SON DAKİKA

Rabia Mine: ‘Kovulmuş’ koysun edebiyat tarihçileri adımı

Bu haber 09 Haziran 2019 - 19:53 'de eklendi.

Fersude Psikoloji Söyleşileri’nin 10 Soru 10 Cevap serisinde Yasemin Akkaya’nın bu haftaki konuğu, şair- yazar Rabia Mine

FERSUDE – Gazete Fersude Psikoloji Söyleşileri serisi şair ve yazar Rabia Mine ile devam ediyor.

Kendisinden bahsederken, yazın süreci boyunca birçok özgün ve özgür ruhla buluştuğunu; birçok aykırı zihnin sözcüklere dökemediği dili, pek çok ruhu sıkışmış kadının rol modeli olduğunu; Kürt illerindeki ablukalar esnasında yazdığı yazılar ve eylemleri ile sayısız ‘ülkücü faşist’ olarak tanımlanabilecek insandan öz eleştiri, hatta o zamana kadarki faşizan yaklaşımlarından dolayı utanç gözyaşları içeren pişmanlık tepkileri aldığını; birçok mühürlü kalbi ve zihni açtığını ve onlara inatla savundukları birçok dogmayı sorgulattığını söyleyerek; “Kalemimi tek kuruşa satmadan, hiçbir güce biat etmeden, düşmanımın bile linç edilmesine karşı çıkarak, asla kimlik ve tür ayırmadan acı çeken her canın yanında durarak onurumla yazdım, onurumla öleceğim. Belki yaşarken asla büyük kalabalıklar tarafından tanınıp, anlaşılıp kabul görmeyeceğim; ama benim gibi aykırı ruhların kaçı görmüş ki ben göreyim. Görsem, kendimden şüpheye düşerdim zaten,” diyen şair-yazar Rabia Mine, Gazete Fersude’den Yasemin Akkaya’nın sorularını yanıtladı.

Özel soru: Şöhretin sonu uçurum mudur yoksa tarifsiz bir mutluluk mu?

Şöhret kavramının sözlük anlamı, “büyük kitleler tarafından tanınmak” olduğu için bu sıfatı tam anlamıyla taşımayan bir kalem olarak yine de yanıt vermem gerekirse; bu sorunun karşılığının şöhret olan kişinin şöhret olgusuna nasıl baktığı; neyle, ne şekilde ünlendiği ve ünlendiği ülkedeki insan profili gibi parametrelere bağlı olarak değişeceğini düşünüyorum.

Milyonlar tarafından olmasa bile kimi marjinal kesimler, özellikle de kendini “aydın-sol muhalif” olarak tanımlayan insanların çoğu tarafından tanınan marjinal bir şair-yazar olarak benim özelimde durum daha da komplike. Ben birbirinin tamamen zıttı, yani hem iyi hem kötü iki tırnak içinde “şöhrete” birden sahip biriyim. İnsanlar beni ya çok seviyor ya da benden nefret ediyorlar. Bu paradoksal durum, öncelikle benim bir tanesi bile okuyucuların kafasını karıştırmaya yeten “bipolarlık”, “marjinallik” ve “anarşistlik” gibi toplumda çok fazla alışık olunmayan üç olguyu birden, üstelik de bir kadın olarak bünyemde barındırmamdan ve bu uç hallerimi açık yüreklilikle ortaya sermemden kaynaklandı. Bu olguların kaçınılmaz sonucu olan eyvallahsız kişiliğim ve bazı konularda okuyanı sarsması için özellikle tercih ettiğim sert üslubum, hayata dair yeni bakış açılarına açık aidiyetsiz insanlarda hayranlık uyandırırken; sadece aidiyetleriyle ve dogmalarıyla var olabilen özgünlüksüz ve sığ kişiler tarafından kendi güdük varoluşlarına karşı ciddî bir tehdit olarak algılandı. Dolayısıyla birinci kitle bana karşı büyük bir sevgi ve saygı büyütürken, diğerleri adeta cehennemden çıkmış zebanilerden oluşan bir linç timi gibi hareket ederek sanki vahşi bir sürek avındaymışlarcasına her yerde izimi sürüp ismimi gördükleri her platformda beni yaralamanın, karalamanın, her türlü dezenformasyonla itibarsızlaştırmanın, hatta canıma kast etmenın derdine düştüler.

Yani benim spesifik ve görece şöhretim, kendi adıma hem tarifsiz olmasa bile görece bir mutluluk kaynağı hem de bir manada uçurum oldu diyebilirim.

Oysa ki ben yazma yolcuğuma çıkarken ne -büyük ya da küçük- şöhret ne mutluluk beklentisindeydim; ne de karşıma böylesine insan eliyle kazılmış korkunç uçurumlar çıkacağını öngörmüştüm.

