SON DAKİKA

Sevincin türkücüsüydü o – Erhan Sezer yazdı

Bu haber 03 Mart 2019 - 14:42 'de eklendi.

Geçen gün büyük yazarımız Yaşar Kemal’in 4.ölüm yıl dönümünde onu bir kez daha saygı ve özlem ile andık. Yarattığı boşluk öylesine derin olmalı ki, davudi sesinde çınlayan bilge sözcüklerini duymaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Hem nasıl ihtiyaç duymayalım ki! Hayatını insanın ve sevginin gelişimine adamış, haksızlıklara karşı gelip, adil ve eşit bir dünya için savaşmış, etkileyici kelimeleri ile barışa çağrı yapıp, savaşları lanetlemiş böylesine içimizden, böylesine damarlarımıza işlemiş bir kavga adamını nasıl görmezden gelip, onu yok sayabiliriz?

Ne zaman ona ait bir kitaba göz atsam, bir şeylerin hâlâ bitmediğini, umudun sürmekte olduğunu hissediyor; o baş döndürücü sözcüklerin arasında iyiyi, güzeli ve doğruyu bulabilmenin saadeti ile hayatıma kaldığım yerden ümitle devam ediyorum. Evet, savaşların ve onunla bağlantılı olarak yıkımların, ölümlerin, ağıtların olduğu bu dünyada, yüreği daima sevgiden ve barıştan yana atmış bir yazar, bana zorbalık karşısında direnmeyi öğrettiği gibi umudu ve merhameti de öğretmişti.

” Yeter ki insanın içinde iyilik olsun, onun erişemeyeceği hiçbir yücelik yoktur. İnsan, gönlü kadar büyüktür…” diyordu büyük ozan ” Üç Anadolu Efsanesi ” isimli yapıtında. Ortalama ömrünün her anı sıkıntı ve direniş ile geçen bir insan olmasına karşın iyiliğin, bir insanı kötülük karşısında yücelten en büyük erdem olduğuna inanıyor ve bu inancından asla vazgeçmiyordu.

Daha küçük yaşlarda bir kaza sonucu sağ gözünü kaybedip, dünyaya tek bir gözle bakarak, gördüklerini yüreğinde dağladı. Çocukluk döneminin belki de en büyük trajedisi, gözleri önünden babasının öldürülmesiydi. Bu, onun üzerinde öylesine derin bir etki bırakmıştı ki uzun bir süre bu travmadan kurtulamayıp, konuşamadı. Kekelemeye başladığı dönemde yalnızca kitap okurken ve türkü söylerken akıcı konuşabiliyordu…

Çocukluk döneminde yaşadığı bu ağır sıkıntıların devamını, ilkgençlik yıllarına geçtiğinde başka sıkıntılar da takip edecekti. Fakat, bu defa işin rengi değişmeye başlamıştı. Genç Kemal Sadık, güç koşulları gereği eğitimine devam edememiş olsa da kitap okuyarak kendisini geliştiriyor, hayatı ve dünyayı yorumluyor, çelişkilere dikkat çekiyor ve haksızlıklara karşı sesini yükseltiyordu. İlk cezaevi ile tanışma dönemi de onun bu genç yaşlarına rastlar zaten.

Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük gibi hemen her işte çalışıp, insanın sistemin ağır dişlileri arasında nasıl ezildiğini bizzat yaşayarak görüp, yoksulluğun ve cehaletin, insan hayatını onursuzlaştıran en önemli belaların başında geldiğine idrak etti.

