SON DAKİKA

Jilly’nin gözleri: acının güzelliği / Bir Zamanlar Batıda – Serhat Soyşekerci yazdı

Bu haber 25 Kasım 2018 - 23:12 'de eklendi ve kez görüntülendi.

 

 

Bu yazıda, 1968 yılı İtalyan yapımı olan ve Sergio Leone’nin yönettiği Once Upon a Time In The West adlı filmin konusunu ve Frank (Henri Fonda) ve Mızıkalı Adam (Charles Bronson)’ın düello sahnesinden çok Jilly (Claudia Cardinalle)’nin gözlerindeki acıyla birlikte klasik bir western-spagetti filmlerinin dışına taştığına değineceğim. Filmin birbiri ardına yinelenen western filmleriyle olan göbek bağını zamanın maddeleşmesi, acı ve güzellik ile ilişkilendirerek kopardığına yer vereceğim.

 

Film Türkçeye önceleri Batıda Kan Var şeklinde çevrilmiş, gerçek orijinal kimliğini ise 1986’da almış: Bir Zamanlar Batıda.

 

Bu filmi “başyapıt” hâline taşıyan unsur, gelmiş geçmiş Amerikan western/spagetti filmlerindeki geleneği koparıp kendine çevirmesidir. Özellikle 1960 ve 1970’ler ardı sıra çekilen yekpâre bir tema üstüne oturan western filmleriyle doludur. Oysa Bir Zamanlar Batıda filminde ne John Wayne’in ezilmişlere duyulan “esrar dozu”nu artırmış o tuhaf cesaret örneğini, ne Ronald Reagan’ın bir kovboyun bıçkın emelleriyle altına hücum etmesini, ne İyi/Kötü/Çirkin’deki tıpkıbasım yüz ifadelerini ve ne de “Bir Avuç Dolar” için şamar oğlanına dönen kovboy uslüplarına yer vardır. Pekâlâ, o zaman bu filmi ayrıcalıklı kılan nedir? Ve neden?

 

Bir kere bu filmde karşıtlıklar bir bütünlük halindedir. Üstelik bir western film olmasına rağmen nasıl oluyor da kadın karakter hikâyenin “baskın” teması hâlini alıyor? Her şeyden önce İtalyan sineması filmde bir köken arayışına giderek Rönesans resim sanatı unsurlarından büyük çaplı ilham alarak bunları sinema sektörüne uyarlamış. Filmin istasyon sahnesi bu gerçeği gösteriyor. Sahne, trenden inenlerin tesadüf kalabalığıyla çok boyutlu bir kompozisyon oluşturmakta. Trenden inen kalabalıkta hiç kimse kameraya karşı “poz verme” duygusunu yansıtmıyor. Kadraja giren bir görüntü, tekerlekli sandalyedeki bir adamın hemiplegia (kısmi felç) belirtisi göstererek iki kolunun da paralize olduğunu göstermekte. Bu sahne, on altıncı yüzyıl İtalyası’nda Anthonis Mor’un Alba Dükü Jester Pajeron resmindeki patolojiyi anımsatmaktadır. Gene aynı kalabalıkta küçük ve sevimli bir kız çocuğu göze çarpıyor. Görünümü ve kıyafetiyle Velazquez’ın Las Meninas’ındaki prenses, nedimeler ve cücelerle vakit geçiren küçük kız çocuğunun hal ve davranışlarını temsil eder gibidir.

 

Kanımca, filmdeki düello ve idam sahnesinin dışında, filmi ayrıcalıklı kılan asıl sahne, Jilly’nin kusursuz yüz hatlarında toplanan gerçeklik olsa gerek: “Acının güzelliği” İşte burada dikkâtler birbirinin uzantısı hâline gelen bir başka sahneye çekiliyor: İstasyon sahnesi.

 

Jilly, istasyon sahnesinde çarmıha gerilmiştir. Yüzünü aniden istasyon duvarında asılı olan saate çevirir. Jilly ile zaman göz göze gelirler ve bu sahnede zaman maddeleşir. Zamanı maddeleştiren Jilly’dir, tıpkı Jilly’e ruh katanın da zaman olması gibi. İkisi de birbirini tamamlayarak aynı anda gerilirler çarmıha. Jilly’nin çarmıhı saattir çünkü. İstasyon duvarındaki saat kollarını iki yana açmış vaziyette öylece kalakalmakta (7.55). Jilly’nin geçmişini şimdiye sürükleyen bu sarsıcı retrospektif, cebinden çıkarıp baktığı cep saati ile o anda kesişir. Çünkü kendi saati de kollarını iki yana açmıştır (10.10). Hareket hâlindeki kameranın optiği, gerilen ve gergin bir göz atışta sahneyi istasyon saatine terk eder, sonra da yerini Jilly’nin kusursuz güzelliğinde bütünleşen görsel efekt alır. Kamera, Jilly’nin yüz hatlarına öylesine odaklanır ki, acılı gözlerine sebep olan şakaklarındaki ince kaslar dudaklarını ittirerek onu yarı açıkağızlı hâlde bırakır. Acı, Jilly’nin yüzünde dolaşırken,  ince bir “sızı” bırakır. Bu acı bedensel bir ağrı değildir. Öyle görülüyor ki, resim sanatının ayna metaforu bu kez sinemada yerini optiğine terk ediyor.