Tek derdim yolda olmaktı, o kadar. Evet hâlâ aynı yolda yürüyorum, asla da sapmayacağım; ama sayısız kez atıldığım uçurumlarda paramparça edilen kalbimde ve ruhumda eskisinden daha da fazla hissettiğim acıların ve insana dair kesif bir umutsuzluğun eşliğinde…

1. Hayatınızda asla unutamadığınız ve sizin için en etkileyici olay neydi tam olarak?

On yaşındayım. Evimizin bahçesindeyiz. Bir çift ayak tutuyorum ellerimde. Çocuk ellerimin, yaşadığım dehşetin etkisiyle tir tir titreyen ellerimin altında çırpınan sipsivri tırnaklı bir çift ayak… Gırtlağı kesildiği için çırpınıyor… O sırada, üstelik de tam çevirisinden Sefiller’i okumakta olan ve zavallı hayatına sadece kitaplarla dayanabilen küçücük bir kız çocuğu olarak ellerimde öğretmen babam tarafından kafası koparılmaya çalışılan canlıya ait bir çift ayak tutuyorum. Kalbimin korkusu, zafiyetli, titrek çocuk ellerimin arasında yaşamak için çırpınan o ayakların sahibinin ölümle yaşam arasında olduğu son saniyelerde hissettiği, o şekilde ölmekte olan herhangi bir canlının kalp krizi geçirmesine yol açabilecek korkudan çok daha büyük… Deliler gibi çığlık atarak kaçmak istiyorum, çıkışı olmayan bir karanlıkta kaybolmak… Ama babamdan daha çok korkuyorum. Çığlığım beynimin içinde yankılanıyor. Kaçma isteğim büyüdükçe daha sıkı tutuyorum giderek daha direngen olan ayakları bileklerinden… Zaman, evimizin bahçesine döküldüğü anda pıhtılaşıveren kanın hızında sonsuz bir yavaşlıkla akıyor… Her yer kızıla çalıyor. Bahçedeki ağaç kızıl yapraklar döküyor, gözlerimden dökülen kızıl gözyaşlarına inat… Dünya, durmuş zamana tezat bir hızla dönmeye başlıyor dönen başımla yarışırcasına… Ve sonra ellerim kalbim gibi buz kesiveriyor babam sonunda koparmayı başardığı kafayı ürkütücü bir zafer edasıyla elinde tuttuğu an… Çözülüveriyorum… Çocuk ellerimin korkuyla beslenen gücü sayesinde sevgili babam tarafından kafası koparılabilen tavuğun başsız bedeni, elimden fırladığı gibi gırtlağından kanlar fışkırtarak dört dönmeye başlıyor bahçemizde…

Ben geçirdiğim şoktan dona kalmış, öylece bakıyorum sadece. Fantin geliyor aklıma farkında olmadan. Cosette’in annesi… Kızının güvende olduğundan emin olana kadar, aslında çoktan ölmüş olan bedeniyle yaşamaya devam etmekte direnen Fantine… Sefiller… Sonra annemi görüyorum… Babamdan her dayak yediğinde bir kez daha ölen annem; gözyaşlarından katılarak, “Sizin için katlanıyorum yavrularım, sizin için,” diye kardeşimle benim boyunlarımıza sarılırken canlanıyor gözlerimin önünde… Daha bir yıl önce, onu bu işkenceden kurtarmak için kırık bir ayna parçasıyla bileğimi kesmeye kalkışmışım, “Ben ölürsen annem bu hayata katlanmak zorunda kalmaz,” diye… “Bu zavallıcığın da bırakmak istemediği yavruları var da onun için mi ölemiyor acaba?” diye düşünüyorum dehşetten donmuş bedenime, korkudan durmak üzere olan kalbime rağmen… Oyun parkları ve evcilik oyunları yerine, içlerinde zamanından önce kaybolduğum kitaplar nedeniyle her zaman çağrışımlarla çalışan beynim o zamanlar henüz bilmiyor tanığı olduğu dehşetin çok sık karşılaşılabilen tamamen fiziksel bir durum olduğunu…

Sonsuz zamanlar sonra canı çekiliyor tavuğun. Babamla birlikte tüylerini yolmaya başlıyoruz. Ölü annem işten gelmek üzere. Ölü tavuk onun pişirmesi için hazır edilmeli ve akşam yemeğinde ölü bedenlerimizi beslemeli. Babam ölümünü elleriyle gerçekleştirdiği tavukların daha lezzetli olduğunu düşünüyor, tıpkı hayatın acı gerçekleriyle küçük yaşta karşılaştırmasının da çocuklarının ileride daha güçlü olmalarını sağlayacağına inandığı gibi… Sonradan söylediğine göre, ben o gün o derslerden birini alıyorum babamın nezdinde… Tavuğun kuyruğundaki uzun tüyleri -telekleri yani- ayırıyoruz, saplarından bağlayıp küçük bir soba altı süpürgesi yapmam için… Onunla, kışın mutlu aile tablomuzun sıcaklığını perçinleyen çıtır çıtır sobamızın altına dökülen külleri süpüreceğiz.

