SON DAKİKA

Katliamın tanığı gazeteci: Halepçe’de kimyasalın etkisi sürüyor!

Bu haber 16 Mart 2019 - 13:41 'de eklendi.

FERSUDE – Ramazan Öztürk, Halepçe katliamını dünyaya duyurmuş bir savaş muhabiri. Katliamın sebeplerini, asıl suçlularının kim olduğunu da iyi bilen ve bunu da dünya kamuoyu önünde açıkça dile getiren bir gazeteci. Birçoğumuz Halepçe katliamında katledilen çocukları, kadınları onun objektifinden gördük.

Ramazan Öztürk, katliamın olduğu günlerde oradaydı ve fotoğrafları çekerken bombardımanın devam etmesi ölümle yüz yüze iken bir an bile tereddüt etmeden katliamın duyulmasını sağladığı akıllarda tutulmalıdır. Sadece bir gazeteci mantığı ile değil insan olmanın sorumluluğu ile hareket ettiği de tartışmasız bir olgudur.

Röportaja geçmeden önce bir yanlışı da düzeltmek de fayda var. Sosyal medya ve birçok haber sitesinde çocukların elma kokusuna giderek öldükleri vb. deniliyor. “Daye Behna Seve Te”(Anne elma kokusu geliyor) diyerek olaya ne kadar yabancı olduğumuzu gösteriyor. Halepçe’ye atılan kimyasal bombaların ardından etrafa ÇÜRÜK ELMA KOKUSU yayılmıştır. Gaz öyle kokmaktadır. Halepçeliler ise o günü Bomba Yağan Gün olarak tanımlıyor.

Savaşta binlerce Kürdistanlı öldü. Katledilenlerin büyük çoğunluğu kadın ve çocuklardı. Çocuklar evin avlularında oynarken bir anda öldüler! Saddam’ın uçakları önce bilinçli olarak kimyasal atmıyor. İnsanların kaçmasına da fırsat vermemek için bombaları atıp ev camlarının kırılması sağlanıyor. Ardından kimyasallar atılıyor ve katliam başlıyor. Burada asıl amaç bölgede bir soykırım yapmak ve Kürt varlığına son vermek! Altı bine yakın insan orada katledildi. Sonradan ölenlerin sayısı elli bine yakın! Saddam rejimi ölümlerin baş sorumlusu olduğu kadar ona kimyasal silah desteği sağlayan ve destek veren suç ortağı Batılı emperyalistlerdir! Onlar da yargılanmadan, hesap sorulmadan Halepçe’nin hesabı sorulmuş sayılmaz!

Ramazan Öztürk kimdir?

Ramazan Öztürk, 1956 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1975 yılında aktif gazeteciliğe başladı. Günaydın, Sabah, Star, Yeni Binyıl gazetelerinde muhabir olarak görev aldı. 2004-2010 yılları arasında TRT’de Kırılma Noktası adıyla Haber Belgeseli hazırladı ve sundu. 108 ülkede savaşın insanlar üzerinde açtığı derin yaraları anlatan 108 belgeseli yayımlandı.

Kosova savaşını, Bosna savaşını, Körfez savaşını, İran-Irak savaşını, Rus-Çeçen savaşını gözlemledi. İrlanda’da IRA ve liderleri ile röportajlar yaptı. Pakistan, Lübnan, Azerbaycan, Ermenistan’daki olayları yakından izledi. Saddam rejimi ile Kürtler arasındaki savaşları yakından izledi. Halepçe katliamını belgelediği “Sessiz Tanık” fotoğrafı dünya çapında birçok ödül aldı. Ramazan Öztürk gazetecilik yaşamı boyunca birçok önemli kişi ile röportajlar yaptı. Birçok savaşta savaş muhabiri olarak savaşın yarattığı yıkımları dünyaya duyurdu. 1995 yılında Sessiz Tanık isimli kitabını yayımladı.

