SON DAKİKA

Hakan Dilmeç: 7 Haziran’da ortaya çıkan, iki ayrı kanalda yürüyen mücadelenin birleşme eğilimi egemenlerin korkulu rüyası

Bu haber 08 Kasım 2018 - 22:07 'de eklendi ve kez görüntülendi.

FERSUDE- 24 Haziran sonrasındaki siyasi tablo, işçi sınıfının durumu ve ekonomik krizin ortaya çıkardığı sorunları Kaldıraç Temsilcisi Hakan Dilmeç ile konuştuk.

 

Gazete Fersude olarak 24 Haziran seçimleriyle başlayan yeni sistemi siyasi parti ve örgütlerle konuştuğumuz “Fersude Siyaset Söyleşileri” serisinin konuğu Kaldıraç Temsilcisi Hakan Dilmeç.

Hakan Dilmeç: “İşçi sınıfı sahneye çıkacak, savaşsız, sömürüsüz bir ülke, bölge ve dünyayı kuracak. Yeter ki sabırla örgütlenelim, mücadeleyi geliştirecek adımları ortak olarak atalım ” diyor.

 

Korku ikliminin hakim olduğu bir anda 3. Havalimanı’nda eylemler oldu. Sonra gözaltılar, tutuklamalar. Tam olarak 3. Havalimanı’nda ne oldu?

3. Havalimanı’nda takip edebildiğimiz kadarıyla ilk defa eylem olmadı. Takip edebildiğimiz kadarıyla diyorum çünkü oraya gidip gelmek bir mesele, işçilere ulaşabilmek ayrı bir mesele. Tam da söylenildiği gibi toplama kampı gibi. İlk defa olan bir eylem değil, artık bıçağın kemiğe dayandığı yerde yapılan bir eylem. Birikmişlerin açığa çıktığı, patladığı yer olarak değerlendiriyorum bu eylemi. Ciddi anlamda da kitlesel bir öfke patlamasına dönüştü eylem.

29 Ekim’e yetiştirmek için anlaşılan o ki, zaten kölece koşullarda çalışan işçiler zaman yaklaştıkça çok daha fazla zorlandı. Bir tarafıyla da zaten bu ekonomik krizle beraber havaalanındaki taşeron şirketlerin de eskisi gibi para alamamasıyla birlikte birçoğunun batık durumda olduğu konuşuluyordu. Dolayısıyla bu durum hemen işçilere yansıyor ekonomik olarak. Bunların hepsinin birikmesiyle oluşan bir patlama.  Patlamanın yarattığı öfke toplumsal muhalefette de bir karşılık buldu. İyi de bir karşılık buldu aslında ama uzun süredir de toplumsal muhalefetin sokağa çıkmasına dönük çok ciddi baskılar olduğu için çok hızlı refleks vermekte yeterince başarılı olunduğunu söyleyemeyiz. Yine de Kadıköy’de ve Ankara’da gerçekleştirilmeye çalışılan eylemler önemliydi. Bildiğiniz gibi devlet saldırısı oldu bu eylemlere.

Tüm işçi sınıfına bir gözdağı, ayağınızı denk alın mesajı verildi

İşçilere yönelik gözaltılar, polis müdahalelerinin nedeni ne?

İşçilere dönük saldırılar aslında şunu gösteriyor; tabiri caiz ise devletin kullandığı kavramla orantısız güç kullandılar. Ortada siyasi hiçbir talep yok, tamamen insani yaşam ve çalışma koşullarına ilişkin en asgari koşullar talep edildiği için işçilere saldırıldı. Neydi talepler; serviste saatlerce beklememek, tahtakuruları içinde yatmamak, doğru düzgün karın doyuracak yemek yemek, ücretleri zamanında almak, formenler tarafından aşağılanmamak gibi basit insani talepler.  Bunun karşısında inşaat işçileri sanki iktidarı istiyorlar gibi tamamen siyasal olarak bir tavır aldı devlet. Aslına bakarsanız bu bir tarafıyla da gerçek. Bu ülkede her ekonomik, demokratik, en insani talepler bile devlet açısından, siyasi bir şekilde karşılık buluyor ve ona göre yanıt veriliyor. Hele ki bu talepleri işçiler istiyorsa çok daha fazla yükleniyorlar.