Leziz akşam yemeğimizi bitirdikten sonra babam flütüyle bir türkü tutturuyor… Annem gözyaşlarını içine akıtıyor… Biz kardeşimle birbirimize bakıyoruz ürkek gözlerle, “Ne zaman odaya kül yağmaya başlayacak acaba?” diye sorarcasına… Birden, “Dünyadaki bütün ölü tavukların teleklerini bana yoldursalar ve ben hepsini birleştirip kocaman bir kül süpürgesi yapsam, evimize mütemadiyen yağmakta olan bu gri yağmurunu süpürebilir miyim acaba?” diye düşünürken buluyorum kendimi. O an bunun için kâinatta kesilmiş ve kesilecek olan bütün tavukların çırpınan ayaklarını tutmaya razı olabileceğimi fark ediyorum. İnsan ruhunun handikaplarıyla ilk kez karşılaşışım bu, kendi öz benliğimde… Korkuyla banyoya koşuyorum. Gözlerimi gözlerime dikiyor ve bana bu dehşete razı olabileceğimi hissettiren şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum aynanın derinliklerinde. Gördüğüm, ağlamaktan kan çanağına dönmüş bir çift üzgün kız çocuğu gözünden başka bir şey olmuyor. Bitkin, uyumaya gidiyorum. Rüyamda bir kül yağmurunun altında yatarken görüyorum kendimi. Evimizin bahçesinde, tam bir parçasını midemde sindirmekte olduğum tavuğun pıhtılaşmış kanlarının üzerinde… Ve sevgili babam; öğretmen, sanatçı ruhlu, müzisyen, şair babam gırtlağımı kesiyor. Kanım gri rengiyle tavuğun kızıl kan izlerini siliyor. O da ne? Kendi ayaklarımı bu kez gözümü bile kırpmadan tutan da yine benim. Belli ki o günkü dersimi de her zamanki gibi hakkını vererek öğrenmişim.

2. Bu unutamadığınız olayla nasıl başa çıktınız; nasıl savaştınız?

Yine “Sefiller” ile… Romanda Jean Valjean’ın aç yeğenlerine götürmek için çaldığı bir ekmek nedeniyle yirmi yıl kürek cezasına çarptırılmasının bende başlattığı adalet kavramını sorgulatan düşünceler sonucu hukuk okuyup bir adalet savaşçısı olmaya karar vermem büyük bir güç vermişti o zamanlar bana. Her ne kadar, hem de tek tercih yaparak kazandığım İstanbul Hukuk Fakültesi’ni hayatımdaki trajik savrulmalar ve hukuka olan inancımı yitirmem nedeniyle bitirememiş; hatta kalan sekiz dersimin sınavlarına hiç girmememe rağmen senelerdir kaydımı yenileyip duruyor olsam da uzun yıllar müthiş bir direnç kaynağı olmuştur bu hedef bana çocukluk ve gençlik yıllarımda.

3- Elinizde olsa ilk olarak adalet sisteminde neleri değiştirmek isterdiniz?

Bu konuda konuşacağımız zaman, öncelikle hukuk ve adaletin farklı kavramlar olduğu gerçeğini ortaya koymamız gerekiyor.

Hukuk Fakültesi’ndeki ilk yılımızda okuduğumuz Hukuk Başlangıcı dersinde bize ilk iş olarak iki Latince kavram öğretilmişti:

De lege lata: Olan hukuk.

De lege ferenda: Olması gereken hukuk.

Adalet, “olan hukuk” ile “olması gereken hukuk”un arasındaki mesafe kapandığında gerçekleşebilecek bir olgudur.

Bu mesafenin kapanması da öncelikle toplumu oluşturan bireylerin sanatla ve felsefî düşünme pratikleriyle iyiye ve güzele meyilli, sorgulayan bir zihne evrilip her anlamda bilinçlenmesine; doğadaki diğer hiçbir canlıdan daha üstün olmayan mütevazı yerine razı olup sadece kendisi için değil, hayvanlar da dahil olmak üzere bütün canlılar için samimiyetle adalet talep eder hale gelmesine bağlıdır.

Ne var ki hukukun bütün sözde modern hukuk devletlerinde Max Stirner’ın söylediği gibi, “iktidarın fahişesi” olduğu bir vahim gerçeklikte ne yazık ki bu mucizevi evrim bile yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla, elimde olsa ben her türlü iktidar olgusunu ortadan kaldırır; insanın, hayvanın ve doğanın güvenliği, canlıların ruh ve beden tamlığı ve sağlığı açısından uyulması zorunlu olan birkaç evrensel yasanın dışında ortalıkta hiçbir yasa, yasak ya da kural bırakmazdım. Çünkü halihazırda “suç” olarak tanımlanan olguların neredeyse tamamı kapitalist sistemin bekası adına ve somut bireyin ruhunu iğdiş etmek pahasına toplum denilen ‘çürümüş soyut’u devam ettirmek maksadıyla tanımlanmıştır. Ne kadar çok şeye “suç” derseniz, o kadar çok “suçlu”nuz olur.