Metin Yoksu: Siz dünyanın birçok noktasında yer alan savaşlara, savaş muhabiri olarak katıldınız. Gözlemlerin yanı sıra birçok olayı dünya kamuoyuna duyurdunuz. Halepçe’nin diğerlerinden farkı neydi ya da diğerlerinin Halepçe’den farkı neydi?

Razaman Öztürk: Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun savaşların hepsi pistir ve kirlidir. Bu pis savaşlar devam ettikçe daha çok kirlenirler. Tarihe baktığımızda çok uzun ya da kısa süren savaşlar vardır. Bütün savaşlar eninde sonunda bitiyor. Yani insanların konuşarak, tartışarak halledemedikleri, ya da hırs uğruna, ihtiras uğruna, kibirlilik uğruna, eline geçirdiği gücü kaybetmeme ve çıkar uğruna başlattıkları savaşların hepsinin bir sonu vardır. Yıllarca birbirlerini acımasızca öldüren taraflar bir süre sonra masaya oturuyor ya da oturmak zorunda kalıyor ve barış imzalanıyor, ama savaş insan hayatında bitmiyor. Yani kirli ve acımasız savaşların insan bedeninde ve ruhunun derinliklerinde bıraktığı izler, nesiller boyu devam ediyor. Dolayısıyla bu noktadan baktığımızda savaşların sonuç itibariyle birbirlerinden bir farkı yok. Sadece kullanılan yöntemler farklı olabiliyor. Ben dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşları bir savaş muhabiri olarak izledim. Hepsinde gördüğüm şey; insanın ne denli tehlikeli olduğuydu. İnsanın içinde taşıdığı acımasız duygular öne çıktığı zaman nasıl bir akıl tutulması yaşadığını ve neler yapabildiğini gördüm.

İran-Irak Savaşı bunun en canlı örneğidir. Düşünün, İran İslam Rejimi yıkılsın diye sudan sebeplerle çıkartılan savaş 8,5 yıl sürdü. İki taraftan da yüzbinlerce insan öldü. Saddam Rejimini destekleyen Batı Dünyası sınırsız yardım yaptı. Kimyasal silahların üretilmesinde müdahil oldu. Çeşitli ülkeler, üretimde kullanılan ham madde, mühendislik ve araç gereçler konusunda yardım gönderdi. Saddam Rejimi ürettiği kimyasal silahlarla İran’a saldırdı. Bu saldırılar yıllarca sürdü. On binlerce sivil-asker insan kimyasal silahlar nedeniyle hayatını kaybetti. Dünya gözünü, kulağını kapatıp üç maymunu oynadı. İran konuyu BM’de gündeme her getirdiğinde kimse ciddiye almadı.

Saddam bu kez cephelerde yenilgi almaya başlayınca kimyasal silahları daha çok kullandı. Diğer yandan Kürdistan Peşmergeleri üstünlük kazanıp bazı yerleşim birimlerinin denetimini ele geçirince Saddam Rejimi, hiç çekinmeden Halepçe’ye kimyasal bombalar yağdırdı. Dünya yine üç maymunu oynadı. Sanki böyle bir katliam yaşanmamış gibi davrandı. Saddam’ı desteklemeye devam etti. Ne zaman ki Saddam sahiplerini dinlemedi işte o zaman işler tersine döndü. Kuveyt’in işgali ile birlikte Saddam Rejiminin ne kadar kötü bir rejim olduğu dillendirildi. En büyük belge de Halepçe Katliamı oldu. Orada çektiğim ve bütün dünyanın bildiği fotoğraflar bir anda dergi ve gazetelerde, televizyonlarda Saddam’ın suç delili olarak yayımlandı. 10 ay önce olan Halepçe katliamı, sanki yeni gerçekleşmiş gibi gündeme oturdu. İşte ikiyüzlülük, işte menfaatler söz konusu olduğunda insan hayatının nasıl değersizleştiğinin kanıtı. İşte bölge ülkelerinin ve dünya ülkelerinin bir kısmının Kürtlere bakışı…

