor? Neden ısrarla belirli maddelerde diretiyor? Bu maddelerin onlar ve bizim açımızdan önemi ne?

MUSTAFA MESUT TEKİK: Öncelikle ben de teşekkür ediyorum. Gazetemize de başarılar, okurlarına selamlarımı iletiyorum… Tabi Petrol-İş olarak şu anda Koç Holding bünyesinde bulunan TÜPRAŞ’ta 40 yılı aşkın bir süredir örgütlüyüz. Sendikamızın da en önemli; hem örgütlenmenin maneviyatı, hem örgütlülük düzeyi, hem kalifikasyon düzeyi bakımından en büyük işyerimiz. 4300 üyesi ile Batman’dan Kırıkkale’ye, Kocaeli’nden Aliağa’ya, öyle de bir yönü var, yani ülkenin dört bir yanında örgütlü olduğumuz bir iş yeri.

Evet, sözleşmemiz tıkandı. Neden tıkandığını da hemen söylemekte fayda var. Bu konu speküle edildiği gibi; Sözcü gazetesinde, Milat gazetesinde böyle dedikodusu yapıldığı gibi para pul meselesi değil. Bizim direnmemizin, bu teklifleri kabul etmememizin tek nedeni süzüle süzüle mücadele edile edile kazanılmış haklarımızın korunmasıdır.

Bir konu vardiya düzeni dediğimiz çalışma biçimimiz, diğer bir konu mazeret izinleri dediğimiz; daha önce yılda 10 gün olan ve 6-7 yıl önce yapılan bir sözleşmede 8 güne düşürülen; işçi arkadaşlarımızın başı dara girdiğinde, hastası olduğunda, kendisi hasta olduğunda veya izin alması gerektiğinde acil durumlarda kullanabileceği kazanılmış bir hak. Üçüncü bir konu da sözleşmenin süresiyle ilgili… Biz iki yılda bir sözleşme yapılmasını istiyoruz. TÜPRAŞ yönetimi üç yıla çıkarılmasını istiyor. Tabi biz bu üç maddeyi paraya tahvil edemeyiz. Dün yapılan toplantıda bu üç maddeden açık söyleyeyim birini önümüze koydular. Yani önce ‘birini siz seçin çıkarın, ikisini konuşalım’ dediler. Sonra bire inildi. Tabi belki dün itibariyle yarıma da inildi. Bir cümlede ‘yok’ dedik.

İG: Pazarlık unsuru haline getirmişler. Birini zaten çıkartırız, ikisinde ısrar ederiz…

MMT: Aynen, yani dün itibariyle bir madde, bir maddenin de yarısına yani hepsine değil bir cümlesine falan kadar geldiler, yok dedik. Yani o açıklamalarımızda yaptığımız virgül, nokta imgelemi bu yüzdendi. Tabi biz dün de açık ifade ettik. Evet, biz antikapitalistiz. Bizim literatürde kapitalist modernite deniyor. Biz buna karşıyız. Kapitalist moderniter sisteme karşıyız. Ama kapital sahiplerine de doğmatik anlamda düşman değiliz. Yani kimseyi öldürün, gömün, götürün, yok edelim, falan gibi bir zihniyetimiz yok. Dolayısıyla kimseyi rencide etmek, hakaret etmek, onları yenilgiye uğrattık demenin peşinde de değiliz sendika olarak. Dünkü sözleşme oturumunda da ifade ettik…

Ama özellikle 17 yıllık AKP iktidarından çok büyük cesaret alan bir holding tipolojisi de gelişti son 20 yılda. Özellikle kitlesel işçi kıyımlarından sonra bile serbest bırakılan patronlar; Soma, Ermenek, Torunlar, Şirvan, Davutpaşa ve birçok benzeri işçi cinayetlerinde; Karadeniz’de HES’lerlerle, doğanın talanıyla birlikte oluşan heyelanlar, seller… Bunlar tesadüf değil. Holdinglerin semirtilmesi, sermaye yanlısı politikalar sonucu olduğu belli. Tabi sermaye bu anlamda örgütleniyor. Mesela metal patronları örgütü MESS’in genel sekreteri yıllardan beri Koç Holding’ten bir vatandaş. Bu dönem de öyle. Yine kimya işverenleri sendikası KİPLAS’ın başına 6-8 ay önce PETKİM İnsan Kaynakları müdürü getirildi. Yani sermayenin en örgütlü en cüsseli holdingleri işveren örgütlerinde konumlandırılıyor son zamanlarda.