Zihnimizde, olduğundan çok daha fazla büyüterek imkânsız bir düş haline getirip altında kaldığımız bütün kavramlar gibi adalet de yaşamı sadeleştirdiğimiz taktirde kolaylıkla gerçekleştirebileceğimiz sıradan bir olgudur. Asıl zor olan sadeleşmektir. İnsanlar vasat olanla sade olanı karıştırıyor. Sadelik, bünyesinde barındırdığı yatay ve dikey derinliklerle kendine, şeylere ve evrene vakıf olmayı sağlayan en büyük mertebedir.

İnsanlık bu mertebeye ulaştığı takdirde devrim de barış da adalet de eşitlik de özgürlük de kendiliğinden gelecektir. Bizim en büyük handikapımız, verili olan yaşama algısı ve tarifleriyle bu mertebeye ulaşmamızın olanaksız olmasıdır. Son tahlilde her zaman söylediğim gibi önce evrim, sonra devrim ve devamı diyorum.

4. Hayat felsefeniz ve size moral veren şeyler nelerdir tam olarak?

Bu sorunuzun ilk kısmına birkaç yıl önce yazdığım kişisel “ANDIM” ile yanıt vereyim:

Ben, barış için edebiyatçılardan aktivist yazar, şair ve yaşam hakkı savunucusu Rabia Mine.

İnsanın, hayvanın ve doğanın güvenliği, canlıların ruh ve beden tamlığı ve sağlığı açısından uyulması zorunlu olan birkaç evrensel yasanın dışındaki bütün yasa, yasak ve kuralları; bütün etnik, millî, dinî, cinsî kimlikleri reddediyorum!

Herhangi bir insanın, başka herhangi bir insanı bu ortak evrensel değerlerin dışında kalan herhangi bir yasa, yasak ya da kurala uymaya zorlamasını faşizmin tepe noktası olarak tanımlıyor, hiç kimseye bu hakkı vermiyorum.

Ve yine, herhangi bir insanın, başka herhangi bir insandan kendisi gibi düşünmesini, inanmasını ve yaşamasını talep etme haddini kendinde bulmasını, insanın en kötücül, cahil ve düşük hali olarak niteliyorum.

Dünyanın en barışçıl insanları olan birçok Afrika kabilesinde kadınlar memeleri açık dolaşıyor ve/fakat hiç bir erkek onlara tecavüz etmiyor. Kadınların burunlarının ucuna kadar kapatıldığı toplumların hepsi ise ensest, taciz ve tecavüzde dünyada açık ara önde gidiyor.

En büyük insanlık suçlarının çoğunun kaynağı, sistemin bekası için gereken uydurma yasa, yasak ve kurallardır; çok iyi biliyorum.

Bütün sınırlarını her sabah aynada içindeki tecavüzcüye sırıtan erkeklerin belirlediği bu cinaî yaşam formatının hiçbir dayatmasını kabul etmiyor; son nefesime kadar, bu tersine dünyanın tamamı sömürüye endeksli vahşi kodlarını deşifre etmek için yazacağıma, yazacağıma ve yazacağıma and içiyorum.

Nasıl ki bir tencere aşure, içindeki hepsi birbirinden farklı malzeme ile çok güzelse, hayat da öyle!

Aşure lezzetinde bir dünya özlemiyle!..

Sorunuzun ikinci kısmındaki bana “moral veren şeyler”i ise başta kediler olmak üzere hayvanlar, şiir, aşk, sevgi sözcükleri, utanmayı bilen insanlar görmek ve merhamet olarak sıralayabilirim.

5. Kadına şiddet ülkenin en önemli sorunu, ama azalmak yerine hep bir artım var; bununla nasıl başa çıkabiliriz, neler yapmalıyız?

Ben ülkenin en önemli sorununun ‘kadına şiddet’ olduğunu düşünmüyorum. Bana göre ülkenin en ciddî meselesi, gerçek aydın ve sol muhalif eksikliğidir.

Çünkü tabii yine bana göre; bir ülkenin kaderini kadına şiddet sorunu da dahil bütün sorunların bilinçli tetikleyicisi olan egemenlerinin gücü değil, bu gücün kötücül taktiklerinin karşısında tampon olması ve toplumu bilinçlendirmesi gereken aydın-sol muhaliflerinin ‘niteliği’ belirler. Ne yazık ki bu ülkede, elbette istisnalar saklı olmak koşuluyla bu nitelik yerlerde sürünüyor.

T.C.’de bir beyaz sözde aydın-sol muhalif tayfa vardır ki niteliksizlikleri muz cumhuriyetlerindeki ekürilerini mumla aratır. Birbirlerini yalamaca usulüyle inşa ettikleri kof dağının tepesine tünemiş, habire ülkenin ve -sanki çok umurlarındaymış gibi- ezilen halklarla; kadınlar, çocuklar ve hayvanlar gibi şiddet gören kesimlerin ahvaline dair ahkâm keserler.

