SON DAKİKA

Kıdem tazminatının anlamı ve fon aldatmacası – Avukat Ali Eşki yazdı

Bu haber 29 Haziran 2019 - 13:52 'de eklendi.

İşçiye en geç ayda bir ödenmesi gereken ücretin ödenmesi, nasıl ki, hiçbir şarta bağlı kılınamazsa kıdem tazminatı için de aynı şey geçerlidir.

Kıdem tazminatı nedir? Eski 1475 sy.iş kanununda olup da yeni 4857 sy.iş kanununa alınmayan ve fakat özel bir hükümle geçerli olmaya devam eden kıdem tazminatının niteliği konusunda pek çok görüş vardır. Bu görüşler de daha çok işveren veya işçi cephesinden bakılıp bakılmamasına göre de değişmektedir.

2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sy.iş kanununda kıdem tazminatı düzenlenmemiştir dedik. İşverenler kıdem tazminatını bir lütuf olarak gördükleri ve yıllarca da işçi örgütleri kıdem tazminatına salt; “işçinin feshe karşı korunmasının güvencesi” olarak bakıldığı için yeni kanunda işe iade  düzenlemesi bulunduğundan bahisle, kanuna alınmamıştır. Denmiştir ki; madem sizin bahsettiğiniz kıdem tazminatı işçinin feshe karşı bir tür güvencesidir, o halde biz de işçinin işe iade davası açabilmesine imkan tanımakla kıdem tazminatına da gerek kalmamıştır.

Fakat o günün koşullarında yine de kıdem tazminatını, ortaya çıkabilecek işçi sınıfının direnişini göze alamadıklarından, kaldıramamışlardır.

Oysa kıdem tazminatı yukarıda bahsedilen ve işçinin feshe karşı korunması işlevini aşan nitelikleri de vardır ve bu niteliklerin üzerinden atlanamaz.

Kıdem tazminatının ne olduğu konusunda da işçi sınıfı açık ve doğru bir yargıya sahip olmalıdır ki, elinden alınmak istenenin ne kadar önemli ve değerli bir hak olduğunu anlasın.

Kıdem tazminatının işçiyi; işverenin, iş akdini keyfi feshine karşı bir güvence sağlamasının dışında en temel niteliği işçi için bir ücret eki olmasıdır. Diğer bir deyişle, ücretin ödenmemiş ve de ödenmesi için, iş akdinin belli bir takım yasada belirlenmiş feshi şartlarına bağlı kılınan bir hak olmasıdır.

Bunu kapitalizmin kendi işleyişini anlatarak açalım.

Bir patron düşünelim. Elinde bir sermaye var ve bu sermayeyi yatırarak büyütmek istemektedir. Patron büyümeyecek (yani sömürü işlevini yerine getirip, işçinin sırtından çıkarttığı artık değer olmadan)hiçbir sermayeyi de elbette yatırmayacaktır.

Kabalaştırarak anlatırsak, öncelikle bu sermayenin büyümesi için kar getirebilecek bir alanda bir meta üretecek şekilde bir organizasyon çerçevesinde bu üretimi yerine getirecek üretim araçlarını patronun serbest piyasadan alması gerekmektedir. Hemen akabinde bu üretimi gerçekleştirecek işçilerin de ‘serbest’ (ya da zaten epey geniş olan ve bu şekilde birbirleriyle sıkı bir rekabete sokulmuş ve bu şeklide ve de verilecek en ufak bir ücrete dahi evet diyebilecek duruma getirilmiş olan işsizler deryasından) piyasadan temin edilmesi gerekir.

Patron, yatıracağı sermayenin ne kadarının makinelere, alet edevata ne kadarının işçiye ne kadarının kiralayacağı arsaya gideceğinin hesabını yapar ve yapmak zorundadır. Aynı şekilde çalıştıracağı işçi için de bir miktar ücreti ödemek zorunda olacağını bilir ve buna göre de hesabını yapar. Ama bir hesap daha yapar: bu hesap uzun vadeli bir hesaptır; makineleri satın aldığında bu makinelerin aşınma veya amortismanlarını da (aşınma payı) düşünüp hesaplar. Ve bu yıpranmalarının bedelini üreteceği ürünün fiyatına yansıtır. Örneğin 5 yıl sonra yeni bir makine satın alabilecek şekilde bir birikimi sağlayacak şekilde, ürünün fiyatını belirler ve satışlardan gelen paranın bir kısmını ileride yıpranan üretim aracının yerine satın almayı düşündüğü üretim araçlarının parası olarak ayırır. İşte aşınan makinenin alet veya edevatın yerine yenisini tekrar koyabilmek için ayırdığı amortisman parasının bir benzeri işçi için de geçerlidir. Bize patron tarafından bir lütufmuş gibi sunulan tazminat esasen bizim en azından makine gibi aşınmamızın karşılığıdır.