İ.G: PETKİM artık SOCAR şirketinde yanılmıyorsam…

MMT: Evet, PETKİM SOCAR’da… Azeri firma, Azeri sermaye… Tabi işin acı tarafı da söz ettiğimiz bu tüm kuruluşlar daha önce kamu malıydı. Kamuya aitti. PETKİM, TÜPRAŞ…

İG: Verimliliği yüksek olan; şimdi de sermaye için ciddi kâr kaynağı olan…

MMT: Evet, hepsi satıldı. Malum bu özelleştirmeler başlı başına ayrı bir röportaj konusu. Bizim TİS’te anlaşamamızın temel nedeni bu…

İG: Bir sorumuz da TÜPRAŞ sözleşmesinin bütüne etkisi üzerine idi. Kamuda, devlet ile Türk-İş arasında 200 bin civarında işçiyi kapsayan, Metal işkolunda patronların örgütü MESS ile işkolundaki sendikalar arasında yaklaşık 140 bin metal işçisini kapsayan grup toplusözleşmesi süreci başladı. TÜPRAŞ sözleşmesi burayı etkileyecek?

MMT: Kesinlikle etkileyecek. Bu anlamda sorumluluğumuz da ağır. Sadece Koç Holding bünyesinde çalışan 50-60 bin işçi ve onların dışında Türkiye’de şu anda sözleşme sürecinde olan birçok sektörden işçinin, PETKİM başta olmak üzere, gözü kulağı bu sözleşmenin seyrinde. Yani işçi ve sendika direnip, haklarını koruyup bir kazanım mı elde edecek? Yoksa sözleşmesinde bir gedik açılıp diğer iş yerlerine diğer sektörlere de baskı unsuru mu olacak? Böyle bir sorumlulukla da geri adım atmıyoruz. Yani bizimki bir kör inat veya dogmatik bakış veya macera falan asla değil.

Kamu sözleşmesinde Türk-İş’in tutumu düşündürücü… 160 bin civarında kamu işçisinin sözleşmeleri 1 Ocak itibarıyla başladı. Ama görüşmeler ancak Nisan’da başlatıldı. Türk-İş ve Bakanlık geçen hafta oturdu ama açık söylemek gerekirse Türk-İş’in zikrettiği rakam hepimizde, işçi sınıfında bir hayal kırıklığı yaşattı. Pazarlığı yüzde 15’ten açan teklif! İzmit’te dün onlarca işçi arkadaş bize bunu sordu. Ama bizim Petrol-İş olarak yazışmalarımızda da vardır. Gönderdiğimiz, talep ettiğimiz rakamın yarısından bile az bir rakamdır. Yarısına tekabül etmiyor. Tabi elbette ücret sendikacılığı yapmıyoruz. Her şey ücret te değil ama yani bu da işin bir boyutu. İnsanlar yaşamlarını sürdürmek zorunda. Daha nitelikli sürdürmek haklarıdır. Hele ki enflasyonun, reel enflasyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde. Resmi rakam 19 ama reel olarak yüzde 30’ların altında olmadığını biliyoruz. Şimdi hal böyleyken, yani bizim özel sektör olarak Petrol-İş’te son 4 ayda yüzde 23 ile yüzde 35 arasında sözleşmeler imzaladığımız da gözetildiğinde tabi bu rakamı çok düşük ve talihsiz bir şey olarak değerlendiriyoruz.

İG: Yeri gelmişken; TÜPRAŞ işçilerinin şu an mevcut ücretleri ve sosyal kazanımları diyeceğimiz kalemlerde durumu nedir? Bu toplu sözleşme döneminde biz neler talep ediyoruz? Sendika olarak ne teklif verdik?

MMT: Onu söyleyelim. Tabi çok spekülasyonlara maruz kaldı TÜPRAŞ’taki işçi arkadaşlarımızın ücretleri, hakları… Kesinlikle zikredildiği gibi değil. TÜPRAŞ’taki ücret ortalamamız 5500 TL’dir. Tabi 25 yıldır çalışan bir işçi arkadaşımızın maaşı elbette 7-8 bin lira civarındadır. Ama basına lanse ettikleri şeyler normal günde 8-5 çalışan arkadaşımızı, tüm ay boyunca gece 12’ye kadar çalıştırmışlar. Gece 12’ye kadar. Tüm ay boyunca. Arkadaş da teknik, kalifiye bir arkadaş. Müdahale etmiş sürekli arızalara, şeylere falan. Ve 200 saatin üzerinde mesai yaptırmışlar. Bu arkadaş, ikramiyesi, maaşı ve mesaisi ile birlikte 18 bin lira maaş almış, şirket bunu o sözünü ettiğim medya aracılığıyla lanse ediyor Türkiye kamuoyuna.

