SON DAKİKA

“Şarlo” ve “Şaban”: Yalnız Muhalifin Aşk Hikâyesi

Bu haber 04 Mart 2019 - 22:12 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Beat Sinema (6:45 Yayınları), Kemal Sunal filmlerindeki bazı sahnelerin Charlie Chaplin filmlerinden alıntı olduğunu, ”Garip” filmindeki cam kırma sahnesinin Chaplin’in “The Kid” filmindekine benzerliğini, “En Büyük Şaban” adlı filmin senaryosunun ise baştan sona Chaplin’in “Şehir Işıkları” adlı filminden uyarlandığını söylerken bu konuda sonuna dek haklıdır. Bu yüzden Beat Sinema’ya teşekkür etmek gerek. Şehir Işıkları’nda Şarlo kör bir çiçekçi kızla tanışır, ona âşık olur ve kendisini zengin ve varlıklı biri olarak tanıtır. Sonrasında intiharın eşinde olan zengin bir adamın hayatını kurtarır. Sarhoş ve iki kişilikli bir hayat süren bu zengin adamdan tanıştığı çiçekçi kızın ameliyat olabilmesi için para koparma derdine düşer. Bunu yapamayacağını anlayınca hapse gireceğini bile bile çalar ve çiçekçi kızın ameliyat olmasına yardımcı olur.  

Şarlo, sessiz sinemada Marx’ın metinlerinin sesi olarak dışavurumsal bir temâşâyı serimler. Şarlo’nun filmlerindeki “paytak yürüyüşü” o ritmik adımların patolojisidir. Endüstri çarklarında dönerek gürbüz bedenleri yutan bir hastalığın kan kokan sessizliği…

Modern saatin kadrajına yerleşen Şarlo’nun her adımı makinanın içine sıkışan insanın ‘piston hareketini’ çağrımlar âdeta. Makinanın sağ pistonu yukarıya kalktığında sol piston aşağıya iner. Sol piston aşağı inince sağ piston yukarıya kalkar ve bu böyle sonsuza dek devam eder. Modern çağın bu ayak adımlarında her şey Sisifosçu söylemde tanrıların soytarısına onulmaz bir acı katarak yola hep devam etmek demektir. Şarlo’nun “ayak adımları” aynı ritim ve aynı modern iş etiğinde karşılığını bulur. Çünkü modern iş yasaları bize hep şunu der: On yaşındaki bir çocuk tornada sekiz parmağını kaybetmişse eğer iş çıkabileceği iki parmağı daha vardır. Sadece parmaklarıyla değil bedeniyle de saatin içine sıkışan ve onunla birlikte çarmıha gerilen modern insan sermayenin temellük ettiği her anın kuşattığı karanlık boşlukta anlamı sorgulanmaksızın dönmeye devam eder. Bu dönüş, alelacele ve sabırsızca insanın mutluluğunu da tüketerek bir vampire dönüşür ve artık kan emdiği sürece ayakta kalır. Bu dönüş, insanın içinde tükettiği bir fast-food ritmidir. Nihayet, karnını hasbelkader ‘doyurur’ ama ‘beslenemeden’ bir patoloji bırakır geride.