İşçinin emek gücünü tekrar yerine koyabilmesi için kendisine ücret ödenmesi şarttır. Tıpkı makinenin günlük aylık yıllık bakımlarının gerektirdiği bedel gibi, işçinin de bir ay sonra çalışmaya devam edebilmesi için kendisine ücret ödenmesi gerekir. Buna çıplak ücret denilebilir.  Fakat burada nasıl ki, makine için uzun vadeli bir program çerçevesinde günlük aylık yıllık ve hatta sonra onu değiştirebilmenin imkanı için daha baştan amortisman bedelini hesaplayıp bir kenara koyuyorsa patron, çalıştırmakta olduğu işçi için de bunu yapmak zorundadır. İşte kısa vadede işçinin emek gücünü yerine koyabilmesi için aldığına çıplak ücret, uzun vadede yıllar sonra emek gücünü kısmen yerine koyabilmesi ve aç kalmaması için ödenmesi gereken ücretin geri kalanına da kıdem tazminatı denilmektedir.

Görüldüğü gibi kıdem tazminatı bir ekonomik kavram da olup, en azından kapitalizmin mantığı gereği, bir işçinin en azından bir makine kadar bir kıymetinin bulunduğu anlamına gelir. Kapitalistler bunu böyle gerekçelendirmezler tabi. Bunu bir hak değil de, bir sosyal yardım olarak algılatmaya çalışırlar.

Patronlar ve devlet tazminatın bu niteliğini gizleyerek, sanki bir iyilik yapıyorlarmış gibi, kıdem tazminatını ödemeyi bir takım şartlara bağlamaktadırlar. Oysa çalışan herkesin kayıtsız şartsız kıdem tazminatı alması için mücadele edilmesi veya kıdem tazminatı almanın önündeki tüm engellerin kaldırılması mücadelesi verilmesi şarttır. 

Demek ki, kıdem tazminatı bilindiği gibi, günlük değimiyle bir yandan yıpranma parası olmakta ama bir yandan da geniş anlamda ücretin eki niteliğinde olmaktadır. Bu ikisi birbirinin alternatif değil, tamamlayıcısıdır.    

Nasıl ki, çalışan her işçinin nasıl ve ne kadar verimli çalıştığından veya “uslu” çalıştığından bağımsız olarak ücrete hak kazandığından şüphe edilemez ise, kıdem tazminatına hak kazanmak da, istisnasız ve her türlü ve her şekilde çalışan tüm işçilere, sırf yukarıda bahsettiğimiz gibi, bu tazminatın, ücretin eki olması nedeniyle, ödenmesi gerekliliği buradan kaynağını alır.

 İşçiye en geç ayda bir ödenmesi gereken ücretin ödenmesi, nasıl ki, hiçbir şarta bağlı kılınamazsa kıdem tazminatı için de aynı şey geçerlidir.

Türkiye’de, evrensel ölçekte kabul gördüğü söylenebilecek olan bu hakkın kullanımını şartı bağlı hale getirmek, işçilere bu hakkı; köle olmayı kabul etmeleri şartına bağlamak demektir.

Bunların en başında işverenin işçiye kıdem tazminatı ödeme zorunluluğunu; işçinin, işyerinde, ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı bir hareketinin olmayışına bağlanması gelmektedir. Esasen bu şekilde işçilerin haklarını geliştirmek için işverenin aleyhine eylemde bulunmamaları ve üretimin hiçbir nedenle aksatılmaması sağlanmış olmaktadır. Özellikle deneyimli işçiler, birikmiş kıdemlerinin karşılığı tazminatlarından olmamak için çoğu zaman mücadeleden geri durmaktadırlar.

İşçi sınıfı tarihi göstermiştir ki; uğruna mücadele edilmemiş, bedeli ödenmemiş ve de an be an bedel ödenmeye hazır olacak şekilde yürürlükte kalması ve de daha da gelişmesi için mücadelesi verilmemiş hiçbir hakkın garantisinin olmadığını çok defa kanıtlamıştır.