Mesela, Ruanda’da olup bitenlere normal bir insan olarak inanmak mümkün değil. Ama orada 90 günde 2 milyon insan tüm dünyanın gözleri önünde katledildi. BM müdahale etmedi. Bosna’da aynı şeyler yaşandı. Sonunda müdahaleler oldu ama iş işten geçtikten sonra… Ne acıdır ki Halepçe’de iş işten geçtikten sonra bile müdahale olmadı. 1’nci körfez savaşı Kürtleri kurtarmak için değil, Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmak için yapıldı.

MY: Halepçe katliamına gerekli tepki gösterilebilinseydi ne olurdu?

RÖ: Şayet o zamanlar Halepçe katliamı için gerekli tepki gösterilebilseydi, sonraki yıllarda diğer ülkelerdeki katliamları yapanların cesareti bu kadar fazla olmazdı. Kolay kolay cesaret edilmezdi belki. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün ama sayfalara sığmaz. Halepçe’nin diğerlerinden farkı, binlerce çocuk kadın ve yaşlılardan oluşan 6 bine yakın sivil insanın, BM tarafından kullanılması yasak olan zehirli gazlarla öldürülmesidir. Kürtler, Ortadoğu’nun Müslüman halklarından biridir. Her 4 ülkede milyonlarcası yaşıyor. Kürtlerin yaşadığı ülkeler başta olmak üzere, İslam âlemi de böylesine korkunç bir katliama karşı sessiz kalmayı tercih etti.

MY: Halepçe’ye gidişiniz ve çalışmalarınız nasıl oldu? Orada neler olduğunu bir kez daha sizden öğrenebilir miyiz?

RÖ: Bölgeyi iyi biliyordum. Çünkü 10 ay kadar önce Bağdat’tan kaçıp Kürdistan’a geçmiştim. Talabani’ye bağlı Peşmergelerin Türkiye’yi protesto etmek için kaçırdığı Türk Teknisyen olayı ile ilgili araştırma yapmak ve orada olup bitenleri belgelemek için. Biliyorsunuz o dönemde Türkiye daha çok Saddam Rejimini destekliyordu. Türk şirketlerinin bazıları Irak’ta büyük işler almışlardı. Bunlardan biri de ENKA Holding. Peşmergeler, ENKA’nın Süleymaniye yakınlarındaki Taşluca ilçesinde çalıştırdığı Çimento Fabrikasını basarak Türk Teknisyeni kaçırmıştı. Ben Talabani’ye ulaştım ve teknisyeni alıp haftalarca dağlardan yürüdükten sonra önce İran’a, sonra da Türkiye’ye giriş yaptım. İki ay süren bu tehlikeli macera çok uzun ve detaylı olduğu için burada değinmiyorum. Yabancı ajanslardan geçen küçük bir haberde Saddam Rejiminin Halepçe ve çevresinde kimyasal silah kullandığı belirtiliyordu. Ben o bölgede olduğum dönemde de kimyasal ve napalm atıldığına tanıklık etmiştim. Eğer ajanstan gelen haber doğruysa büyük bir katliam olmuş demektir, diye düşündüm ve hemen yola çıktım. İran üzerinden Halepçe’ye vardım.

MY: Sizi oraya İranlılar götürdü. İran ve Türkiye’nin Halepçe’ye yaklaşımları nasıldı?

RÖ: İran’ın yardımı olmasaydı hiçbir gazeteci ya da yardım kuruluşu Halepçe’ye ulaşamazdı. İran, savaşın çıktığı ilk yıllardan itibaren Saddam Rejiminin kimyasal kullandığını dünyaya anlatmaya çalışıyordu, ama kimseyi inandıramıyordu. Halepçe bir fırsattı, o yüzden kapılarını açtı. Hem gazetecileri götürdü, hem de yaralıları kendi hastanelerinde tedavi ettirdi. Kısacası o dönemde Kürtlere yardım eden tek ülke İran’dı.

