SON DAKİKA

Joyce’ta yazma pratiğinin yapısökümü

Bu haber 08 Ekim 2018 - 2:38 'de eklendi ve kez görüntülendi.

FERSUDE- Tüm çalışmalarında, hatta akademik çalışmalarının büyük bir kısmında bile James Joyce’un “hayaletinin” hep kendisiyle olduğunu belirten Fransız filozof,  edebiyat eleştirmeni ve  yapısökümcülüğün kurucusu  Jacques  Derrida,  Joyce’un  yazma  pratiğini  yapısökümünün  ilk  örneği,  metinlerini  de yapısökümün ilk modelleri olarak görür. Ona göre Joyce olmadan yapısöküm de olamaz.

Joyce ile ilişkisinin  temel  alanlarından  biri,  insanlığın  potansiyel  olarak  sınırsız  belleğini  eksiksiz  olarak potansiyel bir bütünün  içinde toplamak gibi olanaksız bir  işe girişmesidir

Kapsamlı ilk Joyce değerlendirmesi  olarak  görülen  ve Joyce’un  son  yapıtı  Finnegans  Wake’in merkezde  olduğu  1982  tarihli  “Two  Words  for  Joyce”ta  Derrida,  Joyce’u  uzun  zamandan  beri okuduğunu  belirtir.  Richard  Ellman’dan  aktardığına  göre,  aynı  “hastalıktan”  birçok  yazar, eleştirmen,  akademisyen,  hatta  Joyce’un  arkadaşları  da  mustariptir.  “Joyce  okudum;  Joyce okuyorum;  Joyce’u  okudun  mu”  cümlelerini  safça  ve  komik  bulur;  “Joyce  okuyorum  cümlesi gerçekten ne anlama gelir, bununla ne demek isteriz? Joyce’u okumuş olmakla kim övünebilir ki?” der;  çünkü  Joyce,  okumanın  “kenarında”dır.  Derrida her  zaman  Joyce’u  okumaya  henüz başlamadığını  hissetmiştir  ve bunu Joyce’un  çalışmasıyla kurduğu,  bazen  çok  bireysel  olabilen  o özel ilişkiye bağlar. Daha önce Joyce üzerine yazmaya cesaret edememesinin nedeni de budur.

Derrida’ya göre Joyce  ise  her  öğenin  en  fazla  anlam içerecek  şekilde  yoğunlaştırıldığı,  en  fazla  anlama  ya  da  belirsizliğe  sahip  bir  dil  oluşturmayı amaçlar.  Dilin her düzeyde  çoğullaştırılması; farklı dillerin  ve kültürlerin bir  arada  iç içe olduğu, sınırlanmamış, içinde bulunduğu kültürel  koşulları  daha  iyi temsil  eden bir dil; bir tür  aşırıbellem. Joyce’un  paradigması,  çokanlamlılığı  bir  bütün  olarak  tekrarlar,  hareketli  hale  getirir  ve  yine  farklı diller  içinde  çoğaltır.  Yazının  her  atomunu  parçalayarak,  her  hece  parçasında  gömülü  en  güçlü anlamla,  insanlığın  tüm  belleğini  (mitolojiler,  dinler,  felsefeler,  bilimler,  psikanaliz,  edebiyat) bilinçdışına yükler. “Bu tür  yazma,  olabilecek en büyük  tarihsel  mesafeyi katetmek ve  keşfetmek için, kendini kültürün labirentimsi alanı içine yerleştirir.”

Derrida,  Joyce  ile  ilişkisinin  temel  alanlarından  birinin,  insanlığın  potansiyel  olarak  sınırsız belleğini eksiksiz olarak bir bütünün (potansiyel bir bütünün) içinde toplamak gibi olanaksız bir  işe girişmesi  olduğunu  söyler.  Böyle  bir  şeyse  ancak,  her  cümleyi,  her  sözcüğü  olabilecek  en  fazla anlamla  ve  ilişkiyle  yükleyerek,  bu  organik  dilsel  bütünlüğü  de  olabildiğince  zenginleştirerek   gerçekleştirilebilir.

Joyce’un dehası da  bir olayı böylesi  bir boyutta ortaya  koyabilmesidir. Okur için  tek  çıkış  yolu  ise  onun  belleği  “içinde”  olmaktır.  “Bu  onu  hatırlamanız  değil,  sizin  onun tarafından hatırlanmanız, onun belleği içinde yer almanızdır. (…) Tüm kültürleri, dilleri, mitolojileri, dinleri,  felsefeleri,  bilimleri  ya  da edebiyat tarihlerini  tek bir an  ya  da sözcük  içinde  bir araya getiren bir  belleğin  içinde yer almak,  sonlu  anımsama yetinizin bir  araya getirebileceğinden  daha büyüktür.”  Derrida, Joyce’un kültürü ve tarihi toplama/parçalara ayırma işlemini bir tür “programlama” olarak niteler.

