SON DAKİKA

Memleket isterim – Erhan Sezer yazdı

” Ben nerede yazıyorsam Türkiye oradadır. ”

Bu haber 05 Ocak 2019 - 22:26 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Yeni yılın bu ilk yazısında herkese en içten selamlarımı ve özlem duygularımı gönderiyorum. Umarım iyisinizdir. Her ne kadar sıkıntıların bu denli ağır bastığı bir ülkede bunun alelade bir umudun ötesine geçmediğini bilsem de ben yine de iyi olduğunuzu düşünmek istiyorum… Ne yazık ki aranızda değilim. Sizden, doğup büyüdüğüm ülkemden oldukça uzak bir noktadan, dünyanın pek çok ülkesinden göç alan ve çok sayıda dilin, kültürün, inancın kesiştiği bir yerden yazıyorum bu satırları… Uzakta olma fikrine alışmanın düşündüğümden biraz daha zor olduğunu elbette sizden saklayacak değilim. Sürgün fikri, dünyanın en özgür ve en yaşanılabilir ülkesinde olsanız bile, yüreğinizin bam telini sızlatan ağır bir yük gibi saklı kalır içinizde. Bununla ne kadar başa çıksanız da yabancı olmanın getirdiği bu garip duygudan kurtulamıyorsunuz işte…

Almanya’da sürgün hayatı yaşayan gazeteci Can Dündar, bir konferansta yaptığı bir konuşmada Nazi döneminin bir başka sürgünü Alman yazar Thomas Mann’dan bir alıntı yapıp, kendisine uyarlayarak söyle der,

” Ben nerede yazıyorsam Türkiye oradadır. ”

Tıpkı onun gibi ben de zamanla kendimi bu düşünceye alıştırdım. Ülkemle benim aramda oldukça uzak bir mesafe olmasına karşın yazdığım her satır, beni çocukluğumun memleketine biraz daha yakınlaştırıyor. Bunun iyi yönleri olduğu kadar bazen durup uzaklara dalacak kadar kendimden geçmeme neden olan aksi yönleri de oluyor. Gerçi, insan dediğimiz mahlukat ne kadar istemese de her şeye zamanla alışıyor. En olmayacak meselelere bile…

Geçtiğimiz bu yıl da zor bir yıl oldu. Peşpeşe yasaklanan grevler, hakları yenilen, en ağır koşullarda çalıştırılan ve hastalığa/yoksulluğa mahkum edilen işçiler, salt emeklerinin karşılığını istedikleri için itibarları zedelenen ve tıpkı adi birer suçluymuş gibi karga tulumba gözaltına alınıp, cezaevine konulan emekçiler, doğruları yazdıkları ve doğruları inatla savundukları için baskı altında tutulan, işleri ellerinden alınan gazeteciler, daha iyi bir ülke ve daha iyi bir dünya isteyen, bu minvalde mücadele edip hükümet taraftarları ve güvenlik güçleri tarafından hakarete ve saldırıya uğrayan üniversite öğrencileri, barış ortamının kurulması, diyaloğun sağlanması ve savaş seçeneğine asla başvurulmaması gerektiği ile alakalı imza atan ve bu iyi niyetli davranışları yüzünden bile haklarında alelacele soruşturma başlatılan aydınlar…

Bu listeyi, yaşanılan nice haksız ve adaletsiz olaylarla uzatmak mümkün. Fakat sizlerin de pekala yakından tanık olduğu bu durumları bir de benden okuyun amacında değilim elbette. Hele hele ümitlerinizi kırmak, sizlere olumsuz bir tablo çizip, içinizi karamsar sözcüklerle doldurmak, aklımın en uzak noktasından bile geçmez. Ama söz konusu hastalığımızı tedavi etmek için içinde bulunduğumuz sürece bir tanı koymamız ve bu anlayışla bir çözüm üretmemiz gerekiyor.