Türkiye’ye gelince; Batı, Saddam Rejimine kayıtsız destek verdiği için Türkiye de farklı davranmak istemiyordu. Ayrıca Türkiye ile Saddam Rejiminin ortak bir noktası vardı, Kürtler. Türkiye’nin de Kürt sorunu vardı ve kendi Kürtleriyle çatışması devam ediyordu. Dolayısıyla Saddam’a daha yakın durmasının nedenlerinden biri de buydu. İran ile ilişkilerini kesmemişti ama çok da iyi sayılmazdı. Karşılıklı mesafeli duruyorlardı.

MY: Savaşın çıkış sebebini gelinen aşamada siz nasıl yorumluyorsunuz?

RÖ: Baştan söylediğim gibi çıkış sebebi İran İslam Devrimini yıkmaktı. Şat Ül Arap Suyolu üzerindeki anlaşmazlıktan, yani sudan bir sebep yaratılarak savaş çıkartıldı. Ancak Batı’nın hesapları çarşıya uymadı. Sandılar ki rejim değişikliği yaşayan ve siyasi iç çatışmaların sürdüğü İran’a, Irak saldırırsa, kısa sürede rejim yıkılacak. Bu bir yanılgıydı. İran derin bir kültüre ve geleneğe sahiptir. Kendi aralarında kavgalı olsalar bile ülkelerine karşı bir saldırı söz konusu olduğunda, problemlerini bir kenara bırakıp birlik olurlar. Nitekim de öyle oldu. Cephede ölen askerlerin Tahran sokaklarında dolaştırılan her tabutu, binlerce yeni gönüllünün ölmek için cepheye gitmesini sağladı. Gerçekleştiği ilk zamanlarda bir hayli zorlanan İslam Rejimi, bu kez daha çok güç kazanmaya başladı. Her fırsatta vatanın savunmasını öne çıkaran konuşmalar yapan mollaların elini kolaylaştırdı. Kısacası İslam Rejiminin bitirilmesi için çıkartılan savaş, o rejimin daha çok güçlenmesine, daha çok kök salmasına neden oldu. Ve bu nedenledir ki hala güçlü bir şekilde ayakta duruyor. Bu da savaşın başka bir sonucu!

MY: Saddam’ın Halepçe katliamı yapmasında temel neden neydi?

RÖ: Saddam Rejimi kaybetmeye tahammül edemiyordu. Bir yandan İran karşısında zayıflıyordu. Çünkü Irak askerleri istekli savaşmıyordu. Zorla cepheye sürülen ve dönüşü olmayan bir yola sokulan askerler, davaya inanmıyorlardı. Bu nedenle Irak Ordusu güç kaybediyordu. İran, Saddam Rejiminin kimyasal silahlarına rağmen üstünlük kazanıyordu. Kürt Peşmergeleri de bölgelerinde üstünlüğü ele geçiriyorlardı. Saddam Rejimi zaten Kürtleri soykırım yaparak toptan yok etmeyi planlıyordu. Enfal operasyonu bu amaçla planlanmıştı. Kürtleri kökünü kurutmayı kafasına koymuştu. Kimyasal atarak çocuk, kadın, yaşlı- genç, sivil-asker ayırımı yapmadı. Bazıları hala soykırım demiyor ama bana göre bunun adı soykırımdır. Halepçe’de binlerce insan hala kimyasalın etkisinden dolayı hasta. Binlerce kadın-erkek kısır, çocukları olmuyor. İşte size soykırım!

MY: Halepçe katliamında ölü sayıları arasında belirsizlik olduğunu söyleniyor. Bu ne kadar doğru?