Şarlo, Marx’ın hayalet bakışlarında ve sermaye birikiminin en yoğun olduğu yer olan önce İngiltere’de sonra da dünyanın her sathında sanatsal bir dehadır. Charlie Chaplin ve Kemal Sunal sinemayı, dolayısıyla ekranı sadece bir sanat yapımevi olarak kullandı ve ikisi de kişisel yaşamlarında ekranda hiç görünmedi. Kimselerle uzun polemiklere de girmediler. Gelgelelim, toplumumuzda Şaban, kimlerin hayalet bakışlarında ve korkusuzca sanata dönüşmeyi başarabildi âcaba? Eski bir Turancı olan ve sonradan Kadro dergisinin Marksist yazarı Şevket Süreyya Aydemir mi? Türk solunu ve “ilerlemeyi” darbelere bağlayan Doğan Avcıoğlu mu? Mihri Belli, Pertev Boratav, Behice Boran, Korkut Boratav, İdris Küçükömer, Server Tanilli, Mustafa Suphi, Çetin Altan mı? Yoksa CHP, TKP (Türkiye Komünist Partisi), TİP (Türkiye İşçi Partisi) ya da “öteki” mi, “öteki” olmayanın “kendisi” mi? Bu listeyi ziyadesiyle uzatmak mümkün. Görünüşe göre bunların hepsi Marksistti ama Marksizmi değil Marx’ı anlayan sadece sanat oldu. Çünkü deha sanatta vardır. O hâlde, başkasının ya da solun bilimsel-düşünce ritminde Şaban’ı bulabilecek bir umut ışığı hâlâ var mı? “Başkası” olarak bu alıntı ya da bu hayalet yüzlerde bir hakikat yolculuğuna çıkmak mümkün mü? 

Şehir Işıkları’nın hikâyesi aynı olsa bile, “En Büyük Şaban” filmini orijinal bir müzikle Şarlo’dan ayırıp “ses” ile yeniden bütünleştirmek gerekir. Meselâ, “En Büyük Şaban” filminin müziği usta müzisyen Cahit Oben’e aittir. Bu müzik ne bir çalıntı ne de naif bir kılıfa sığdırma gereksinimi duyanlar için bir alıntıdır. Senaryosu Sadık Şendil’e ait olan ve Ertem Eğilmez’in yönettiği Canım Kardeşim (1973) filminin o unutulmaz sahnesinde kulakları orak gibi biçen müzik de Cahin Oben’in yüreğinden taşan gene aynı duygudur. Ertem Eğilmez’in genç yaşta ölen oğlu küçük Kahraman’da tecessüm eder. Bu müzikler tamamen toplumsalımızın ürünüdür. Bize aittir, bizdendir ve bize “yabancı” değildir. Gözlerimizi başka yerlere kaçırmadan hep tanıdık bir dost ve samimi bir yüz gibi her seferinde geri döner. Antik tanrıların çeşmesi ağlamaya devam ederken Şarlo’nun çağıldayan gözlerinden bakar bizlere Şaban. “Şaban” ile “Şarlo”yu bütünleştiren ölümdür çünkü. Ve insan ölümle birlikte eşitlenir. Maalesef Canım Kardeşim’de küçük Kahraman televizyon seyredemeden öldü. Fakirliğin o küçük bedenine vurduğu bir hastalıktan, kan kanserinden… Çok istiyordu bir televizyonu olmasını ve ilk ve son kez olsun seyretmeyi… Ama olmadı. Kim bilir, belki de senaryoya göre küçük Kahraman televizyon seyretseydi günümüz televizyon dizilerinin o sonu gelmeyen Kıyametine tanık olacaktı. Senarist ona televizyonu izletmedi ve hep bir “yabancı” olarak kaldı televizyona küçük Kahraman.

Görsel 1

Şimdi başka bir yol ayrımına girerek hem konvansiyonel medya hem de sosyal medyanın Kıyamet Senaryolarına bakalım. Bunun için günümüzde Türk komedi sinemasının nereye doğru evrildiğini daha iyi anlayabilmek için Şarlo’nun karşısına Şaban’ı değil de (çünkü onlar ölümle birlikte eşitlenmiş ve bütünleşmiştir) Recep İvedik veya Cem Yılmaz karakterlerini yerleştirdiğimizde işte o zaman o korkunç trajedi çıkar karşımıza. Unutmadan söylemek gerekirse, komedyenlik tabii ki oyunculuktur ama tamamlanmamış bir oyunculuk. Bu yüzden salt bir komedyeni oyuncu kabul etmemek gerekir. Bir sanatçı çok iyi bir komedyen, hattâ en iyisi olsa bile ulaşabileceği eşik sadece güldürü mizansenliği kadardır. Çünkü sadece komedyen olan bir sanatçının sınır çizgisi komedyenlik olarak kalır ve orada biter. Dahası, ne Şahan Gökbakar ne de Cem Yılmaz oyuncudur. Onlar çok iyi komedyendir ama hepsi buraya kadar. Hattâ Cem Yılmaz zeki bir komedyendir. Oysa…     

Siz hangi Cem Yılmaz filminde ağladınız?