Her şey onlardan sorulur. ‘Bir bilen’dir onlar, ‘âkil insan’dır. Kimi, ‘kahraman ulus devletimiz’in kuruluş aşamasında talan ettikleri Ermenilere, Rumlara ve diğer azınlıklara ait mal varlıklarının üzerinde devleşen sanayicilerin, tüccarların, ağaların, yani bilumum parababalarının; kimi memleketin efendisi yüksek kademe devlet memurlarının ya da bürokratların; kimi de lafa gelince mangalda kül bırakmayarak eleştirdikleri bu baştan kokmuş sistemin baş bekçisi subayların tuzu kuru çocukları ya da torunları olan ve dünyaya girdikleri yağlı kapıların haram avantajları sayesinde de bizim gibi gariban halk çocuklarına oranla çok daha iyi eğitimler görme, kolejlerde, Boğaziçi’lerde okuma, çifte diller öğrenme, yurt dışlarında master yapma şansı bularak kontenjandan adam olmuş sayılan bu haramzade liboşlar ve goşistler, ruhunu şeytana satmış birer gizli tarikat üyesi gibi biat ettikleri sessiz consensuslarıyla habire birbirlerinin vasatlıklarına tenekeden madalyalar takıp, kendilerinden olmayan ya da onların eteğini öpmeyen özgün şahsiyetlere tıkadıkları bütün yollara kazık kakmışlardır. Kimi yayıncı, kimi editör, kimi çevirmen, kimi akademisyen, kimi yazar, çizer, şair v.s. sıfatları altında göstermelik kariyerler yapmış; ama insan olamamış bu sözde Marksist, sözde sol-muhalif aydın bozuntuları, bazı güce tapan ve özünü kaybederek kişiliksizleşen levanten bireyleri de kervanlarına katarak; her halktan ve sosyolojik konumdan birtakım ilkesiz, onursuz ve de ezik insanımsının da sefil müritliğiyle mağrur mesut saltanat sürmektedirler. Eee, ne de olsa mevlam daha analarının karnına düşerken “Yürü yaa kulum,” demiştir kendilerine, boru mu.

Çoğu, vakt-i zamanında “Yetmez ama evet,”çi olmuş bu s-âkil elemanlar, üç kuruşluk statüleri sayesinde beş kuruşluk akıllarına ve ciğerlerine bakmadan habire yurdum insanına ayar verirler.

Sözde eşitlikçi, sözde ezilen halkların kardeşidirler; ama dillerinden halka ‘inmek’ tabiri düşmez. Çoğu mirasyedidir; lâkin yaralı parmağa işemez. Halka mütemadiyen ‘öğreten adam’ şeklinde parmak salladıkları pambuk ellerini asla gerçekten taşın altına koymaz; asla zahmet edip acının elinden tutmaz; en fazla ablukalar esnasında Sur’da yaptıkları gibi kerhen bir basın açıklaması üfürüp, yılbaşı rezervasyonlarına yetişmek üzere akşam uçağıyla güvenli alanlarına dönerek vitrin yaparlar.

Benim gibi biraz sivrilen marjinal muhalif ve özgün kalemlere ise, ilk etapta çok özel ve sinsi tuzaklar kurarlar. Önce müthiş bir hayranlık ve saygı duyuyor gibi davranıp içlerine çeker; sonra pantolanlarını indirip, beyaz kıçlarını yalamamız için suratımıza dayarlar. Bizi kendi kokuşmuş tarikatlarında müritleştirip körelterek sönümlendirmelidirler; çünkü sahte kartvizitlerinin ve faşistlerle yaraşır otoritelerinin devamı, bizim onların aşağılık komplekslerinden kaynaklı kibirlerine, sığlıklarına ve ödlekliklerine ayna tutMAMAmıza bağlıdır. Büyük aşağılık kompleksleri vardır; çünkü hiç biri hakiki bir özgün fikir üreticisi değildir; hepsi yancı, intihalci ya da okuyup çevirdikleri büyük zekâların papağanlığını yapan vasat soytarılar ya da sol muhalifçilik oynayan ödlek şarlatanlardır. Onların yörüngesine gireceğimizden ümidi kestikleri anda, bizi de aynen kof dağlarının eteğindeki böcekler gibi görerek marjinalleştirdikleri bireylere yaptıkları gibi, var güçleriyle linç edip itibarsızlaştırma operasyonunun düğmesine basarlar. Çünkü balonlarının sönmemesi için, bizim sözümüzün güvenilirliğini yitirmesi şarttır. Özgün fikirlerimize ve cesur söylemlerimize fikirlerle yanıt verecek nitelikleri olmadığından dolayı da bizi itibarsızlaştırabilmek için tek çareleri, alçaklığın evrensel tarihine altın harflerle yazılacak derecede ahlâksızlaşmaktır.