Aksi halde ve çoğu zaman ortaya çıktığı gibi, geliştirilmeyen her hakkın; bir süre sonra işçinin kısıldığı kapana dönüştüğünü de söylemek mümkündür. Bir zamanlar, işçi sınıfının mücadelesinin güçlü olduğu dönemlerde, örneğin 12 Eylülden önce, kıdem tazminatı hakkının kullanılması daha az şarta bağlı iken, mücadelenin gerilemesiyle birlikte hakkın kırpılması da bununla at başı gitmiştir. Faşist askeri darbenin ilk yaptığı yasal değişiklikle, kıdem tazminatı hakkına bir tavan getirilmiştir. Üstelik bu tavan bu güne kadar gerektiği kadar yükseltilmeyerek de her gün işçinin muhtemel talep edebileceği kıdem tazminatından kırpılmış olmaktadır.

Oysa daha önce işçiler TİS ile kanunda belirlenmiş kıdem tazminatının daha yüksek ödenmesine imkan sağlayacak şekilde patrona kabul ettirebilmeleri mümkün olabiliyordu.

İlkin kıdem tazminatına azami bir tavan getirilmesi ve bunun TİS ile de değiştirilemeyecek olması 12 eylül askari faşist darbesinin kıdem tazminatı hakkına getirdiği ilk tırpandır.

İşte şimdi kıdem tazminatını fiilen ortadan kaldıracak yeni bir şart getirmekte ve bu işçinin olan parayı işçi sanki bu para kendisinin değilmiş gibi, veya bu parayı harcamayı bilmezmiş gibi, bir fonda toplayarak, sermayenin hizmetine sunmayı amaçlayan tasarılar ortaya konulmaktadır. Bu durum gerçekleşirse, kıdem tazminatı tarihinde ilkinden de büyük bir tırpandan değil, hakkın kendisinin kaldırılmasından bahsedeceğiz artık. Buna şiddetle karşı çıkılmalıdır.

Kıdem tazminatının bir fona aktarılması ile hükümetin her türlü tasarrufuna sunulması tasarısı çok kez, işçilerin fiilen kıdem tazminatını alamaması sonucunu doğuracaktır. Denilmektedir ki, işçilerin çoğu zaten iş akitleri sona erdiğinde kıdem tazminatları işveren tarafından ödenememekte ve buna karşı çoğu işçi zaten dava açmak zorunda kalmaktadır. Veya denilmektedir ki, dava açılsa bile zaten çoğu zaman bir kriz sonrası veya işyeri battığı için veya zaten dava süreci uzun sürüp işyerinin yerinde yeller esmeye başladığı için, kıdem tazminatı bu nedenle, dava kazanılsa bile fiilen pek çok işçi için ödenememiş olmaktadır. Evet bu doğru.

Ama doğru olan bir şeyin bize yem olarak sunulduğunu ve de çözümün tam da bize sunulan fon olmadığını kavramak gerekir.

Yukarıda kıdem tazminatını makinenin amortismanına benzetmiştik. Bu nedenle de ücretin eki olduğunu söylemiştik.

İşte bizi fon konusunda ikna edebilmek için bize pratikte çoğu işçinin kıdem tazminatı alamadığı ile kandırmaya çalışmaktalar.  Ama işçinin yukarıda anlatıldığı gibi, patronların makinelerin amortismanlarını daha başta ürünün fiyatına yansıttıkları ve ileride makinenin aşınmasına karşı bir yeni makinenin parasını daha baştan biriktirmeye başladıklarını düşündüğümüzde, işçilerin biriken kıdemlerini patronların tıpkı makinenin amortismanı gibi, daha başta bir yerde biriktirmeleri gerekmez mi? bu konuda patronların şirketler hukukunda düzenlenmiş ihtiyat akçesi ayırma zorunluluğu gibi, kıdem tazminatların daha başta kendileri tarafından biriktirilmesi ve çoğu zaman dava sürecini bile gerektirmeden işçiye ödemeleri gerekmez mi? veya şirketler krizden etkilenseler bile, bu tür şirketler hukukunun esasen bir gereği de olan yedek akçeyi ayırarak, ücret ve kıdem tazminatlarını bu yedek akçeden ödemeleri mümkün değil mi? mümkün tabii ki. Devlet bir kısım Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kıdem tazminatı gibi işçilik alacakları konusunda borçlu işverenlerin üretim izinlerini de askıya alsa, kıdem tazminatının işçiye ödenmesi devlet tarafından en iyi şekilde garanti altına alınmış olmaz mı? Kaldı ki, bir sosyal devlet gereği bile değilse, devletin vatandaşlarının bu tür mali veya ekonomik çıkarlarını korumak için uygun yasa yapması gerekmez mi?