İG: Esasında ortalama ücret 7 bini geçen yoksulluk sınırı altında oluyor…

İ: Evet, yani… Koskoca Türkiye’de her sene birinci olan bir kuruluşta ücret ortalamamız öyle. Ama dediğim gibi 20 yıllık bir işçinin ortalama 7-8 bin lira unvanına göre. Ama sen her gün beşte gitmesi gereken bir işçiyi bir ay boyunca gece 12’de eve göndereceksin, sonra da bordrosu afişe edilecek! Bunu gayri ahlaki bir tutum olarak değerlendiriyoruz. Hem bu arkadaşlarımız suç duyurusunda da bulundu, kişisel verilerinin ifşa edilmesi ile ilgili. Biz bunun manipülatif – dün de ifade ettik- kamuoyu ile TÜPRAŞ işçisini karşı karşıya getirmeye çalışan, emekçiden kamuoyu desteğini kesmeye çalışan bir algı çalışmasıydı. Sermayenin basını da bunu tabi ki yazacak.

İG: Bu sözleşmede ne talep ediyoruz?

MMT: Talebimiz şu… Biz taslağımıza yüzde 50 diye bir rakam koyduk. Benim de önerim yüzde 50. Neden koyduk? Hatırlarsanız, o dönemler enflasyon yüzde 24’ü buldu. İşte dövizin seyri, enflasyon ne olacak falan. Böyle dalgalanma vardı ekonomide. Biz bütün bunları düşünerek pazarlığı yüzde 50 ile başlayan bir talepte bulunduk. Sözleşmemize tabi enflasyon yüzde 10,5 civarında. Elbette TİS’i yüksek bir kazanımla bitirmek istiyoruz. Ama yüzde 45-50’nin çok gerçekçi olmadığını da biliyoruz. Bir pazarlık sürecidir bu. Mesela eğer bir işveren bizim 3-4 maddemizi talep ediyorsa falan, en üst perdeden talepler manzumesini açıyorsa, sendika olarak biz de en üst perdede taleplerimizi açarız. Bizimki de o hesap. Ama tabi biz günümüz itibari ile-ki işçi de işveren de bunu biliyor; yüzde 20-25 civarında bir zamma sendikacılar olarak biz de üyelerimizde ikna olurlar. Öyle kamuoyuna lanse edildiği gibi yüzde 30’ların 40’ların altında bir şeyimiz, sözleşmeyi yokuşa süren, sadece parayı düşünen falan bir sendika değiliz. TÜPRAŞ işçisinin de asla öyle bir beklentisi yok.

İG: TÜPRAŞ yönetiminin dayatmalarına karşı bir dizi eylemler yapıldı. İş bırakma, yürüyüşler, fabrikaya kapanma gibi… Bu arada sendika genel merkezi ile bazı tartışmalar da yaşandı. Örneğin, Aliağa şube başkanının açıklamaları vardı… Bildiğimiz kadarıyla sendikanızın geçtiğimiz Kasım ayı başkanlar kurulu toplantısında, tüzüğe işyeri temsilciliğini güçlendirme anlamında ek madde koyma da tartışılmıştı. Yani iş yeri temsilciliğine bir mekanizma olarak önem addediyorsunuz. Petrol-İş, tarihinde de bu yönde tutum alan bir sendika. Bu mekanizma fiili olarak işyerlerinde, bu TİS sürecinde işliyor mu? İşçinin iradesi, bu iradenin sendika ile bağı TÜPRAŞ sürecine yansıması konusunda neler söyleyebilirsiniz? Sendika bu süreci nasıl yürütüyor?

MMT: Şimdi tabi samimiyetle ifade etmek gerekir… Tabi ki Petrol-İş sendikası iç tartışma mekanizması var. Yani tartışmaları yürütürüz kendi içimizde. Zaman zaman anlaşamadığımız, görüş farklılıklarına sahip olduğumuz konular da çıkıyor ama bizde işleyiş biliyorsunuz ya da söyleyeyim.

Bizde bütün organlar seçimle gelir, atama yoktur. Yetkimiz olmasına rağmen bu yetkimizi kullanmıyoruz. Petrol İş merkez yönetim kurulunun ve şube yönetimlerimizin, yani daha doğrusu şube yönetimlerimizin Petrol-İş merkez yönetim kurulunun onaylaması veya onaylamamasına bağlı olarak temsilcileri atama yetkisi var tüzüğe göre. Ama biz bu atama yetkisini asla kullanmıyoruz. 60-70 yıldır Petrol-İş’te temsilciler seçimle gelir seçimle gider. Hepimiz gibi. Yukarda belirttiğim gibi bütün işyerlerine has, bütün eylem süreçlerine has bir iç tartışma mekanizmamız var. Burada zaman zaman birbirimizi kırdığımız, eleştirdiğimiz, anlaşamadığımız noktalar da var. Ama sonuçta çıkan karar uygulanır. Yani aleyhte görüşü olan arkadaşta çıkan karara bağlı kalır.