RÖ: Altı bine yakın insan hayatını kaybetti. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan sivil insanlardı. Evlerinde günlük yaşamlarını sürdürürken, çocuklar sokaklarda oynarken 5 çeşit zehirli gazla öldürüldüler. Binlerce insan da yaralı kurtuldu. Kimyasal gazlar kimi insanın gözlerini, kiminin ciğerlerini, kiminin derisinde önemli ölçüde etki bıraktı. Yaralıların bir kısmı belki hastanelerde tedavi gördü ama sonraki yıllarda ölmeye başladılar. Hala da ölümler devam ediyor. Aradan yıllar geçse de kimyasal gazların etkisi ortaya çıkabiliyor. Kısır olanların soyu kuruyor. Diğerleri de zaman içinde hayatını kaybediyor. İran’da resmi kayıtlara geçmiş 100 bin kimyasal mağduru var ve bunlar da zaman içinde ölüyorlar.

MY: Siz daha sonra Halepçe’ye tekrar döndünüz ve Halepçe katliamı üzerine belgesel de yaptınız. Geri döndüğünüzde neler oldu?

RÖ: Katliamdan sonra yani Mart 1988’den sonra sayısız defa Kürdistan’a gittim. Halepçe’nin çok yakınına da gittim ama bir türlü şehri ziyaret etme cesaretini gösteremedim. Çok etkilenmiştim ve etki devam ediyordu. Nasıl söylesem bilmiyorum ama içimden bir ses ‘gitme’ diyordu. Çünkü gördüklerimin bende bıraktığı etki devam ediyordu. Belki de buydu beni engelleyen. Sonra Kimyasal Ali’nin yargılandığı mahkemeye tanık olarak çağrıldığımda, gitmeye karar verdim. Yani 21 yıl sonra ilk kez gittim ve bir belgesel hazırladım. Halepçe Belediye başkanı ve diğer tüm yöneticilerle Halepçe Halkı törenlerle karşıladı. Çok sıcak bir karşılamaydı. Halepçe girişinden itibaren elleri çiçeklerle dolu insanlarla birlikte şehre girdik. Hayatımın en önemli anıydı. Çok anlamlıydı ve müthiş duygusal bir an yaşıyordum. Benim için tarihi bir gündü. Onlarla birlikte şehitliğe gittik. Birlikte ağladık. Sonraki günlerde şehri dolaştım halkla konuştum. O günü yeniden yaşadım. 16 Mart 1988’de gökten zehirli gazlar yağdığında, insanlarla birlikte tüm canlıların öldüğü, çiçeklerin bile solduğu, yaşam belirtisinin kalmadığı Halepçe’de yeniden başlayan yaşam devam ediyordu. Sokaklar insan kaynıyordu. Yine çocuklar, yine kadınlar, genç kızlar ve yaşlı insanlar vardı. Kendi kendime şöyle düşündüm, ölüm ve öldürmek üzerine kurulan veya kurulmak istenen hiçbir rejimin ömrü bir insan ömrü kadar uzun sürmüyor. Öldürüp yok edeyim derken kendisi yok oluyor. Mazlum insanlar yeniden doğuyor ve yaşam devam ediyor.

MY: Yıllar geçmesine rağmen bölge ile ilişkileriniz devam ediyor mu? Gidiş gelişlerinizde gözlemleriniz neler?