 

Bundan sonra “şimdi”nin sonrasız bir an’a dönüşmesine ve “saatleri ayarlamaya” (Tanpınar) gerek yoktur artık, çünkü sanattaki “N” düşmüş, eskimiş ve yırtılmış olan hayalî imgemizde “saat” olarak bir kez daha çarklarını döndürmeye devam eder: SA(N)ATLARI AYARLAMA ENSTİTÜSÜ. Ama “N” hâlâ ölmedi ki. “N” hâlâ yaşamıyor ki. Modern zaman denilen şey hem yok hem de var değil midir? Sa(n)at, kameranın optiğinden geçerek gerçek bir rüyadan geri dönen bir varoluş bırakıyor geride. Güzelim bir kırsal hayatın içinden serpilerek akan o narin seste geri dönen bir varoluş olmasın sakın bu düşen “N”. Bellek, hatırayla birlikte zamanı bozup parçalarken, Mızıkalı Adamdan geri dönerek “merhaba” ve hoşça kal” arasında sallanır. Tümcelerin arasına gizlenmiş vaziyette hâlâ beklemektedir. Mızıkalı Adam, kaybolan cennetin dilini armonik bir ezgide ararken arafta beklemeye devam eder: Bir gün dönecek (Mireille Mathieu, “Un Jour tu Reviandras”).

 

 

“Güneş ufkunu kaybettiği zaman,

 

Bütün anılar bana hâlâ acı çektiriyor.

 

Evimizin gölgesindeki akşam,

 

Bedenimde ellerini hissettiriyor.

 

Bir gün her şey geri dönecek,

 

Beraber eskisi gibi yaşamak için.

 

Yokluğunu unutmayacağım,

 

Yaşam benim için daha güzel görünecek.

 

Her gün, sana daha yakın…”

 

 

Mızıkalı Adam’ın ezgisinde, Jilly’nin toprak rengi saçlarıyla bütünleşen toprak rengi teni, kasabanın “kendisi” olur. Zaman, bellek kaybına uğrarken, “ben” ve “öteki” olarak sert bir rüzgârda ikisini de çarpar. Her şey evrende Jilly’nin gözlerinde bütünleşir. Kâinat, Jilly’nin gözleridir.

 

Jilly’nin gözlerine ‘giydirilen zaman’, acının kaynağında evrensel bir hareketi çağırırken, acının güzelliğini de gözlerden yüreklere bırakıverir. Zaman, kaçınılmaz olarak belleğin acı hatırasında eğilip bükülür, kırılıp yeniden canlanır.

 

Bugünün insanı “çöp girip çöp çıkan” sanatın eşiğinde ve sanalın çöplüğünde gezinirken, cep telefonlarındaki dijital kameranın içine yerleşerek saatine bakmaya devam ediyor. Profil resmini ivmelendireceği o tekinsiz, anlıksız ve o boyutsuz vibratörün titreşiminde kaybolup giderek… Derinliği olmayan bir yüzeye asılan bu boşlukta beklerken, klavyeden “beğen” butonuna basanların fazlalık evreninde kaybolup giderek… Pekâlâ, ama Jilly ve Mızıkalı Adam belleğin neresinde saklı acaba? İşte bu varoluş, hayat ırmağından geçerken acının güzelliğinde sessiz sedasız akmaya devam ediyor.

 

Acının güzelliğini medya ve şuursuz kitle aldığına göre, her kitle iktidardır ve şöyle der:

 

Gerin çarmıha!

Profil resimlerine karşı acının güzelliğini öldürün bir kez daha!

İnsandaki isyana…

Mızıkalı Adam’a.

 

Sanalın gafletine düşmeden, Bir Zamanlar Batıda’nın o bitimsiz mottosu olan acının güzelliği devam ederken sonsuzluğun da şimdisi olmaktadır.. Bu acı öylesine bir retrospektiftir ki bir kez daha insanı yakalayarak avuçlarının içinde tutmaya da devam ediyor.

 

 

Serhat Soyşekerci
Serhat Soyşekerciserhatsoksekerci@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.