Aliağa’da, benzeri başka bazı yerlerde de birbirimizi örtülü de olsa eleştirdiğimiz konular var ama TÜPRAŞ özelinde bunu samimiyetle değerlendirecek olursak, (İşçi Gazetesi yönetimi TÜPRAŞ temsilcilerimizle de görüşebilir. İletişim bilgilerini verebiliriz) sürecin başından nihayete erene kadar önce bütün şubelerden, yani daha somut örnek vereyim; mesela TÜPRAŞ sözleşmesinde Petrol-İş nasıl hazırlanır, nasıl katılır? Onu hemen söyleyeyim… Öncelikle sözleşmeden 2-3 ay önce; hazırladığımız taslak işveren sendikasına (KİPLAS) ve holdinge gönderilmeden 1-2 ay önce, 4 rafineride temsilciliklerimiz vasıtasıyla hem sözlü hem yazılı çalışma yürütülür. Anket çalışmaları. Hani taleplerimiz nedir falan. Talepler gelir. Birçok uç talep te vardır. Onları tabi ki absorbe ediyoruz, yönetimler temsilciler olarak. Ondan sonra 4 bölgenin taslak metinleriyle beraber, 4 bölgenin tüm temsilci ve yöneticileri, TÜPRAŞ’ın tüm temsilcileri, 40 kişilik bir heyetiz yani. Batman’da 4 temsilci, Aliağa’da 8 temsilci, Kocaeli’nde 10, Kırıkkale’de 6-7 temsilci. 40 45’i bulan bir sayı… Taslağımızı bu heyetle oluşturuyoruz. Son halini verip, uzmanlarımızın da katkılarıyla, muhataplarımıza gönderiyoruz. Süre başladığında da katılım gene aynen şu; 4 bölgenin yönetimlerinden 3’er kişi, yani şube yönetimlerinden, temsilcilerden de biri veya ikisi, herhangi birimiz eylem yapma veya işçileri bilgilendirme olasılığına karşı orada nöbet tutar diğerleri tümü gelir gider masada. İşverenle ve işveren sendikasıyla toplantı yapmadan önce iç toplantımızı yapıyoruz. Bütün temsilcilerin görüş ve önerilerini alıyoruz. Baskın öneri, baskın eğilim neyse, yani baskın dediğim azınlıkta kalanı da reddetmeden ama yüzde 80 oranında eğilim neyse onun sözcülüğünü masada yapmak. Tarz bu… Ama mesela diyelim ki son ücret eşiğimiz nedir gibi bir konuda A şubemiz farklı bir rakamda, B şubemiz farklı bir rakamda diretebiliyor. Bunun gibi, kendi iç tartışmalarımız bundan kaynaklanıyor. Yani doğal olarak demokratik bir sendika. Elbette birbirimize hakaret etmeden rencide etmeden tabi ki Petrol-İş yöneticileri birbirini eleştirebilir de.

İG: Siz de bir konfederasyona, Türk-İş’e bağlısınız. TÜPRAŞ’ta işçilerin kazanılmış haklarına yönelik açık bir saldırı-dayatma var. Türk-İş genel merkezinin tavrını merak ediyoruz. Basına yansıyan pek öyle bir şey yok. Türk-İş’in tutumu ne, bir desteği oluyor mu?

MMT: Yani tabi, konfederasyonumuz Türk-İş, henüz bizim bu 1-2 aydır yaptığımız eylemlere konfederasyon yönetimi düzeyinde bir destek gerçekleştirmedi. Tabi bizden de onlara bir çağrı yapıp hadi gelin, ziyaret edin gibi bir talep gitmedi. Bence gitmesine de gerek yok. Ama onlar da muhtemelen işlerinin yoğunluğundan ziyarete gelemediler. Hani gönül ister tabi, işte biten Flormar gibi, devam eden Kale Kayış, Cargill, Sibaş direnişleri gibi yerlere 3 ayda bir de olsa 2 ayda bir de olsa bir üst pozisyonun, işçiyi en üst düzeyden temsil eden örgütlerin yöneticilerinin gitmesini… Direnen işçi bu ziyaretlerinden güç, feyz, moral alır. Tabi ki böyle bir beklentiye sahibiz.