Demek ki zekâ ile bir filmin başarı katsayısı arasında ilişki aramak anlamsızdır ve bunu ölçmek de mümkün değildir. Sanatta her zaman temâşâyı aralamak istiyorsak eğer geçmişe doğru ilerlemek gerekir. Geçmiş, insana sorgulayıcı bir malzeme sunar. Yaşadığın çağı geçmişle anlamlandırır, bugüne taşır, yarını şimdimiz yapar. Bir Kızılderili piri nasıl ki geçmişe dair bir tarih bilinci oluşturmak istiyorsa, işâret parmağıyla ileriyi işâret eder ve modern zamanın “iş ve etik kurallarına” “yabancı” olan şuursuz kalabalıklar arasına kapanmayan bir gedik açar. Şarlo ve Şaban da aynı şekilde anlamın doğasını sorgulamayan şuursuz kitlelerin arasına kapanmayan boşluk oluşturur. Yüce tanrılardan aldığı ilhamla bilge hekimler pirumum non nocere (her şeye rağmen zarar verme!) diyerek her defasında uyarırlar ama gene her defasında şuursuzca neşter atılır. Bu yüzden bu kapanmayan bir yara olarak açıkta kalır. Hakikat, her daim eskimeyen, eskiliğini yitirmeden kalan o naftalin kokan sandığımızda saklıdır. En güçlü ilâçtır naftalin. Bu yüzden bu sandığı titizlikle ve özentili bir şekilde açmak gerekir.

Şarlo ve Şaban arasındaki en büyük kesişme noktası ne olabilir peki? İkisinin de bir kişiye âşık olmakla âşkın kendisine aşık olmanın ne anlama geldiğini bilmesidir. Bu “bilgi” onların yaşamında bütünüyle sinemada tecessüm etti. Çünkü aşkın “kendisine” âşık olan bir sanatçı temâşâ ile dans etmeye muktedir demektir.

Görsel 2.

https://www.youtube.com/watch?v=FK7LQprI5PM

Şarlo ve Şaban yalnızdı ve muhalifti. Her ikisi de yüzeyde komedyendiler. Kirece boyalı palyaço yüzleri aktıkça derinlikleri ortaya çıkıyor, yüzlerindeki makyaj kederin gözyaşlarıyla akıp gidiyordu. Ve maske düşünce oyunculuk ortaya çıktı. Onlar sorgulayıcı aklın, parçaları bozuk sistemin, ama çarkların o mutad ritmini yakalayan bir duygu repertuarı olarak kaldılar. .

Ve işte bu dans, yalnız bir muhalifin aşk hikâyesidir.  

Bu yazıyı yakın bir zaman önce ciddi bir kalp ameliyatı geçiren dostum Ekrem Ergül’e armağan ediyorum. Bir hekim değilim ama gene de damarları açma teşebbüsünde bulunmaya çalıştım. Bunu başarıp başaramadığımı da bilmiyorum.

Ama gene de “pompaya devam etmeli.”

Umutsuzluğu umuda, düşük basıncı yüksek basınca dönüştürdüğü için pompa bir varoluştur. Mekanik bir araç değil, başlı başına yaşamın amacıdır.

İşte bu yüzden pompaya devam etmeli.

Serhat Soyşekerci
Serhat Soyşekerciserhatsoksekerci@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.