RÖ: Elbette devam ediyor. Halepçe’nin benim hayatımda çok önemli ve özel bir yeri var. Çok sık gidiyorum. Çok sayıda dostum arkadaşım yaşıyor orada. Hayatımı kurtaran Peşmergeler artık emekli olmuş oradalar. Kimi gözünü, kimi elini kaybetmiş. Onlarla dostluğum devam ediyor. Ancak Halepçe katliamının yeterince anlatıldığına inanmıyorum. O gün yeni doğmuş, ama bugün birer genç olan binlerce insandan, olayın neden ve nasıl olduğunu bilen çok az kişi var. Yılda bir kez klasik bir anma ile böylesine korkunç bir katliamı geçiştirirseniz sonucu da bu olur. Halepçe Hiroşima’dan sonraki en büyük katliamdır. Bir soykırımdır. Çok daha geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. Çok toplantılar yapılmalı. Sinema filmleri çekilmeli. Dünyaya daha iyi anlatılmalı, daha çok konuşulmalı ki 1988’in 16 Mart’ında orada ne olduğu, kimlerin bu katliama nasıl katkı sunduğu, kimlerin gözlerini ve kulaklarını kapattığı iyi anlaşılsın. İyi anlaşılsın ki, biz insanların yaşadığımız bu dünyada neleri yıktığımızı, neleri yok ettiğimiz iyi bilinsin. Bilinsin ki insanlık bir ders alsın ve bir daha Halepçeler olmasın.

MY: Dünya sizin sayenizde Halepçe katliamının belgelerini gördü. ABD’nin Irak işgali sonrası kurulan mahkemelerde Halepçe katliamının emrini veren generaller yargılandı. İlk olarak şunu sormak istiyorum. Bu mahkeme de işlenen suçların cezalarının verildiğini düşünüyor musunuz?

RÖ: Biliyorsunuz ki Saddam Hüseyin Halepçe’den dolayı yargılanmadı. İdam ediliş sebebi de başka suçlardan. Yargılanan Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Macid ve arkadaşlarıydı. Ben Bağdat Yüksek Ağır Ceza Mahkemesinde görülen bu davanın önemli tanıklarından biriydim. Kimyasal Ali hem Halepçe hem de başka yerlerde işlediği suçlar nedeniyle mahkûm oldu ve idam edildi. Ancak Halepçe meselesi bu davayla bitmedi.

MY: Asıl kim yargılanmalıydı?

RÖ: Bence asıl Saddam yargılanmalıydı. İnanıyorum ki Saddam yargılanmış olsaydı mahkemede şu şekilde bağırıp şov yapacaktı: Ey beni yargılayan Batı dünyası, siz değil miydiniz ki sırf İran İslam Rejimini yıkayım diye her türlü desteği verenler. Kimyasal silah üretmem için bana her türlü ham maddeyi, hatta mühendisler gönderenler. Bu silahları üretip yıllarca cephelerde İran’a karşı kullandığımda gözünü kulağını kapatan, ses çıkartmayan siz değil miydiniz? Ben her yaptığımı desteklediniz, eleştirmediniz ‘devam’ dediniz. Halepçe’ye kimyasal atılması için emir verdiğimde gerçekleşen katliam sonrasında yine sessiz kalan, görmezden gelen siz değil miydiniz? 10 ay neden sustunuz? Neden artık sizi dinlemeyip Kuveyt’i işgal ettiğimde bir anda Halepçe’yi hatırladınız? Yaptığınız ikiyüzlülük değil mi? Neden şimdi ses çıkarmıyorsunuz? Bu durumda sizler de suç ortağım olmuyor musunuz? Sizlerin de şimdi yanımda bu salonda ya da uluslararası bir mahkemede sanık sandalyesinde yargılanmanız gerekmiyor mu? Bence Saddam’a yardım edenler, göz yumanlar, ses çıkartmayanlar da bu katliamın suç ortağıdır. Tarih önünde hesap vermeliler.

YDİ Çağrı: Kimyasal Ali’nin mahkemesinde tanık olarak bulundunuz. Duruşmayı anlatabilir misiniz?