Yaşamla yakından bağlantılıydı. Kendisini salt dört duvar arasına hapsedip, olup bitenlere gözlerini kapatan sığ yazarlardan değildi. Zorbalığa yükselen her itirazda onun da sesi vardı. Koca bedeni ile miting alanlarında boy gösteriyor, cesareti ve kararlılığı ile daha güzel günlere yürümekten vazgeçmiyordu. Onu sadece bir okur-yazar olarak değerlendirmek, bu büyük yazara karşı büyük haksızlık olur. O, kendisini yıldırmaya çalışan otoriteye karşı daima savaşıp, hapsedilmeyi ve öldürülmeyi göze alarak doğru bildiklerini söylemekten hiçbir zaman çekinmedi. Sözcükleriyle, konuşmalarıyla, eylemleriyle hep en öndeydi. İleri yaşlarına rağmen bile on yedi yaşlarındayken delice atan bir yüreğe sahipti. Pablo Neruda’nın deyimi ile, ‘ savaşa karşı savaşan ve nefretten nefret eden’ bir aydındı.

Edebiyat anlayışını, Anadolu’nun mistik öykülerine, efsanelerine ve ağıtlarına dayamıştı Yaşar Kemal. Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Dadaloğlu’nun hikayelerini derlemiş, köy köy dolaşıp ağıtlar toplamıştı. Toros dağlarının eteklerinde açan sade bir çiçek bile onun şiirsel kaleminde olağanüstü bir tasvirle okuru kendisine hayran bıraktırıyordu. Kürt bir aileden gelmesine karşın Türkçe’yi bu denli ustalıkla kullanabilmesindeki sır, doğanın, hayatın ve insanın ortak kesişiminde yer alıp, her bitkinin, her hayvanın ve her insanın onun gözünde sonsuz bir kıymeti tezahür etmesinde yatıyor olmalıydı. Akademik bir eğitim almamıştı, ama okuduğu kitaplar onu öylesine dönüştürmüştü ki ortaya çıkan bu yüksek bilgi birikimi, Torosların kültürel ve tarihsel donanımı ile de birleşince, doğal olarak ortaya dünya çapında tanınan bu derece yetkin ve derinlikli bir yazarı çıkartmıştı.

” Savaştan nefret eden bir yazar olarak akan kanın durması dileğini sürekli yeniliyordu. En büyük özlemi, kardeşin kardeşi öldürmediği, herkesin barış ve mutluluk içinde, birbirine saygı göstererek yaşadığı bir Türkiye’ye ulaşmaktı…” diye tarif ediyordu Zülfü Livaneli otuz küsur yıllık kadim dostunu.

” Dünyadan bir çiçek eksilirse bir renk, bir koku yitmiş demektir.” diyordu Yaşar Kemal. Bir çiçeğin bile onun nazarında önemi vardı. Bir çiçek bile yok yere durmuyordu doğadaki yerinde… Doğanın hunharca tahrip edilmesi, insanların kimliklerinden ve inançlarından dolayı zulme uğraması, insan haklarının gözardı edilip, yaşamın tek bir çizgiye indirgenmek istenmesi, onu daima üzen ve öfkelendiren hadiseler olmuştur. Nasıl olmasın! Eğer insan haklarından ve barıştan yana değilse, o kişi bırakın yazar olmayı, insan bile olamazdı ona göre.

Sevincin türkücüsüydü o…

Kelimelerinde yarattığı dünya öylesine devasaydı ki, gören, okuyan ve hisseden her kişinin yüreğinde derin bir iz bıraktı. 20.Yüzyıl dünya edebiyatının bu büyük devini yazdığı Türkçesi ile okumak, beni hem heyecanlandırmış, hem de bana tarifi olanaksız bir ayrıcalık vermiştir. Aslında Türkçe bilenler olarak öyle şanslıyız ki, onun her sözcüğündeki muhteşem ezgiyi bu vesileyle duyabiliyor ve şiirsel anlatımını ruhumuzda hissedebiliyoruz. Bu bile bana göre hiç de az bir şey değil!

Bu deneme yazısını büyük yazarımızın şu sözleri ile bitiriyorum…

” Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar…”

Yaşar Kemal’e sonsuz sevgi, özlem ve bağlılıkla…

Erhan Sezer
Toronto

Erhan Sezer
Erhan Sezererhansezer@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.