“Biz  de bu 1000.  nesil  bilgisayar programının bir  parçası oluruz; Ulysses ve  Finnegan  ile karşılaştırınca,  günümüzün  bilgiyasar  ve  mikrobilgisayar  teknolojisi,  çeviri  makineleri  vb  onun yanında  ‘yaptak’  ve  tarih  öncesinin  çocuk  oyuncakları  gibi  kalır.  Bizi  belleğine yerleştiren bu Joyce yazılımının, Joyceware’in parçası oluruz.”

Joyce’un  yazma  pratiğini  yapısökümünün  ilk  örneği,  metinlerini  de  yapısökümün  ilk  modelleri olarak gören Derrida’ya göre, Joyce olmadan yapısöküm de olamaz. Bu anlamda Joyce’un yapıtları, Derrida tarafından kuramsallaştırılan anlamın yapısökümünün görülmemiş bir boyutta cisimleşmesi olarak değerlendirilebilir.  “Two  Words  for  Joyce”ta,  farklı  zamanlarda  ele  aldığı  Babil  Kulesi  söylencesi  temelinde  ve Finnegans Wake’ten seçtiği iki sözcük (He war) çevresinde, Joyce’un bu okunması ve anlaşılması en zor  yapıtının  yapısöküm  örneğini  verir.

Derrida’ya  göre  Joyce  “olayı”,  dillerin  ayrılması  ve karışması olayıdır. Joyce ile ilgili olarak sık sık Babil Kulesi söylencesini dile getirmesinin ardında bu düşünce vardır.  Çokanlamlılığın temeli olarak  gördüğü  Babil  söylencesini  “Wake and Babil” (1979)  ve  “Des  Tours  de  Babel” (1985)  başlıklı  makalelerinde  de  açımlamıştır.  Joyce’u  da edebiyatta cisimleşen çokanlamlılığın örnek modeli olarak görür. Derrida’ya göre Babil Kulesi sadece dillerin  çoğulluğu  ile  ilgili bir figür değildir, o  aynı zamanda tamamlanmamışlığı  ve  bir şeyi  sona erdirmenin,  tamamlamanın,  bütünlemenin  olanaksızlığını  da gösterir.  Joyce  da  bütünlüğün,  aynı  zamanda  belirsizliğin  ve  çokanlamlılığın  paradoksal  bir figürüdür. “Babil, bir özel ad, ancak bugün Babil dediğimizde neyi adlandırdığımızı biliyor muyuz ya  da  kimi?  (…) Böylece  o, mitin  kökeni  (olduğu)  miti,  metaforun  metaforu,    anlatının anlatısı, çevirinin çevirisi vb olur. (…) Babil Kulesi, hangi dilde inşa edilmiş ve yıkılmıştır?”. Hem bir, hem çok; hem birlik, hem de fark. “Şehir,  Tanrı’nın  (babanın) ve  ‘kargaşa’  olarak  adlandırılan  şehrin babasının adını alır”.

Derrida’nın  Joyce’la ilişkisindeki  ikinci nokta,  daha önceki  birçok  çalışmasında da  görülen  baba-oğul  sorunudur.  Derrida,  bu  iki  yönlü  ilişkiyi,  yapısökümünü  gerçekleştirdiği  birçok  alanda tanımlayacaktır: Sokrat ve Platon, “idea” (logos) ile temsili, söz-yazı vb. Metafor, kaybolan babanın temsilidir;  Babil, kutsal  babanın adıdır  (Des Tours de  Babel);  sanat ürünü,  yaratıcısının  dölüdür; “yazının  tanrısı  Thoth,  hem  baba,  hem  oğul,  hem  de  kendisidir”.  Bu  anlamda  Derrida’nın  tüm felsefesi, babanın “yokluğu” ya da ölümü ile olanaksız bir karşılaşma olarak ortaya çıkar.

“Çok geç, Joyce ile her zaman çok geç” cümleleriyle başlayan Two Words for Joyce, şöyle devam eder: “Sadece iki sözcük söyleyeceğim. Hangi dilde ve kaç dilde olduğunu henüz bilmiyorum.” Yarı İngilizce olduğunu belirttiği  bu  iki sözcük (He war), ne anlama gelmektedir? Eril  bir  o, savaş mı açmıştır, savaş mı ilan etmiştir, yoksa o savaş mıdır? Kitabın Babil’e özgü atmosferinde yankılanan bu sözcükler, “aynı anda hem İngilizce, hem Almanca’da  yazılmış; tek  sözcükte (war) iki sözcük, böylece çift isim, çift fiil, başlangıçta bölünmüş bir isim ve bir fiil.”

Finnegans  Wake’te  “kutsal  kitap  ritminin  taklit  edildiği”  cümleler  içinden  seçilen  bu  sözcükler, “YAHWEH  savaş  ilan  ettiği  anda;  kendilerine  ad  vermek  için  bir  kule  inşa  etmek  istediklerini bildiren Shem’i cezalandırdığı anda; YHWH* kendisini adlandırdığı anda”dır. “İlk ya da başlangıç olan”  ve  Derrida’nın  “Tanrı’nın  imzası”  (gösterileni  olmayan  gösteren)  olarak  nitelediği  bu  iki sözcük,  kulenin  yıkılışının  ardından  Babil Kulesi’ni  inşa edenlerin  zihinsel karışıklığını  örnekler.