İG: Şimdi TÜPRAŞ sözleşme süreci nereye geldi? Petrol-İş bundan sonraki süreçte neyle karşı karşıya? Nasıl bir yol izleyecek?

MMT: Şimdi dostlar süreç yüksek hakem kurulunda. Anlaşamadığımız için, yasal süre ve arabuluculuk süresi bittiği için sözleşmemiz 15 gündür yüksek hakem kurulunda. Ama açık söyleyeyim müşade ettiğimiz bir durumdur, işveren de gün an itibari ile yüksek hakemde imzalanmasından çekiniyor. İşveren de istemiyor.

İG: Ama bir taraftan da yüksek hakem kuruluna yansımasını sağlayan da işveren değil mi?

MMT: Evet, oraya vardırdılar, açıklayacam… Bu Yüksek Hakem Kurulu, bir tecrit unsuru olarak, demoklesin kılıcı gibi başımızda sallandırılıyor. İşçi sınıfının başında sallandırılıyor. Bu kurulu TÜPRAŞ işvereni gün itibariyle neden istemiyor? TİS’in yüksek hakemde iş barışını bozacak boyutta çıkmasından çekiniyor. Yani bu iş barışını bozar, bir kan davasına dönüşür ki bu risk yüksektir. “İki yıl boyunca birbirimizin canına okuruz” noktasına gelebilir. Diyelim, yüksek hakem imzaladı, kazanılmış hakların üçünü beşini tırpanladı. Valla birbirimize dar ederiz orayı, söyledik onlara, “huzur bırakmayız birbirimize” dedik. Bu yüzden istemiyor. Bu yüzden masada çözülsün istiyor, tabi ki “sizde şundan vazgeçin” diyerekten…

Yüksek hakemin de tahminlerimize göre Temmuz’un 3’ü 5’i öncesine kadar toplanıp bizim sözleşmeyi ele alma durumu yok, yani burada bir on günlük süre var. Ama dediğim gibi 4.300 üyemizin 4.250’si bu konuda yetki vermiştir Petrol-İş yönetimlerine; “Yüksek hakeme de gidiyorsa gitsin ama biz geri adım atmayalım. Sendikamızın eliyle bu olmasın, biz direnelim.”

Kesinlikle dünkü toplantıda defalarca hem resmi masada hem kahve ikram ederken onlara, ısrarla söyledik bunu. Blöf yapmadığımızı, pazarlık marjı olmadığını bunun virgülüne dokunmayacağımızı. Ama muhtemelen artık biraz da merhabamızın olduğu, işveren adına sözleşmeyi yürüten heyetin de yetkisi bir yere kadar Koç Holding düzeyinde. Onlar da çok saygı duyduğumuz insanlar. Onların da pazarlık etkisi demek ki oraya kadarmış.

Ne durumda sözleşme? Biz açık söyleyelim yüksek hakem kurulunun gündemine girdiği an, “biz, tamam gündeme aldık” dediklerinden haberimiz oluyor. Eğer öncesinde, bedeli ne olursa olsun, grev yasağı ve eylem yasağı olan bir sektörde olmamıza rağmen, biliyorsunuz grev yasağı var enerji sektöründe, buna rağmen en ağır ne varsa yapacağız. O konuda hiçbir sıkıntı yok. Artık öyle yürüyüş yap, basın açıklaması yap, bir iki slogan atalım, alkışlı eylem yapalım, yemek boykotu yapalım olmayacak…

İG: Peki öngörünüz ne bu konuda, yani sendikanın da bir öngörüsü vardır. İşverenin süreci başından beri yürütme biçimi belli, bir taraftan masaya sadece kendisi de oturmuyor, KİPLAS’da devrede…

MMT: Öngörümüz şu; kapitalistler kendi gücünün de farkında, işçi sınıfının üretimden gelen – hele böylesi bir sektörde – gücünün de farkında. Ama mücadele enstrümanlarının çoğunun da kendi elinde, kendi güdümünde olduğunun da farkında. Yargı, kolluk, bürokratik mekanizma, devlet, iktidar… Bütün bu andığım çevrelerin sermayenin sözcülüğünü yaptığını da biliyor, pervasızlığının da nedeni budur. Bu zaten zikredildi hem OHAL’den önce hem OHAL’den sonra… “Biz fırsat bilip işçinin eylemini yasaklıyoruz” dendi, işçi yerde tekmelendi… İşçiye hakaret eden, hatta işçiyi döven, işçiye hareket etmekten, tokat atmaktan zevk alan… Bakan eşidir, ev emekçisi kadına el öptürüp 100 doları paylaşan…