RÖ: Kimyasal Ali, sanırım ülkesinde gözünü kırpmadan katliamlar yaparken bir gün sanık sandalyesinde hesap vereceğini hiç düşünmemişti. O ve onun gibiler, Saddam’ı tanrılaştırmışlardı. Bir yandan korku diğer yandan koşulsuz itaat… Güçten yana güçlü konumda olmak. Her türlü ayrıcalıktan ve menfaatten yararlanma zaafı. Güç zehirlenmesi ve kibir. Kendinden olmayanları ya da taptıkları diktatörün düşman gördüğü toplumun veya siyasi hareketin ya da kişilerin yok edilmesinin kutsal bir görev olduğuna inanma. Tüm bunlar gözlerini kör etmişti. Bu bakımdan yaptıkları her kanunsuzluk onların yanında hak gibi algılanıyordu. Yılardır O rejimin her yaptığı yanında kar kalmıştı. Ancak her gücün, her iktidarın, her diktatörlüğün bir sonu var. Mutlaka bir yerde yanlış yapıyor ve bir kere tökezledi mi o güne kadar destek aldığı güçler tarafından tekmeyi yiyip yere kapaklanıyor. Onların da sonu bu oldu. Duruşmaya 40’dan fazla fotoğraf sundum. O fotoğrafları çektiğim makinamı da mahkemeye götürmüştüm. Mahkeme heyeti de sanıklar da bazı fotoğrafları ilk kez görüyorlardı. Hâkimler ağladı. Kimyasal Ali, donuk gözlerle dijital ortamda ekrana yansıyan fotoğraflara kitlenmişti. Salonda bir sessizlik vardı. Sadece ağlayanların hıçkırıkları duyuluyordu. Herkes çok etkilenmişti. Sonra mahkeme başkanı neler gördüğümü sordu. Ben de tanıklıklarımı anlattım.

MY: Kimyasal Ali’ye katliam ile ilgili bir soru sordunuz mu?

RÖ: Ben değil ama Kimyasal Ali sorular sordu bana… Hangi sıfatla Halepçe’de bulunduğumu, benimle birlikte orada bulunan Amerikalı bir gazetecinin adını söyleyerek, onu tanıyıp tanımadığımı, o gazetecinin bir Amerikan gazetesinde, Halepçe ile ilgili yazdığı makaleyi okuyup okumadığımı, o makalede kimyasalın İran tarafından gerçekleştirildiğinin yazıldığını iddia etti.

Benim de cevabım şu oldu: Ben bir gazeteci olarak orada bulunuyordum. Savaş muhabiriyim ve böyle bir olayı dünya kamuoyuna duyurmak gazetecilik görevimdir. Söylediğiniz gazeteciyi tanımıyorum. Orada görüp görmediğimi de hatırlamıyorum. Yazmış olduğu makaleyi okumadım. Ancak iddia ettiğiniz gibi bir yazı ise hiç şaşırmadım ama ciddiye de almıyorum. Çünkü Amerika, baştan itibaren Saddam’ı destekliyordu. Halepçe katliamı olduğunda sessiz kaldı. Dolayısıyla Amerikalı bir gazetecinin bir Amerikan gazetesinde Saddam’ı savunan böyle bir makale yazmış olması şaşırtıcı değil. Ancak Aynı Amerika’nın çok sayıdaki gazetesi, haber dergisi ve televizyonu benim çektiğim fotoğrafları kullanarak bu katliamın Saddam’ın başında bulunduğu Baas Rejimi tarafından gerçekleştirildiğini savundu. Aynı şekilde dünyanın hemen her ülkesinde yayınlar yapıldı. Aradan bunca yıl geçti Saddam ve Rejimi bir gün bile itirazda bulunmadı, reddetmedi. Peki, siz buna ne diyeceksiniz? O zaman sustu.

Fotoğraf: Ramazan Öztürk

MY: Halepçe katliamının Türkiye’de veya Güney Kürdistan’da yeterince anıldığını düşünüyor musunuz?