24 Haziran seçimlerinin 1,5 yıl önceye çekilmesinin nedenlerinin bir tarafı Suriye’deki gelişmeler ise bir tarafı da içerideki ekonomik krizin açığa çıkmasıdır. Yani ekonomik krizin sonuçları ortaya çıkmadan seçimleri geçirmek istediler ve bunu yaptılar. Dolayısıyla şunu biliyorlar, ekonomik kriz var, her ne kadar cumhurbaşkanı, maliye bakanı, yönetenler yok dese de, dış güçlerin işi dese de, bir kriz var ve bu kriz ortamında en fazla canı yananlar işçiler. İşçilerden gelecek her türlü eylemin büyüme potansiyelini görüyorlar ve buna karşıda ciddi bir saldırı içerisine giriyorlar. Aslında inşaat işçilerine dönük bu kadar baskı ile kitlesel gözaltılar ve tutuklamalar biraz ibret-i âlem için yapıldı. Bundan sonra gelişecek diğer işçi direnişlerine ayağınızı denk alın mesajı verilmiş oldu.

 Daha önce de inşaat işçileri yemek boykotları yaptı. Yine ücretlerini almak için iş bırakma eylemleri yaptılar. Sistem inşaat sektörü üzerine kurulduğundan özelde ekonomik krizden en çok etkilenenler inşaat işçileri oldu. Bu eylemin diğer bütün şantiyelere yayılma ihtimali olduğu için mi sendika yöneticilerine ve işçilere bu kadar sert davranıldı?

Diğer büyük şantiyelerde işçilerin çalışma koşullarının biraz düzeltildiğine dair duyumlar var. Bunu herkes bekliyor,  aslında bir tarafıyla doğru. Özellikle son 15 yıldır en fazla gelişen sektör, daha doğrusu ekonominin döndürüldüğü sektördür inşaat.  Çok fazla işçinin çalıştığı ama en örgütsüz sektör. Yani nesnel olarak da örgütlenmenin zor olduğu bir sektör.

İşçilerin 3-5 aylığına, bir yıllığına dönemsel olarak çalıştığı yerler şantiyeler ve bu sebeple örgütlenmenin de çok zor olduğu bir alan. Ama önümüzdeki dönem de inşaat işçilerinin eylemlerini çok fazla arttıracağı bir dönem olacak.  Kaçınılmaz olarak bu yaşanacak, biraz da oraya dönük bir gözdağı bu. Daha önce de dediğim gibi, bir tarafıyla da inşaat işçileri başta olmak üzere bütün işçi sınıfına bir gözdağıdır bu. Flormar işçilerine de bir gözdağıdır.

Hatırlayalım; bundan 1 sene önce de 2 sene önce de inşaat işçilerinin eylemleri oluyordu, işçiler yol kapatıyordu vs. Hemen talepleri kabul ediliyordu ve devam ediyordu çalışma. Böylesi bir yaklaşım yoktu, çünkü inşaatların devam etmesi gerekiyordu. Artık inşaatların zaten eskisi gibi devam etme şansı çok fazla yok, kendi açıklamaları bu yönde. Başlayan projeler hariç bütün projeler durdurulmuş vaziyette. Para yok ortada ve bu inşaatlar daha fazla devam etmeyecek, olanları da bir an önce bitirmek istiyorlar. Daha az para harcayarak ellerinde olanları bitirmek istiyorlar.

Egemenlerin en fazla korktuğu sınıf mücadelesinin keskinleşmesidir

İnşaat sektörünü devam ettirecek para mı azaldı?

Eğer para azaldıysa, eğer bir yerlerden kısılmak gerekiyorsa sermaye en fazla işçilerden kısıyor ve işçiler de buna tepki verecek. Yaşanan durum, bu tepkinin önlenmesine dönük beklenenin çok üzerinde bir saldırı oldu. 30 işçi ile beraber iki sendika yöneticisi ve bir sendika başkanı tutuklandı. Aslına bakarsanız işçi sınıfı mücadelesi dediğiniz birazda böyle bir şey.  Bu ülkede sendikacılar çok fazla tutuklanmıyor ama örneğin Güney Kore’de isimler değişmekle beraber ortalama 500 tane sendikacı sürekli hapiste. Sınıf mücadelesinin keskinliği ile de alakalı bir şey bu, örgütlülük ile de alakalı. Egemenlerin en fazla korktuğu sınıf mücadelesinin keskinleşmesidir. İşçiler durmadan eyleme çıkmıyor ama çıktığında da işçileri durdurmak öyle kolay olmuyor.  Örnek olsun, basın açıklaması yapan kitleyi dağıtmak gibi bir şey olmuyor. İşçiler bıçak kemiğe dayanınca eyleme geçiyor çünkü. Çocuğuna ekmek götürmek için çalışıyor ve o ekmeği götüremediğinde ya İsmail Devrim gibi kendine zarar veriyor ya da işte inşaat işçileri gibi isyana dönüşüyor. İnşaat işçilerinin bir arada olmalarından kaynaklı doğal bir örgütlülükleri olduğundan bu tip eylemlerle patlıyor.