Bir utanç tablosu var Türkiye’de. Sermaye bunun farkında. Ama sendika olarak açık söylüyorum, grev yasağı olmasına rağmen ve daha önce yöneticilerimizi ters kelepçeleyip yere yatırdıklarını biliyoruz, hepiniz gördünüz, bundan asla korkmuyoruz zerrece geri adım atmayacağız. Eğer, devlet, yargı bir hakem heyeti varsa doğru hakemlik yapmalı, sermayenin tarafını tutmamalı. Biz bu çağrıyı da yapacağız. Burada yoksuldan, işçiden, emekten yana tavır koyan bir adil yönetim beklentisi içinde işçiler. İşçi şunun da farkında; AKP’li arkadaşlarımız var, MHP’li arkadaşlarımız var, İYİ Partili, HDP’li, CHP’li işçi arkadaşlarımız var. Ama hepsi de iktidarların sermayenin güdümünde olduğunu biliyorlar, bu ferasete sahipler. Sınıf bilinci de böyle oluşuyor, sınıf refleksi vermek de böyle oluşuyor. Dediğim gibi biz üretim gelen gücümüzü kullanıp fabrika içinde veya önünde eylem yapmaya kalktığımızda ki asla bundan kaçınmayacağız her türlü yönelimle de karşılaşabiliriz, bunları da aramızda konuşuyoruz.

İG: Mayıs ayında yapılan eylemlilikler esnasında galiba yine Aliağa’da 6 tane işçi ile ilgili savunma isteme durumu olmuştu. Ayrıca bir olay olmuş muydu o süreçte?

MMT: Olmamıştı ama tüm bunlar örtülü mesajdır. Moda değimiyle sübliminal mesajdır. İşçiyi eylem yapma iradesinden düşürmeye, işçiyi korkutmaya, sendikayı kitlesiz bırakmaya yönelik çabalardır. Dün de bunu İzmit’te TÜPRAŞ genel müdürlüğü önündeki eylemde söyledik. Dün çok güzel bir eylem oldu. Batman, Kırıkkale, Aliağa, siyasal angajmanları farklı olan şubeler, işçiler yan yana geldi, birlikte slogan attı. O rafineride çalışan çalışmayan işçinin yüzde 80’i, 1350 işçi, dün 1 km yürüyerek, İzmit Genel Müdürlük önünde, 4 şubemizin başkanlarının konuşmalarıyla, bizlerin konuşmalarıyla, orada ne kadar yekvücut olduğunu gösterdi. Kimi çevrelerin, kimi ne olduğunu bilmediğimiz bazı internet portallarının, “sendika işçiyi zorluyor, sendika işçiyi tehdit ediyor aslında işçi şunu istiyor, bunu istiyor ama sendika bırakmıyor” gibi bütün anti-propagandist yayınlarına da cevap oldu. Görüyorduk, pencerelerden tüm yetkililer kameralardan filan izliyordu. Canlı olarak hepsi online izledi, Koç Holding de dahil. Sendikanın birlik ve beraberliğini doğusundan batısına herkese göstermesi bakımından önemliydi. İşçinin öfkesini daha yumuşatmaya çalışan bir pozisyonda kaldık.

İG: Petrol-İş’in, belki son dönemlerde önceki dönemlerle kıyaslandığında zayıflama olmuştur ama öyle ya da böyle geleneksel bir örgütlülüğü var. Sermayenin bu dayatmaları acaba bir yönüyle işçilerin birliğini, örgütlülüğünü dağıtmaya mı dönük? “Petrol-İş’e bir darbe vuralım” gibi hesapları mı var?

MMT: Evet, şöyle; benim Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri olarak bir görevim de bütün sektörlerde, diğer sendikaların örgütlü olduğu fabrikalarda, kendi büyük işyerlerimizde işveren davranışlarını da gözlemleyip ona göre politikalar geliştirmek.