İnançsız bir insanın kalbinde, tanrı korkusunun yerine koyduğu bir vicdan yoksa; onun yapamayacağı hiçbir canavarlık yoktur. Aynen bu yozlaşmış B sınıfı aydın-sol muhalif çakması vasat soytarılar sürüsünün yaşlısıyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle olduğu gibi…

Sonra da kendilerini şair, yazar, akademisyen, yayıncı, editör, çevirmen; yani ki “en birinç aydın” diye pazarlarlar. Sonra da ezilen, solcu, Marksist, komünist, devrimci geçinirler. Hiç yüzleri kızarmadan haktan, hukuktan, adaletten, eşitlikten, düşüncenin ifadesi özgürlüğünden, yaşam hakkı savunuculuğundan söz ederler.

Bu ar damarları yırtılmış, karanlık ruhları çifte standarttan eleğe dönmüş omurgasız liboşlar ve sadist ruhlu goşistlerden oluşan sözde aydın ve sol muhalif bozuntuları bütün varlıklarını asla hak etmeden oturdukları dandik koltuklara yapışmaya adayıp, ucundan acık muhaliflik yapmanın ötesinde asla ellerini taşın altına gerçekten koymadığı; asla gerçekleri yeterince dile getirmediği; klozetten koltuklarını kaybetmenin korkusu ve tiksinç egolarının ahlâksızca hırslarıyla insan yemekten fırsat bulup, asla misyonlarının hakkını vermediği ve varoluşlarının gereğini lâyıkıyla yerine getiren bir söylem ve eylem bütünlüğü sergileyerek halkın evrilmesine gerçek anlamda katkı sunmadığı için, bu kokuşmuş sistemin en çürümüş unsurlarıdır ve dolayısıyla da kadına şiddet de dahil bütün insanlık suçlarının giderek yükselen bir grafik çizmesinin baş sorumlularıdır. Çünkü, başta da söylediğim gibi, bir ülkenin kaderini egemenlerinin gücü değil, aydınlarının ve sol muhaliflerinin niteliği belirler.

Bu nitelik yükselmedikçe, bu ülkedeki asla hiçbir sorun çözülmeyecek.

6. Psikolojik destek olmanız gerekirse, buradan bu sohbetimizi okuyan insanlara neler söylemek isterdiniz?

Bu sorunuza da yine eski bir yazımla yanıt vermek isterim:

Özgürlük: İlkesizlik değildir.
Marjinallik: Yozlaşmak değildir.
Saygı: Biat etmek değildir.
Özsaygı: Kibir değildir
Rakabet: Vahşet değildir.
Hasımlık: Hainlik değildir.
İsyan: Nefret değildir
Eleştiri: Saygısızlık değildir.
Savunma: Polemik değildir.
Gurur: Hatanı kabul etmemek değildir.
Özür: Eziklik değildir
Samimiyet: Laubalilik değildir.
Hoşgörü: Katlanmak değildir.
Aşk: Mülkiyet değildir
Sevgi: İpotek değildir.
Dostluk: Mahkûmiyet değildir.
Merhamet: Acımak değildir.
Kötülük: Marifet değildir.
İyilik: Aptallık değildir.
Ağlamak: Ayıp değildir.
İnsan olmak: Hayvan olmamak değildir.

Bir olgunun ne anlama geldiğini bilmekten çok daha önemli ve gereklidir ne anlama gelmediğini bilmek… Olguların ne olmadığını bildiğimiz takdirde, ne olduğuyla ilgili fikir ayrılıklarımızda ortayı bulabiliriz.

Kupkuru sözlük anlamları değil, yaşamın içinde pozitif sonuçlar yarattığı yerdir kavramaları değerli kılan.

Öbür türlü… Öbür türlüsünü her kimlikten 80 milyon insan hep birlikte yaşayıp çürüyoruz işte, çoğunluğun yanlış anladığı tüm bu yaşamsal olguları…

Tüm bu kavramları olmaması gereken şekilde anlayıp, kurgulayıp, uygulayıp hem kendimizi, hem de birbirimizi öğütüp duruyoruz.

Ne olmaması gerekiyorsa, tam da onunla anlaşılır oldu her şey. Bütün pozitif olguların içi boşaldı.

Yazık! Şu doğan güneşe, şu güzelim hayata yazık!

Ölünce yaşayamayacağız da sevemeyeceğiz de ne birbirimizi ne de bir kediyi ya da bir kaplumbağayı!

Bütün ruhunuzu merhametle kapsayan ve güzelleştiren bir yaşama tutkusunun mülkiyetsiz aşkıyla seviniz lütfen dağı taşı, dalda kuşu, canda oluşu!

