SON DAKİKA

İnanmak ayrı, bilmek ayrı şeylerdir – Erhan Sezer

Bu haber 22 Ekim 2018 - 1:55 'de eklendi ve kez görüntülendi.

” İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum…”

 

Carl Sagan

 

Zor zamanlardan geçiyoruz. Sınırların son derece keskin bir hal aldığı bir zaman bu. Sınırın bir tarafında gücü, otoriteyi ve yasaları kullanıp, her istediğini kolaylıkla yaptıran taraf dururken; diğer tarafında ise haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı gelip, mütevazı olanaklarla örgütlenmiş bir halkın sesini dört bir yana duyurmaya çalışan kararlı bir itiraz hareketi bulunmakta…

 

Bu, yabancısı olduğumuz bir durum değil elbette. Dünya sınırlara ve sınıflara ayrıldığından beri bir sınıfın diğer sınıfa olan tahakkümü de hep olagelmiştir. Ayrıcalıklı bir sınıfa ait olduğunu düşünen her birey, bu sınıfın asli bir savunucu olarak geride kalan çoğunluğun, normalin çok altında kalan hayatlarını sürdürmesini elbette doğal karşılayacaktır. Çünkü bir bakıma kendi zengin yaşantısının sürdürülebilirliği için sömürülen sınıfın sessiz, itaatkar ve tevekkülcü bir anlayış geliştirmesi önemlidir. Bu yüzden de dinlerin salgıladığı öteki dünyanın cenneti, her yoksul hayatın nirengi noktasını oluşturacak kadar önem arz eder.

Dinler; zengin, asalak ve sömüren sınıfların belki de en mühim dayanak noktasıdır. Zira ömrü boyunca rahatlık yüzü görmemiş, kendisine bir avuç ekmek verenleri daha zengin yapmak için devamlı çalışıp didinmiş bir insanın bu anlamdaki tek çıkış yolu, yüreğinin acısını dindiren tek ilaç, ölümünden sonra kavuşacağı cennet özlemidir.

 

‘Efendilerinizi eleştirmeyin, elinizde olanlarla yetinin ve sade hayatınız için devamlı tanrıya dua edin’ mantalitesi üzerine de özetlenebilecek dinlerin çağrısı, gerçekten de bir kapitalist için ele geçmez bir reçete olarak düşünülebilir. Belki yanlış düşündüğümü düşünenler olabilir, ama geçip giden bunca yüz yıldan sonra, karşılaştığımız nice tarihsel pratikler bize farklı bir sonuç sunmuyor. Bir asil, bir iş veren yahut bir yönetici, idaresi altında yaşayan inançlı kesime sade yaşamasını, elindekilerle yetinmesini ve devamlı tanrıya dua etmesini söylerken, her ne hikmetse kendisini bunun çok dışında tutup söylediklerinin tekini bile yapmıyor. En lüks konutlarda kalıyor, en pahalı araçlara biniyor, en modern kıyafetleri giyiyor, en gösterişli yemek masalarına oturuyor ve yaptığı bu büyük harcamalara uygun gelecek tek satır savunma yapma gereği bile duymadan, halka tevekkül etmesini söylemeye devam ediyor.

 

Zor zamanlardan geçiyoruz demiştim. Bu, artık bardağın taştığının, geçim sıkıntısının olağanüstü bir hale geldiğinin, iş bulabilmenin, bulunsa bile emeğin karşılığı olan ücretin alınmasının son derece güç olduğunun da bir kanıtı… Bir yönetici düşünün ki, halka tasarruf yapmayı önerirken bile başını soktuğu sarayın aylık masrafları dudak uçuklatıyor. Üretim yapmadan, bilimsel, seküler ve eleştirel bir eğitim modeli kurmadan, bağımsız bir yargı sistemi getirmeden, demokratik ve özgür bir ortam sağlamadan, ekonominin bozulmasının ve gittikçe kötüye gitmesinin nedenini, kendisine ve on altı yıllık yönetimine değil de dış ülkelere bağlaması ise ayrı bir trajedinin konusu olabilir.

 

Türkiye, sıradan bir ülke olamayacak kadar önemli ve kıymetli bir ülkedir. Bu yüzden de hiçe indirgenmeyecek, gözden çıkartılmayacak değerde. Kurtuluşumuzun tek yolu; kusursuz demokrasi, bağımsız yargı ve özgür basındır. Zamanlarını kısır tartışmalara ve sorunlara ayırmaktansa, dünyanın modern gelişimini ve ilerlemesini takip etmek, bunun üzerine düşünüp, kafa yormak insanımız için sizce de daha iyi olmaz mı?

 

Kimliklere ve inançlara yasaklar konulmamalı. Aksine her kimliğin ve inancın, kendi renklerini toplumla paylaşmasına müsaade edilmeli. Örneğin bir Alevi çocuğu, Sünni inanca dayanan bir din eğitimi dersine zorunlu kılınmamalı ve toplum baskısına maruz bırakılmamalı. Aynı şekilde bir Kürt çocuğu da kendi dilinde eğitim almalı, kendi dilinde öğrenim görmelidir. Bu, bir devlet için ayrıca ödü kopartan bir öcü gibi de görünmemeli. Zira haklarına kavuşan, özgür ve güvenilir bir ortamda yaşayan her insan, bu gelişime duyduğu minnettarlığı, daha fazla çalışarak, daha güzel işler yaparak gösterecektir. Toplum ise, ortak bir mutabakatta buluşarak bir arada, huzurla yaşayacaktır.

 

” Ben hiç bir zaman karamsar olmadım. Beni okuyanlar da karamsar olmasınlar.” demişti Yaşar Kemal. Onun neredeyse tüm kitaplarını okuyan milyonlarca okurundan sadece biri olarak diyorum ki, ben de asla karamsar değilim. Evet, zor zamanlardan geçiyoruz. Ama elbet bir gün üzerimizdeki kara bulutlar dağılacak ve biz masmavi açan gökyüzüne umutla, sevgiyle ve güvenle bakacağız. O günler de sanıldığı gibi asla uzak değil…

 

Erhan Sezer

Toronto

Erhan Sezer
Erhan Sezererhansezer@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.