Ya mücadele edeceğiz ya da çürüyeceğiz

Bu gözaltılar bütün muhalif kesime bir cevaptı herhalde ve sendikalar da iktidarın bu hamlesini görüp sessizleştiler. DİSK yönetimi Özgür Karabulut’un mahkemesinde yoktu mesela.

Bugünden evet böyledir diyemem, biraz erken bir tespit olur. Bir tarafıyla da şöyle düşünüyorum;  uzun süredir gözaltı ve tutuklama dalgası var.  2011 yılında BDP’ye dönük gözaltı ve tutuklama dalgası başlatılmıştı. Binlerce tutuklama olmuştu. İstanbul’da da kısa aralarla çok fazla gözaltı ve tutuklama olmuştu. Beşiktaş’ta idi o zaman DGM. Yaklaşık 300- 400 kişi her gün orada gözaltına alınan arkadaşların duruşmaya çıkarılmasını bekliyorduk.  Çok uzun süredir bu gözaltılar ve tutuklamalar bir yanıyla hayatın olağan akışına döndü. Bu durumu iyi bir şey diye söylemiyorum ama artık insanlar bu durumu çok olağan karşılamaya başladı. Bir de o kadar çok ki, hangi birine yetişeceksin. Bir yandan da gerçekten şöyle bir tarafı var meselenin; onlar işlerini yapıyorlar, bu kadar çıkmazın içinde ellerinde zor aygıtından başka bir şey de yok. Ellerinde sadece rıza aracı olarak zor aygıtı kalmış, sopayla razı etmeye çalışıyorlar ama bu da bir yere kadar.

Yasanın kendisi sadece sendikalar için değil, meslek odaları için de geçerli. TMMOB için de geçerli, TTB için de geçerli yani muhalif olan DİSK-KESK-TMMOB ve TTB’nin tamamı için geçerli. Bu yasa, Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor başlarında. Bence önümüzdeki süreç biraz daha netleştirecek. Dediğiniz gibi geri çekilenler olacak, aman sendikayı elden kaybetmeyelim diyenler olacak, bir kısmı, mücadele ediyoruz ama işte mücadelemizi de devam ettirecek şekilde diye kendisine bahane üretecek ama bir kısmı da mücadele etmeye devam edecek. Aslında hayat bunu dayatıyor bize. Ya mücadele edeceğiz ya da çürüyeceğiz, ikisinden biri. Mücadeleci sendikacılar da elbette olacak. Yani biraz daha sürecin netleşeceği bir dönem. Böyle düşününce aslında kötü değil bir tarafıyla.

7 Haziran’dan sonrası için şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz; bu ülkede artık orman kanunları geçerli. Gücü gücü yetene. Onlar şu anda güçlüler, daha doğru ifade ile öyle gözüküyorlar. Biz güçsüzüz ve o yüzden de sınırlı tepkiler verebiliyoruz. Örgütsüz olduğumuz için güçsüzüz. Örgütlülüğü geliştirmek gerekli.  Genel olarak şunu söyleyebilirim; hayat onlardan doğru değil bizden doğru akıyor. Bizim bunu görerek daha ısrarlı adımlarla ilerlememiz gerekiyor. Daha cesur adımlar atmak gerekli demiyorum burada. Bu ülkedeki devrimcilerin, sosyalistlerin, gerçekten sınıf mücadelesi için emek harcayan sendikacıların, devrimci sendikacıların bir cesaret sorunu olduğunu düşünmüyorum. Ama daha ısrarlı, daha uzun soluklu ve daha sonuç alıcı, telaşa düşmeden bir örgütlenme ve mücadele hattına ihtiyacımız var. Netleşecek olan kısımlardan biri de budur.

7 Haziran seçimleri bir dönüm noktasıdır

 Bu hat nasıl oluşacak? Bir yanıyla yeni bir şeyle karşı karşıyayız. Bu yeni durumu muhalif kesimler nasıl karşılayacaklar, temsil ettikleri kesimlerle birlikte düşünüyoruz bu krizi nasıl en az yıpranarak atlatacaklar?

En az yıpranarak atlatma kısmı kendini savunmaya kilitlemek olur. Öyle tariflemeyelim.  Yıpranacaksak yıpranalım. İleriye gidelim de sonuç olarak yıpranıyorsak da yıpranalım.

