SON DAKİKA

“Hangi” sanatçılar “Ne” konuşacak; her şey “Nasıl” güzel olacak? – Rabia Mine

Bu haber 14 Mayıs 2019 - 10:01 'de eklendi.

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul seçiminin iptal edilmesi üzerine yaptığı konuşmada, “Artık herkes konuşacak, sanatçılar konuşacak,” demesi ve sözlerini de seçim çalışmaları esnasında bir çocuk tarafından kendisine söylenen, “Her şey çok güzel olacak,” cümlesi ile bitirmesi, muhalif kesim üzerinde sanki görünmez bir düğmeye basılmış gibi bir etki yarattı ve tırnak içinde “sanatçıların” birdenbire tırnak içinde “konuşmaya” başlamasıyla birlikte, çığ gibi büyüyen yepyeni bir sloganımız oldu:

“Her şey çok güzel olacak!”

Üstelik de genellikle kanımızın yerde kalmayacağı; insanlık onurunun işkenceyi yeneceği; susarsak sıranın bize geleceği; faşizme karşı omuz omuza vermemiz, kurtuluşa kadar savaşmamız gerektiği gibi daha çok acılara, kaygılara ve savaşa gönderme yapan; en optimisti bile, “Yaşasın devrimci mücadelemiz,” şeklinde, alt metninde devrimci şiddet güzellemesi içeren sloganlar tarihimizin en masum, en iyimser, bir o kadar da en muğlak sloganı!

“Her şey çok güzel olacak!”

Her şey çok güzel olacak peki de, bu sloganı büyütürken her şeyin onlar için güzel olacağını vaaz ettiğiniz hedef kitle sadece seküler CHP tabanı değil ise, “güzel” tanımının ülkede yaşayan her halk, sosyolojik ve ideolojik kesim için farklı, hatta birbirinin taban tabana zıttı anlamlar içerdiği; örneğin ulusalcı bir Türk için “Kürt’ün anasını görmemesinin”; yurtsever bir Kürt için “Kürt’ün bağımsızlığını ilan etmesinin”; seküler kesim için “alabildiğine özgürlüğün”; bağnaz islamî kesim için “olabildiğince tutuculuğun” “güzel” olduğu vahim çıkar çatışmaları ve çelişkiler yumağından oluşan toplumsal gerçekliğimizde, “her şey” ifadesinin içi hangi parametrelerden oluşan bir konsensusla doldurulacak?

Hadi zoraki de olsa asgari bir ortak paydada buluşuldu diyelim; bu noktada da en önemli soru şu: Her şeyin bu asgari konsensus çerçevesinde dahi olsa güzel olması “NASIL” sağlanacak?

Bugüne kadar gıklarını çıkarmazken bir anda “konuşmaya” başlayan ve her biri birbirinden hamasî cümlelerden oluşan boş umut ticareti şahikası sözlerine büyük anlamlar atfedilen “sanatçıların”, kendilerine “nasıl” sorusu yöneltildiğinde bu soruya halihazırda verebilecekleri herhangi bir yanıtları var mı?

Bu noktada, en tehlikeli suskunluk dönemlerinde dahi konuşma cesareti gösteren ve hatta bu yüzden yargılanan Barış Akademisyenleri’nden, Emre Zeytinoğlu’nun konuya dair, -yazımın sonuna linkini de ekleyeceğim- bir söyleşisinden alıntı yapmak istiyorum. Bana göre, bu ülkenin eylemi ile söylemi paralel nadir -kendisi böyle bir ayrımı reddedecek kadar alçakgönüllü olsa da- “gerçek” sanatçı ve entelektüellerinden biri olan Emre Hoca diyor ki:

“Sanatçılar konuşsun dediğiniz andan itibaren, hangi sanatçılar konuşuyor? Sanatçılar konuşmuyor muydu? Sanatçıların yapıtlarına baktığınız zaman, eğer bir sloganı açma niyetindeyse o yapıt, -çünkü sanatçılık burada zordur işte- öyle bir şey söylersiniz ki klişenin, sloganın dışına çıkar ve o sloganın içini doldurmaya başlarsınız. Bu, sadece kendi tuttuğunuz kitlenin yanında olduğunuz anlamına gelmez; bütün kitleleri saran daha duygusal, daha kamusal bir dille anlatabildiğiniz; daha içsel gücünüzü açığa çıkarttığınız ve bütün düşüncelerinizi ortaya koyduğunuz bir dile dönüşür. Bu tehlikelidir işte! Eğer birisi bunu didiklemeye başlarsa, orada slogan atmaya filan benzemez bu. Slogan atmak çok da tehlikeli bir şey değildir; çünkü aynı dilden konuşuyorsunuz. Ama dili bozduğunuz, iktidarın hâkim olamayacağı bir dile başvurmaya başladığınız andan itibaren, orada başınıza ne geleceğini kimse bilemez.”