Benim de pek çok insan gibi bazen ümitsizliğe düştüğüm, gelecek adına inancımı kaybettiğim zamanlar oldu. İnsanız, taşıdığımız beden sadece yemek, içmek, gezmek ve cinsel hazda bulunmak üzere meydana gelmedi. Aynı zamanda düşünen, duygulanan, ağlayan ve gülen, umut eden, hayal kuran yaratıklarız. Bu da biz ademoğullarını, dünyanın diğer canlılarından bir adım daha öteye taşıyor… Hiç kuşku yok ki her insan, yaşadığı ülkede adil, eşit, özgür ve belli bir refah seviyesinde yaşamak ister. Kimse düşüncesinden dolayı yargılanmasın, dil, inanç ve ten rengi ayrımı yapılmasın, mahkemeler güçlüden değil haklıdan yana olsun ve ülkeyi yönetenler dürüst, doğru ve namuslu kişilerden oluşsun… Son derece insani ve haklı görülen bu talepler bile ne yazık ki bir insanı ipe götürecek kadar tehlikeli görülebiliyor otoriter eğilimin etkin olduğu ülkelerde…

Yöneten tabakayı anlıyorum. Onlar, kurdukları bu adice düzenin bozulmasını istemiyor. Ya evine ekmek götüremeyen, çocuklarına kışlık kıyafet alamayan, işsiz bırakılan, yüklü bir borcun altına sürüklenen ve yaşam hakkı çalınan milyonlarca insanın suskunluğu? Sormadan edemiyorum; bayağılığın, kepazeliğin, namertliğin ve yalanın bu denli hakim olduğu bu zaman diliminde nasıl oluyor da bunca olumsuzluğa sebep olabilenler seçilmeye devam ediyor?

” Bunun sebebi, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? ” diye seslenir aydınlara bundan çok uzun yıllar önce Yakup Kadri Karaosmanoğlu ‘Yaban’ isimli romanında ve şöyle izah eder düşüncelerini. ” Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.”

Yazarın bu sözlerine katılanlar gibi onu kıyasıya eleştirenler de olabilir. Ama ben düşüncelerinde çok da haksız bulmam onu. Eleştirdiğimiz toplumsal kitlenin böyle olmasında bir bakıma bizim de sorumluluğumuz bulunmuyor mu? Her ne pahasına olursa olsun onlara gitmeli, konuşmalı, anlatmalıydık. Yüz kez, bin kez yapmalıydık… Elbette bunu yapan insanlar var, onları yok sayacak değilim. Ama ne yazık ki sayı olarak azlar ve bu anlamda yeterince etkili olamıyorlar….

Uzun lafın kısası, hatalarımız ve eksiklerimiz olabilir. Esas mesele her şeyin farkında olup, bunlardan kendimize dersler çıkartabilmek ve bu doğrultuda ilerleyebilmek… Konuşmaktan çok yapmamız gereken bir dönemin içine girdik. Artık adım atmalı, düşüncelerimizi dile getirmeli ve nerede olursak olalım aklın, doğrunun ve merhametin yolunu izlemeliyiz. Hiçbir kötü dönemin ve hiçbir diktatörlüğün sonsuza dek sürmeyeceği fikrini benimsemeliyiz. Hatta bunu aklımızından hiç çıkartmamalıyız… Memleketimizi seviyoruz. Dünyanın farklı ülkelerinde değil, kendi ülkemizde özgür, adil, eşit ve kardeşçe yaşamak istiyoruz… Haksız yere bağırıp çağırmanın, kırıp dökmenin, farklılıkları yok saymanın ve tüm renkleri tek tipleştirmeye uğraşmanın bir ülkeye ne kadar zarar verdiğini görüyoruz artık. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Memleket istiyoruz, kendi memleketimizi… Aklın, doğrunun, barışın ve adaletin hüküm sürdüğü bir memleketi…

İyisi mi, nasıl bir memleket istediğimizi şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın bunu en güzel şekilde anlatan şu muazzam dizelerini sizinle paylaşarak bu deneme yazısını bitiriyor, bu yılın hepimize sağlık, huzur ve barış getirmesini diliyorum…

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun…

Erhan SEZER
Toronto

Erhan Sezer
Erhan Sezererhansezer@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.