7. Hayatınızda dönüm noktası olarak belirlediğiniz bir dönem var mı? varsa nedir?

Evet var. Gerek bireysel yaşamının, gerekse tepeden tırnağa empatiden oluşmuş bir bipolar olarak her zerresini çaresizce hissetmek zorunda kaldığı bütün hayatın acısının bir keder yumağına çevirdiği ve kimsenin tanımadığı Mine isimli bir kadından yolun yarısını devirdikten sonra şair-yazar Rabia’yı yaratmam… Kendimi bildim bileli hastalık derecesinde bir okur olmama, asıl mesleğim olan redaktörlük nedeniyle daima edebiyat ile iç içe yaşamama ve sadece kendim için olsa bile düzenli olarak yazmama rağmen yaşamımın ilk yarısını üretimlerimi hiçbir şekilde kimseyle paylaşmayarak geçirmiştim. Bunun başlıca nedeni sistemin -muhalif gibi gözükenleri de dahil- hiçbir unsuruyla hiçbir zaman başı hoş olmayan bir anarşist olduğum için hiçbir kurumun kapısını çalmak; hiçbir editör, yayın kurulu vs’ye şiirlerime ve yazılarıma değer biçme, basılması için onay verme ya da vermeme hakkı tanımak istemememdi. Ne zaman ki sosyal medya ortaya çıktı; ben de devletin dışında hiçbir sansür mekanizması olmayan bu mecrada gönlümce ürettiklerimi gönlümce paylaşmaya ve ruhuna dokunabileceğim sayılı da olsa insana ulaşmaya başladım. Sosyal medyanın olanaklarını ilk günden itibaren en işlevsel kullanan marjinal-muhalif kalemlerden biri olduğumu düşünüyorum. Bu yola çıkarken de ilk kadın şairlerimize selam göndermek arzusuyla kimliğimde de olan lâkin o güne değin hiç kullanmadığım Rabia ismimi ekledim gündelik hayatımda asıl kullanılan ismim olan Mine’nin başına… Böylece Yunus’tan çağrışımla söylemem gerekirse, “Bir ben doğurdum benden, benden içeri.”

Bir kadın olarak tek başına dimdik bir manifesto gibi durmak hedefiyle erkten ve erk-ekten gelen soyadını bile kullanmayı reddeden o “ben”, her ne kadar kendini sözde aydın-sol muhalif olarak tanımlayan birtakım goşistler tarafından sayısız mecrada, “Sen önce adını değiştir Rabiaaa!” diye böğürülerek karşılansa da birçok özgür ve özgün ruhla buluştu; birçok aykırı insanın sözcüklere dökemediği dili, pek çok ruhu sıkışmış kadının rol modeli oldu. Özellikle Kürt illerindeki ablukalar esnasında yazdığım yazılar ve eylemlerim ile sayısız ülkücü faşist olarak tanımlanabilecek insandan öz eleştiri, hatta o zamana kadarki faşizan yaklaşımlarından dolayı utanç gözyaşları içeren pişmanlık tepkileri aldım. Sayısız mühürlü kalbi ve zihni açtım, onlara inatla savundukları birçok dogmayı sorgulattım. Kalemimi tek kuruşa satmadan, hiçbir güce biat etmeden, düşmanımın bile linç edilmesine karşı çıkarak, asla kimlik ve tür ayırmadan, acı çeken her canın yanında durarak onurumla yazdım, onurumla öleceğim. Belki yaşarken asla büyük kalabalıklar tarafından tanınıp, anlaşılıp, kabul görmeyeceğim; ama benim gibi aykırı ruhların kaçı görmüş ki ben göreyim. Görsem, kendimden şüpheye düşerdim zaten.

Her ne kadar hiçbir aidiyetin borazanı olmadan, saf bir adalet ve merhamet duygusuyla yazan rafine kalemim karşısında yeteneksizlikleri, aşağılık kompleksleri ve nefretten nemalanan karanlık ruhları nedeniyle çılgına dönen birçok kötücül kifayetsiz muhteris yaratığın her türlü alçaklığına hedef de olduysam da ödediğim bedel kesinlikle yarattığım bütün bu güzelliklere değerdi.

Yani ki asla pişman değilim. Zamanı geriye çevirsem, hem de kendini aydın-sol muhalif diye pazarlayan sayısız goşist tarafından vahşice maruz bırakıldığım onca psikolojik işkenceye karşın yine aynı şeyleri yapmakta bir saniye bile tereddüt etmezdim.

8. Mutlu olmak için en çok neye ihtiyacımız var?

Ünlü İsveçli sinema yönetmeni Ingmar Bergman diyor ki, “Dünyayı utanmak kurtaracak.”

Ona sonuna kadar katılıyorum. Dünyayı ancak utanmak kurtarabilir.

Doğadan utanmak.

Hayvandan utanmak.

Ötekinden utanmak.

Kendinden utanmak.

İnsan ancak utanmayı öğrendiğinde kötücüllüğüyle yüzleşecek ve kendisine mutluluk getirdiği yanılsamasıyla peşinde koştuğu; ama aslında, doyumsuzluğundan kaynaklı sonsuz mutsuzluğuna yol açan bütün o hırslarından, egosundan, başta kendi türünden olmayan canlılara olmak üzere bütün ötekilere uyguladığı kıyıcılığından arınarak saf bir mutluluk hissine erişme şansı bulabilecek.

Bence bunun en baş koşulu da merhamettir. Acımak değil, merhamet. İnsanlar genellikle bu ikisini de karıştırır; fakat asla aynı şey değildir. Acınmak acınanı küçük düşürür, merhamet ise en ölümcül yaraları sağaltır.