İşte mevzunun kilitlendiği nokta tam da burası. Sanatçılar konuşmaya başladı da, ne söylüyorlar? Kaçı Emre Zeytinoğlu’nun vurguladığı gibi, “İktidarın, hâkim olamayacağı için şiddetle müdahale edeceği ve de bütün kitleleri saran bir dile başvurmaya,” cesaret edip sloganın içini doldurabilecek? Kaçı, yine Emre Hoca’nın herkesin mutlaka dinlemesini önereceğim aynı değerli söyleşisinde vurguladığı, “içsel güç”e ve “kamusal dil”e; yani söylemini eylemi ile buluşturacak bütünselliğe sahip?

Yazımın bu noktasında da sanata ve sanatçıya bakış açımı anlattığım kendime ait eski bir yazımdan alıntı yapmak istiyorum.

“Bana göre, sanat toplum için de devrim için de insan için de değildir. Hatta sanat, sanat için bile değildir. Sanatçı, o sanatı yapmazsa ol’amayacak kişi; sanat da, sanatçısı ya da toplum istese de istemese de onu üretecek yetenekteki ve derinlikteki o sezgisel akıl sahibi kişi vasıtasıyla ‘kendi kendini olduran şey’dir!

Sanatın direkt değil, ancak yaşamdaki ve insandaki zamana ve mekâna yayılmış ‘izdüşümlerinin’ toplumu değiştirme ve dönüştürme gibi ‘kendiliğinden’ işlevleri olabilir; ki bunun gerçekleşebilmesi için de zaten onun toplum da dahil hiçbir şey için; kendisi için bile olmayacak kadar hesapsız, hedefsiz ve en idealize olanları da dahil verili olan her türlü amaçtan azade sınırsız bir özgünlük, özgürlük içinde meydana gelmesi gerekir.

Bir fenomen olarak sanatçının tek sorumluluğu sanatınadır; onun asla klişe manada bir devrimci duruş sergilemek gibi bir mecburiyeti de borcu da yoktur; süreç içinde devrimci işlevler görecek olan olgu sanatçı değil, şayet o kapasitede ise, sanatçıyı sadece araç olarak kullanarak kendi kendini var eden sanatın kendisidir.

Dünya sanat tarihine baktığımızda görürürüz ki insan ruhunda en derin izler bırakan; insanlığın en önemli değişimlerini, dönüşümlerini, farkındalıklarını; yani görece de olsa evrimini sağlayan sanatsal üretimleri yaratan büyük sanatçıların çoğu, değil bizim beklediğimiz gibi klişe bir muhalif-halkçı-devrimci figürü olmak; ömürlerini inzivada geçiren, hiçbir şekilde topluma dahil olmayan asosyal kişilerdir; hatta bazıları son derece sorunlu, toplum düşmanı diye nitelenebilecek derecede agresif insanlardır ve söz konusu sanat olduğunda bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Devrimci, verili olanın dışında yeni ve özgün yaşam algıları oluşturarak evrilebilen insandır; ve yeni yaşam algısı oluşturabilmek de büyük oranda sanatsal duyumsamaya bağlıdır. Sanatçının hiçbir klişe ile tanımlanmaması ve sınırlanmaması gereken bu derin duyumsamayı sağlamaktan başka hiçbir borcu yoktur hayata.

Sanatı ille de kör gözüm parmağına bir şekilde direkt toplumsal olması gerektiği şeklinde güdük bir tarifle çöpe indirgeyip, sanatçıdan da mutlaka en dar ve klişe manada bir devrimci duruş beklemek, onu sığlığa ve yavanlığa; sanatı da işlevsizliğe mahkûm etmekten başka bir şey değildir.”

Yukarıdaki soyut gerçeklikler bağlamında bugünkü somut durumumuza bakacak olursak; maalesef bu ülkenin sanatçısının, bir yandan sığlığa doyamayan vizyonsuz ve kifayetsiz muhteris sol muhalifler öte yandan da üretimlerinin tepesinde onu derdest etmek için elinde kılıçla bekleyen sansürcü devlet tarafından dehşetengiz bir kıskaç altında tutulması yüzünden, yaşamı değiştirecek ve dönüştürecek en büyük güç olan sanatın bu hazin coğrafyada kendini olması gereken dinamikleriyle oldurabilmenin çok uzağına düştüğünü görürüz.

Dolayısıyla da toplumda -şu anda olduğu gibi- sanatçıdan sanatıyla sağlayamadığı dinamiği, konuşmasıyla sağlaması beklentisi hâkimdir her daim… Böylesi bir kıskaç altında iğdiş edilmiş sanatçının sanatıyla söylemekten aciz kaldığı şeylerin, vasat bir sloganda ne kadar anlam ifade edeceği; “kamusal dili” kısmen de olsa kullanmaya cesaret ederek attığı sloganın içini, sakatlanmış “içsel gücüyle” nasıl hakkını vererek doldurabileceği; sanattan anladığı tek şey üç-beş popüler şiir, birkaç klasik roman ve de birkaç hüzünlü ya da ajitatif şarkı türkü olan çoğunluğun, onunla birlikte iktidara karşı ne kadar etkin bir güç oluşturabileceği ise ortada ne yazık ki…

Sanat, doğal yatağında olanca özgünlüğü ve özgürlüğüyle akabilseydi, bugün ne bu kadar büyük açmazlar içinde çırpınıyor ne de tırnak içinde “sanatçıların” üç-beş hamasi söylemine böylesine boş umutlarla bel bağlıyor olurduk.