“Peki  bu  iki  sözcüğü  nasıl  okumak,  nasıl  duymak,  nasıl  seslendirmek  gerekir?”  Nasıl  duymak gerekir sorusu kendisini çoğaltmakta, dahası tüm paragrafta yankılanmaktadır. “Konuşmanın anlamı nedir ama önce dinlememin anlamı  nedir?  Birinin, sesini  yükselten babaya,  yüksek sesle konuşan Tanrı’ya kulak (ear; e ar, he ar) vermesi.”

Derrida,  yazıdaki  bu  genelleşmiş  çokanlamlılığın,  anlamın  ortak  çekirdeği  temelinde  bir  dilden başka  bir  dile  çevrilemeyeceğini,  bu  iki  sözcükte  olduğu  gibi,  aynı  anda  birçok  dilde konuş(ul)makta  olduğunu  belirtir.  “Dilin  çoğulluğu  gerçeği,  kendisinin  bir  dile  ya  da  dile çevrilmesine artık izin vermeyecektir”.  “Bu sözcükleri çevirirsek ne olur? Hiçbir şey, her şey. (…)

Kitabın tümünde ve başka bir yerde bu iki sözcük ile iletişim kuran tüm anlamsal, sessel ve yazısal oluşumları duyulur hale getirmek (ya da duymak)  mümkün  müdür?  Asıl  sınır,  bir  dilin  başka  bir  dilin  gövdesine  aşılanamayacağı  ile ilgilidir.”  Bu  anlamda,  bu  iki  sözcüğün  tek  bir  dil  sistemine  çevrilmesi,  işaret  (mark)  olayının silinmesidir;  (onun) yasasının işareti ya da (onun) işaretinin yasası. Derrida’nın, konuşmalarında ve  yazılarında ele aldığı  dille  ilgili sorunsallarından biri de  çeviridir.

Des Tours de Babel’de sorunu Babil Kulesi söylencesine temellendirerek ele alır. Ona göre çeviri, hem olanaksız,  hem  de gereklidir. Olanaksızdır, çünkü farklı  dil şemalarının indirgenemez olması nedeniyle anlam aktarımı doğru (ve tam) olarak gerçekleştirilemez ama aynı zamanda bu farklılık içinde bir işlem, yani bu farklılık olduğu için gereken bir işlemdir. Derrida’ya göre çeviri, gösterilen ile gösteren arasındaki farkı uygular.

Night Watch’ta,  Joyce  ile  ilgili  yazılarının  çoğunda  ele  aldığı yazı  ile  bütünlük  arasındaki  ilişki sorununu  ele  alır  Derrida.  Ona  göre  yazmak,  belirli  bir ölümü  kabul  etmektir,  yazar  da  kendi doğumuna karşı eylemde bulunan biri olarak görülebilir. Doğmak, olmak ya da köken (başlangıç) kadar  sabit görülürse,  yazmak, hiç  doğmamış olmayı,  bir  başlangıcı olmamasını  istemektir.  Yani yazmak, katıksız bir köken ya da  başlangıcın  yıkımı,  anne katilliğinin bir biçimi olur. Ancak anne katilliği, ilginç bir belirsizlik taşır. Bir yandan, olanaksız bir kendine yeterlik ve özkimlik arayışıyla bağımlılığın  tüm  işaretlerini  söküp  atmak  isteyen  öznenin  kaynağı,  bütünlük  ve  tamamlanma isteğiyle  harekete  geçer;  diğer  yandan  da  yazmayı  farklı  türde  bir  doğuş;  doğmanın,  doğmuş olmanın başkasından geldiği katıksız bir köken olmaksızın doğuş haline getirir.

Derrida’nın  bu  yazıda  sözünü  ettiğimiz  Joyce  okumalarına  baktığımızda  şunu  söyleyebiliriz: Derrida, Joyce okurken,  tüm felsefesini kurarken  olduğu  gibi yine  kökene,  başlangıca doğru  yola çıkıyor, tüm  yapıları söküp  Baba’nın sesini  arıyor,  Babil Kulesi’nin  yıkıntıları  arasında dolaşıyor, dillerin  çoğullaştığı  o  an’a  geri  dönüp  çevirinin  olabilirliğini  tartışıyor;  felsefi  sorunların  tekil gerçekleştirimi ya da sahnelenişi olarak  gördüğü  edebiyat sularında anne katilliğinin izini sürüyor. Bir anlamda, Joyce okumalarında adeta tüm felsefesini yeniden kuruyor.  Bu anlamda, Joyce olmadan yapısöküm de olamaz diyen Derrida’nın bu sözlerine karşılık, Derrida olmadan da tıpkı onun  gibi  dilin  yapılarını  sökerken  tüm  kültürü  ve  tarihi  parçalayıp  toplayan Joyce’u anlamanın pek mümkün olamayacağı öne sürülebilir.

 

Makalenin tamamı için: Nuray Tekin

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.