RÖ: Düşünmüyorum. Hep söylediğim gibi yıldönümünden yıl dönümüne yapılan cılız anma toplantıları. Herkes kendi başına ve kendince bir program hazırlıyor. Genellikle 30-40 kişinin sığabileceği salonlarda yapılıyor. O kadar insan bile gelmiyor. Konuyla alakası olmayan konuşmacılar çağrılıyor. Kendilerince internet ortamından bana ait olan ya da yıllar önce çıkardığım kitabımdan alınan fotoğrafların fotokopileri duvarlara asılıyor. Fotoğraflar karmakarışık, soluk çünkü hepsi fotokopi. İşin en acı yanı da internet ortamında dolaşan fotoğrafların hangisinin Halepçe’ye ait olup olmadığını bile bilmeden alıp sergiliyorlar.

MY: Halepçe katliamında var olmayan fotoğraflar mı sunuluyor?

RÖ: Mesela gazeteci arkadaşım Mustafa Bozdemir’in yanılmıyorsam Erzurum Depreminde çektiği bir fotoğrafı var. Bir anne depremde hayatını kaybetmiş 4 çocuğuna ait cesetlerin başında ağlıyor. Bu fotoğraf o yıl World Press Photo tarafından ödül almıştı.

MY: Bu hatalar ne gibi sonuçlara yol açabilir?

RÖ: Bu fotoğrafı Halepçe’nin fotoğrafı diye kullanmak, hem ayıp, hem Mustafa Bozdemir’e saygısızlık, hem cahillik hem de Halepçe’nin ruhuna aykırıdır. Meseleyi bu tür yanlışlarla küçültmüş oluruz. Defalarca ikaz ettim. Hatta birkaç kez televizyon programlarında söyledim ama insanlar görüp de anlamadıkları bir ruh haliyle her şeyi birbirine karıştırıyor. Bu yıl Mart ayında Malatya Yeşilyurt Belediyesi 27 yıl sonra ilk kez Halepçe’nin yıldönümünde bir anma programı düzenledi. Yukarıda söylediğim yanlışların hepsi orada da yapıldı. Üstelik alakası olmayan insanlar konuşmacı olarak çağrılmış. Benim fotoğrafım yani bütün dünyanın bildiği Sessiz Tanık fotoğrafı bez afişlere bastırılıp caddelere asılmış fakat Ramazan Öztürk adı yok. Biraz önce bahsettiğim Mustafa Bozdemir’in fotoğrafı sergiye konmuş. Dayanamadım telefon açıp sergiden o fotoğrafı kaldırttım. “Bana neden haber vermediniz, size yardımcı olurdum” dediğim de ise şu cevabı verdiler: Size ait olduğunu bilmiyorduk. Sizin Halepçe ile ilginizden haberimiz yoktu. Düşünebiliyor musunuz? Bir belediye etkinlik düzenliyor, ama dünyadan haberi yok. Şimdi bu durum Kürt çevrelerin çoğunda da böyle. Yani çek fotokopileri as duvara, alakasız iki konuşmacı çağır oldu sana Halepçe anma toplantısı. Şimdi bu mantıkla Halepçe tüm çıplaklığı ile anlatılabilir mi? Kamuoyu aydınlanabilir mi? Ulusal kanallara gelince, 16 Mart geldiğinde, gün içinde telefon açıyorlar, yayına gelir misiniz? Diye. O kadar basite alıyorlar ki ben gidip orada bir dakika içinde Halepçe’yi anlatacağım, bu mümkün mü? Bir de hep aynı soru; ne gördün? Bu yüzden aklıma yatmayan ve inanmadığım davetlere gitmiyorum. Kürdistan’da da durum çok farklı değil. Yani bir şeyi sırf yapmış olmak için yapınca “eğreti gelin” misali oluyor.


Fotoğraf: Ramazan Öztürk

MY: Yanıtlar ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

R.Ö: Ben teşekkür ederim…

Not: Bu röportaj Yeni Dünya İçin Çağrı Dergisi’nde 18.04.2015 tarihinde yayınlanmıştır. Röportajda kullanılan fotoğraflar Ramazan Öztürk’ün izni ile kullanılmıştır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.