Haa üç-beş “popüler” icracıyı sanatçı, onların üç-beş hamasi sloganik söylemini de umut olarak görecek kadar zavallı durumdaysak o ayrı tabii… Ki maalesef bu vaziyetteyiz. Öyle olmasaydık, yukarıda tariflediğim vahim tabloya rağmen hem tam da olması gerektiği gibi sanat üreten hem de konuşmaktan korkmayan sınırlı sayıda da olsa özgün sanatçıyı sırf popüler olmadıkları için küçümseyip kaale almamazlık yapmaz, onların cesur duruşları etrafında toplanarak çoktan gerçekten umuda benzer umutlar yeşertmeye başlamış olurduk. Bu ülkede öyle insanlar da var ve/fakat onları ne büyük kalabalıklar tanıyor, ne de tanıyanlar da dahil kimse akıbetlerini umursuyor. Çünkü biz Emre Hoca’nın da söyleşisinde vurguladığı gibi, gerçekte ne kısmen şiir, kısmen edebiyat ve de kısmen müziğin dışında sanatla uzak yakın alâkalıyız, ne de sanatçıyla…

Özcesi; bu gerçeklikte görece sanatçının görece konuşmasının da, muhalif kesimin coşkun, “Her şey güzel olacak,” vaazının da konjonktürel bir hamaset edebiyatından ve insanları bir nebze rahatlatan küçük bir hoşluktan öteye geçme şansı var gibi gözükmüyor. Ne sloganlar ürettik biz, zaten yoktular. Ne kanımız yerden kalktı, ne devrim oldu. On yıllar boyunca başta Kürtler ve Ermeniler olmak üzere lafa gelince kardeş dediğimiz halkların; başta eşcinseller olmak üzere ötekileştirdiğimiz marjinal kesimlerin ve hiçbir şekilde kendilerini koruma şansı olmayan masum hayvanların maruz kaldığı zulümlere susmayı bildik biz ancak; baktık ki susa susa sonunda hakikaten sıra bize geldi, eteklerimiz tutuşup konuşmaya heves ettik.

Gerçekten samimiysek, gerçekten konuşalım o zaman ve işe gerçeklerle yüzleşmekle başlayalım! Sloganın içini doldurup, her şeyin “nasıl” güzel olacağı sorusuna âdil, objektif ve yüzde yüz eşitlikçi yanıtlar üretmeye odaklanalım.

Benim ilk yanıtım, bu soruya yanıtlar ararken aynaya bakarak kendimize, “Ben kimin için her şeyin güzel olmasını istiyorum?” sorusunu sormak mecburiyetinde olduğumuzu söylemek olacak.

Yanıtımıza, ötekileştirdiğimiz halkları, bütün marjinal kesimleri ve hayvanları da dahil edebildiğimiz gün belki her şeyin değilse bile bazı şeylerin güzel olması ihtimali doğacak ufukta.

Aksi takdirde daha yakın geçmişte en az bugünkü kadar heyecanlanıp bir çırpıda unuttuğumuz, “Herkes için adalet” sloganı gibi, “Her şey çok güzel olacak” cümlesi de üç gün sonra tarihin çöplüğünü boylayacak. Niye? Çünkü o söylemi içini doldurarak slogandan öteye geçiremedik. Herkes adalet istedi evet, ama sloganının aksine sadece kendisi için. Bari bugün her şeyin hakikaten “herkes için” güzel olmasının hayali kurulsun. Ancak o zaman bugün hayal bile olsa, en azından uzak erimler için hakiki bir tohum atılmış olur belki…

Sanatı ve sanatçıyı rahat bırakıp, bir an önce gerçek sanata hak ettiği önemi atfetmeye başlamamız gerektiğini vurgulamak da ikinci yanıtım olsun “nasıl” sorusuna… Çünkü sanat, yukarıda da vurguladığım gibi, insanı evrilten en önemli dinamiktir.

Her şeyin güzel olması, en başta varoluşsal olarak olanaksız; ama her şeyin bu kadar kötü olması da oldukça sorunsallı. Bu klostrofobik kötülük döngüsünü kıracak tek şey, toplumun sağcısıyla solcusuyla her kesiminin acilen kendiyle yüzleşmesi ve de sanatla barışmasıdır.

Gerisi laf-ı güzaf.

Rabia Mine
Rabia Minerabiamine@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

1 ADET YORUM YAPILDI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
erdoğan tunçel 14 Mayıs 2019 / 23:40 Cevapla

kalemine sağlık