Merhamet ve utanmak! Ancak bunlar kılavuzu olabilir çılgınca hedeflediği boş mutluluklar peşinde koşarken yolunu kaybederek varoluşunu vahşete endekslemiş olan zalim insanlığın…

Ve tabii bir de vasatlığa övgü dizmeyi bırakmak. Yukarıda da söylediğim gibi, sade fakat asla vasat olmayan; sanatsal duyarlılıklar ve felsefî düşünme biçimleriyle evriltilmiş bir zihin ile merhametle yumuşatılmış bir kalbin coşkun ve tutkulu harmanı eşliğinde doğayla uyum içinde akmaktır bana göre mutluluğun sırrı.

9. Çok zor durumlarda kaldığınız zaman (psikolojik olarak) neler yapıyorsunuz? Yani olayları hangi düşüncelerle yönetiyorsunuz?

Tahmin edileceği gibi, hem marjinal-muhalif-anarşist bir kalem, hem bipolar, hem de bütün bu aykırı unsurları bünyesinde bulunduran bir kadın olmam yüzünden neredeyse bu vasat, yoz, yavan ve de kötücül toplumdaki herkesin ötekisi olmam dolayısıyla ortalamanın çok üzerinde zor durumlara düşüyorum. Böylesi zamanlarda en yoğun hissettiğim duygular müthiş bir keder, isyan ve umutsuzluk oluyor. Tek ilacım ise yazmak! Olayları genel geçer kalıplara göre yönetebildiğim söylenemez; genellikle yoğun bir acıyla kahrolduğum günler geçiriyor; kendimi bütün hayattan soyutlayarak tekmelenmiş bir sokak köpeği gibi bir köşeye saklanıp tek başıma yaralarımı yalıyor ve sadece ağlıyorum, yazıyorum… Ağlıyorum, yazıyorum… Ağlıyorum, yazıyorum… Sanki bütün canlıların yasını tutma yazgısıyla lanetlenerek bu asla ait olmadığım dünyaya atılmış kayıp bir ruh gibi hissediyorum kendimi. Verili olan yaşama modellerinden ve insanın halihazırdaki formatından umudumu keseli çok oldu. Tek ümidim, yazdıklarımla çook uzak erimde, belki büyük bir yıkımın ertesinde sıfırdan kurgulanacak olan yepyeni düşünme biçimleri ve yaşama tarifleri için bir kelebek etkisi yaratabilmektir; o da belki… Hepsi bu.

10- Rabia Mine aslında kimdir?

Bu sorunuza da bir şiirimle yanıt vereyim:

KOVULMUŞ

bir çocuk annenin
günah düştüm rahmine
İsrafil’in döl israfıydı babam
cehennem üfledi ömrüme

aklın afrası
kalbin tafrası
aşkın safrasıyım ben

cennet gözlemez yolumu
çok oya işledi isyan gönlüme
feryadımı tanrı yaptım
gözyaşıma taptım

‘kovulmuş’ koysun edebiyat tarihçileri adımı.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

1 ADET YORUM YAPILDI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Yaşar Dayanç 9 Haziran 2019 / 22:08 Cevapla

Değerli Rabia Mine yazının okudum sonuç olarak yazında çıkardığım sonuç kendi düşüncem dir.Şöhret olmayışınızın temlel ilkeniz iki yüzlü değilsiniz,oportonist değilsiniz…Açık sözlü olmak iyidir.
Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namusuzluktur,bana göre
Zalime ve zulmüne karşı olmak bu insanın insan olan yanını yansıtır.Zalime ortak olmak ve zulmüne alkış çalmak veya sesiz kalmak bu insanın ne kadar alçak olan yanını yansıtır
Türkiye’de kendini demokrat,aydın,sol,ilerici, bilge, sayan resmi ideolojinin kabuğunda kalan bu mürekkepli cahiller yüzyıldır bu ülkede demokrasinin gelişmemesi için ve neredeyse bu ülkede gelişmelerin önündeki en önemli engelleri bu küstah yaratıklar oldu.Yazında bunlara yönelik eleştirilerin ve yaptığın tespitler doğrudur.

Günümüz insanının iki yüzü olduğu için bireysel çıkara dönük olduğu için dışarıya dönük olduğu için vicdan, hakikat diye bir derdi, yok .Dolayısıyla gerçek anlamda vicdan hakikat diye bir arayışı da yoktur. Bu tamaıyla çıkara dayalı birey gelişir ve toplumda tam bir güvensizlik ahlâksızlık iki yüzlülük yaygınlaşır. Bu ikiyüzlülük ahlâksızlık çıkar ilişkileri sadece toplumda bir alım-satım yeri değildir, aynı zamanda her an birbirlerini arkadan hançerleme birinin kurban edildiği bir topluma dünüşür. Bu anlayış toplumda yaygınlaşdıkça o toplumda tüm insani değerleri kurban eder. İğrenç bireysel heveslerin bedeli, bütün insanlar öder.
Güzel düşünceler üreten beynine sağlık kalınsağlıcakla Rabia Mine