Oysa devlet, açtığı ihaleleri alan şirketlerin zararlarını karşılamak için hazine garantisi vermekte, bankaların alacaklarını alabilmelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmakta, hatta, patronlara yaptırdığı bir takım işlerde –köprü gibi- asgari bir müşteri garantisi getirmekte aksi halde zararı kendisi karşılamayı üstlenmektedir. İşçilik alacaklarına neden bir garanti getirilmesi akla bile gelmiyor? Bu durum ancak devletin patronların devleti olmasıyla açıklanabilir.

Şu halde, kıdem tazminatını devletin kuracağı bir fonda, patronların yağmasına sunarak garanti altına aldığını söyleyene güvenmek mümkün olmadığı gibi; kıdem tazminatının ödenmesini güvence altına almanın yolu da yukarıda değindiğimiz gibi, patronları denetlemek ve işçilik paralarını ödemeyen patronlara ağır yaptırımlar getirmektir. Ayrıca iflas etmiş veya ödeme aczine bir şekilde düşmüş işçinin işçilik alacaklarını devletin garantisi altına almak olmalıdır. Devlet; işçilik alacaklarını alması konusunda işçinin yanında olacağına, işçilik alacaklarının yağmasında patronlarla işbirliği yapmaktadır. İşçiler bunu kabul etmemelidir.

Eğer devlet veya hükümet bu konuda samimi olsaydı, bu alacakları kendisi garanti etmese dahi, işçilerin kıdem tazminatlarını alabilmelerini temin için şu basit hususlarda değişiklik yapması dahi yeterli olur ve kıdem tazminatı hak eden her işçinin bu hakkını alması kesin olarak sağlanabilmiş olurdu;

  1. İşçilik alacaklarının tahsili konusunda icra iflas kanununda öngörülen öncelik, bir yıl ile sınırlı tutulmaktan vaz geçilsin. Çünkü zaten dava açıldığında bir yıl geçmiş olduğunda bu bir yıl önceki işçilik alacaklarına getirilen tahsil önceliğinin bir anlamı kalmamaktadır.
  2. Şirketlerin işçilik alacaklarını ödememeleri karşısında şirketler hukukunun verdiği korumadan şirket ortakları yararlanamamalıdırlar. Tıpkı kendi alacağını öncelikli kılmakla kalmayıp şirketin borcundan ortakların da sorumlu olduğunu düzenleyen kamu alacaklarının tahsili usulü kanunundaki düzenlemenin benzeri işçilik alacakları konusunda da yapılabilir. Esasen bu şekilde emeğin dolandırılmasının da önüne geçilmiş olur.
  3. İşçinin ücret ve alacaklarının ödenmemesinin yaptırımları TÜRK CEZA KANUNU’nda ya dolandırıcılık suçuna bir fıkra ekleyerek, emeğin dolandırılması suç sayılmalı, ya da işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda daha işe girerken patrona güvenen işçinin bu alacaklarının ödenmemesi T.K.K.da düzenlenen ‘güveni kötüye kullanma suçu’kapsamına alınsın! Çünkü örneğin bir işçi patronunun bir laptopunu evinden çalışsın diye almış ve geri vermemiş olsa, işçi; bu laptopu ücretine veya işçilik alacaklarına mahsup edemeyeceği gibi, geri vermemesi de güveni kötüye kullanma suçunu teşkil eder. Ya da siz bir örneğin bir araç alışverişinin gerektirdiği parayı ödeyeceğinizi taahhüt etmenize rağmen, parayı ödemediğinizde savcılar nasıl ki dolandırıcılıktan dava açabiliyorlarsa,  dolandırılan emek gücü olunca da aynı hassasiyet olmalıdır. Oysa patron için işçilik alacaklarını ödememesi, neden güveni kötüye kullanma suçu sayılmasın? Ya da işçinin dolandırıldığı kabul edilmesin?

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama, hükümet samimi olsaydı, bu fon tasarısını,  işçilerin kıdem tazminatlarını zaten pratikte alamadıklarına dayandırmazdı. Öncelikle bu tür düzenlemeleri yapardı.

Bu nedenle kıdem tazminatının fona devredilmesi için hükümetin ve patronların getirdikleri tüm gerekçelerin birer aldatmaca olduğu açıktır. İşçiler bunun farkına varmalıdırlar.

Ali Eşki
Ali Eşkigazetefersude@gmail.com
İş Hukuku ile ilgili sorularınızı gazetefersude@gmail.com mail adresine gönderebilirsiniz. Ali Eşki sorularınızı hem köşesinden hem de isterseniz özel olarak cevaplayacaktır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.