Çok gözlem yapıyoruz naçizane… Sermaye gruplarının çoğu örgütlü, hem mali hem idari açıdan güçlü sermaye kuruluşları, genelde sosyal ve kültürel etkinlikler adı altında işyerlerinde, spor, koro vb. gibi etkinliklerle işçi sınıfının kendi öz örgütlerine olan aidiyet duyguları yerine sermayenin oluşturduğu örgütlere aidiyet duymasını, bir bağ oluşturmasını sağlamak isterler buna öncelik ederler. Koç Holding bu açıdan güçlü. Hem mali açıdan güçlü hem de kendince ürettiği akıl açısından güçlü. Karşımızdaki gücü biz küçümsemeden yanıt olmaya çalışıyoruz. Çünkü gözlemliyoruz, sportif, kültürel, teatral ne bileyim müzikal, bir sürü faaliyet, piknik vb. Tabi bu faaliyetlerin elbette bir bölümü insanidir. Ama esas nedeninin işçiyi yaşama karşı liberalize etmeye çalışan, nötrleştirmeye çalışan, tavırsız kılmaya çalışan, kendi öz kurumlarından uzaklaştırıp başka bazı burjuva liberal örgütlenmelerin içine çeken bir amaç güttüğünü biliyoruz. Buna karşı da sendika olarak eğitimler, iç eğitimler, zaman zaman şubelerimiz nezdinde sportif, kültürel faaliyetler, piknikler düzenleyip olanaklar ölçüsünde yanıt olmaya çalışıyoruz.

İG: Özellikle petrokimya sektörüne yeni giren şirketler var. Örneğin SOCAR, İzmir Aliağa’da büyük bir rafineri kurdu. Çok ciddi yatırımdan da bahsediyorlar, hatta yakın zamanda rafinerinin bulunduğu bölgeye özel endüstri bölgesi unvanı verdiler. Muhtemelen özel teşvikler vermek üzere, belki belli vergi muafiyetleri sağlamak üzere… Sizin TİS görüşmelerinde, özellikle 3 madde dayatmasında Koç Holdingin motivasyonu açısından soruyorum, sonuçta onlarda rekabet odaklı bir süreç işletiyorlar, kendi aralarında hakimiyet ilişkileri var, pazara hakim olabilmek, üretimde tekel haline gelebilmek gibi. SOCAR’ın girişinin de ekstra Koç Holding’in dayatmalarında etkisi var mıdır? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

MMT: SOCAR, Azerbaycan devleti ile de yakın ilişkisi olan güçlü bir ailenin de yönettiği güçlü bir şirket. Rusya’yla yakın ilişkileri olan hem de Türkiye’yle yakın ticari ilişkileri olan bir kuruluş. Türkiye’de 10 milyar doları aşan yatırımları olan 4000-5000 işçi çalıştıran bir kuruluş. Sizin söylediğiniz gibi özel endüstri bölgesi ilan edildikten sonra büyüyeceği tahmin edilen bir kuruluş. Doğal olarak hükümetlerle de arasının iyi olduğu düşünülen bir kuruluş. Son zamanlarda Türkiye’de bir tarz gelişti, AKP’de şu veya bu ölçüde görevi olan, vekil danışmanlık gibi görevi olan birçok kişinin bu holdinglere de danışmanlık yapmak gibi durumu var. PETKİM’de de aynı durum var. Enerji Bakanlığı düzeyinde çok yakın ilişkilerin olduğunu biliyoruz.

PETKİM’de 30 yıldır örgütlüyüz. SOCAR’ın Star Rafinerisi henüz tam kapasiteli üretime geçmedi belli bir üretim var, şu an 1000 işçi çalışıyor. Orada örgütlenme faaliyetimiz var ve üye sayımız 450’yi aştı. Star Rafinerisi çok spesifik bir yer. TÜPRAŞ Rafinerileriyle kıyaslayamıyoruz. Oradaki personel rejiminden ücret biçimine kadar çok değişik şeyler. Mesela en üst ücreti olan işçi ile en alt ücreti alan işçi arasında yüzde 200 aşan bir farkın olduğunu biliyoruz, 3 bin lira alan da var 14 bin lira alan da. Tüm bunların işçi lehine düzeltilmesi gerekiyor, ücret skalasının, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi kuralların oturması gerekiyor. Orada bizi büyük bir mücadele bekliyor.

SOCAR’ın varlığı Koç’u, TÜPRAŞ’ı nasıl motive etti? Elbette çok etkisi oldu. Özellikle OHAL zamanında PETKİM sözleşme sürecinde açık söyleyeyim sendika olarak özel bir operasyonla karşılaştık. Arkadaşlarımız sözleşme masasındayken müdahale gelmiş, yüksek hakemi hemen topluyoruz gibi ve arkadaşlarımız kolluk gücü marifetiyle kelepçelendi, gözaltına alındı, direnmek isteyen arkadaşlarımıza gözdağı verildi böylelikle. Çok ağır bir saldırıyla karşı karşıya kalındı. Yüksek hakeme gitseydi birçok hak gidecekti ve arkadaşlarımıza ölüm ile sıtma arasında bir tercih yapmaları söylendi. Tabi o dönemde müzakereleri sendikamız ve sayın Mehmet Uçum’un öncülüğündeki işveren heyeti yürütüyordu. Mehmet Uçum aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı’nda baş danışman sıfatıyla görev alan bir yurttaş. O koşullarda 3 yıllık sözleşme imzalanması filan Koç’u da biraz motive etti. Biz bunu ilk gün de onlara söyledik, bu zorla yapılmış. Arkadaşlarımız üç yıla imza atarken de orada bir ücret skalası da talep ederken bunu yapılar. Bir ücret skalası da gerçekleşti 3 yıl imzalandığında PETKİM’de, kazanımlar da oldu. Ücretleri düşük olan arkadaşların ücretine zam yapıldı ama dediğim gibi neredeyse büyük dayatmaların baskının tehditlerin olduğu bir ortamda o sözleşme imzalandı, OHAL’in olduğu, insanların en küçük bir suçlama ile 20 yılla yargılandığı bir dönemde, sürek avının olduğu bir dönemde insanlar üzerinde baskı kuruldu… Sermaye bu süreçten feyz aldı, cesaret alarak yüklendi…

Bunu reddediyoruz. Özellikle son 6-8 ayda Türkiye halkalarında, insanlarında gelişen öfke, baskıya itiraz, hatta seçim gibi süreçlerde yan yana gelebilme, baskı düzenine hayır deme eğilimi boşuna değil. Bu eğilim geliştikçe, yurdun değişik bölgelerinde küçük de olsa işçi direnişleri başlayıp insanlar düzene, bürokrasiye, kolluğa, sermayeye öfkelerini açıktan dile getirmeye başlatınca bir cesaret geldi. Biz de buradan feyz aldık, alıyoruz. Mesela SİDAŞ’ın o yiğit kadınları Flormar’dan esinlendiklerini söylediler bize… Böyle bir mücadele var. Onlar kendi cenahlarından, biz kendi cenahlarımızdan esinleniyoruz.

İG: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

MMT: Ben son olarak özellikle bir iki serzenişimi ve bir-iki de tespitimi dile getirmek istiyorum. Bunu yazmanızı da rica ederim.

Biz Türkiye’de ötekileştirilen, baskılanan, sömürülen tüm insanlar olarak; Kürt’ü, Türk’ü, Çerkes’i, Abhaza’sı, Roman’ı, Laz’ı, Pomak’ı, Alevi’si Sünni’si… Bizler birkaç ortak paydada buluşabiliriz. Ülkeyi ve halkı sevme ve farklılıklarımızı zenginlik addeden bir yerden tekçi düşüncelere, tekçi kimliğe karşı çıkarak, çoklu kimliklerin kültürlerin zenginlik olduğunu varsayan, düşünen bir yerden yaşamda bir duruş sahibi olabiliriz, olabilmeliyiz.

Bir nokta da, ‘bizim mahalleye’ ilişkin. Yani sol-sosyalist mahalleye… Birbirimize karşı daha önyargısız, daha dostane, daha sahiplenici, elbette eleştirel-ilkeli eleştirel ama dogmatik, ezberci, düşmanca yaklaşmamamız gerekiyor. Biz 3,5 yıldır İstanbul’dayız, hiçbir şey yapamasak da 3-5 eylem örgütlendi filan ama bizim sosyalist cenahtan isim söylemeyeceğim ama Marmara’da en çok bilinen, ‘bizim gazetemiz’ dediğimiz bir emek gazetesi mesela “falan fabrika işçileri eylem yaptı” yazıyor. Hiçbir yerinde Petrol-İş yok. Özellikle yazmıyorlar, “Petrol-İş Sendikası’nın öncülüğünde gelişen” filan gibi.

Ben şu an görevdeyim, belki bir süre sonra görevde olmayacağım, belki de olacak, devam edecek… Bir arkadaş olarak bunu dostane söylüyorum. Bizim ülke ve halklarımız bu kadar sermaye tarafından, tarikatlar, cemaatler, vakıflar tarafından bu kadar kuşatılmışken bizim kendi içimizde, karşıt pozisyonlarda olmamız, birbirimiz yıpratmamız, güç vermememiz, sevgisiz olmamız düşünülemez. Bu sınıf mücadelesinde de negatif bir etki yaratıyor…

İG: Teşekkür ederiz. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

MMT: Ben de sendikam adına size teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

(22 Haziran günü yaptığımız röportaj İşçi Gazetesinin Temmuz -173.sayısında- sayfa sınırlılığı nedeniyle kısmen daraltılarak yayınlanmıştır.)

İşçi Gazetesi / 01 Temmuz 2019

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.