Bugün genel olarak da bakıldığında konu şu aslında; bu memlekette 7 Haziran seçimleri oldu ve 7 Haziran seçimleri bir dönüm noktasıdır. Ne demektir 7 Haziran seçimleri? Gezi Direnişi’yle sıçrama yapan batıdaki mücadele hattının Kürt halkının mücadelesi ile birleşme eğilimini göstermiştir 7 Haziran’da. Devlet ya da bu ülkenin egemenleri de diyebiliriz. Kuruluşundan beri süregelen tarihsel bilinciyle buraya saldırdı. Şu an yaşadığımız budur.

7 Haziran’a kadar bu ülkede toplumsal mücadele dinamiklerinin hepsi gelişme seyri gösteriyordu. Arada geri düşmeler olsa bile hep bir yükseliş vardı. O yükselişi durdurma, geriye çevirme çabası aslında. Burada iki tane konu var; bir tanesi Kürt halkının mücadelesi ile yakınlaşan batıdaki mücadeleyi yeniden ayırabilmek, ikincisi de Ortadoğu’daki paylaşım savaşı ile beraber bölgedeki gelişmeler üzerinden Kürt halkına dönük baskıları arttırmak. Sadece bu ülke için değil, diğer ülkelerdeki Kürt halkının kazanımlarını da geriletmek, mümkünse tamamen yok etmek ve buna destek olacak olan bütün mücadele dinamiklerini de zayıflatmak.

7 Haziran’da ortaya çıkan, iki ayrı kanalda yürüyen mücadelenin birleşme eğilimi egemenlerin korkulu rüyası. O zaman bu iki mücadele kanalının hep birbirini gözeterek davranıyor olması önemli oluyor. Bunu bağımsız gündemleri olmaz anlamında söylemiyorum ama birbirini yok sayan bir mücadelenin geleceği yok. Kaldı ki çok da korkutmuyor bu egemenleri, tersi korkutuyor. Egemenler bu denli korkuyorsa bir bildikleri vardır, korktuklarını yapmaya devam etmek gerekiyor.

Bombalar patladı, insanlar hayatlarını kaybettiler. Bu patlamaların nedeni korkmalarından mı kaynaklandı?

Suruç’la beraber başlayan Kürt illerindeki katliamlar, yıkımlar ve 10 Ekim ile devam eden süreçte toplumsal muhalefete çok ciddi baskı gerçekleştirildi.  Bunun üzerinden de 1 Kasım, 16 Nisan ve sonunda 24 Haziran referandum ve seçimleri oldu. Burada, hep bir arada durmak ve AKP iktidarını geriletmek meselesi üzerinden bir hat oluşturuldu. Elbette AKP ve Erdoğan eli ile gerçekleştirilen yeni bir ‘şey’ ama onunla sınırlı değil. Eksik olan, görülse bile çok fazla üzerinde durulmayan esas mesele, bu ‘yeni şey’ üzerine, emperyalist efendilerle birlikte bu topraklardaki tüm burjuva egemenlerin üstünde anlaşmış olmalarıdır.

AKP’yi geriletmek üzerine kurulan mücadele hattı 24 Haziran’la beraber çöktü aslında. Yeni bir rejim kuruldu diye tarif ediliyor şimdi. Biz bunu ‘Saray Rejimi’ olarak tarif ediyoruz. Aslında ortada çeteleşmiş bir devlet var ve buraya özgü bir şey de değil bu. ABD devleti de çeteleşiyor, Fransız devleti de çeteleşiyor, Ukrayna’daki devlette çeteleşiyor ve IŞİD de bir çete ama devlet oluyor. Aslında çeteler devletleşiyor, devletler çeteleşiyor. Tam da paylaşım savaşına uygun olarak devletler kendisini yeniden organize ediyor.  Buradakinin ismi ‘Saray Rejimi’. Mesela deniyor ya; ABD’de Trump gitti gidecek, onu kabul etmiyorlar falan, muhtemelen benzer bir süreç yaşanacak ABD’de. Trump zihniyeti, onun bakışı, diplomasi anlayışı ABD devletinde hakim olacak. Çünkü ihtiyaç bu, bununla götürüyorlar. Şöyle düşünün Fransa’da Macron partisiz cumhurbaşkanı oldu, cumhurbaşkanı seçildikten sonra parti kurdu ve öyle gidiyor. Yani Fransa’da da normal bir parlamenter rejim falan yok. Orada da başka bir şey oluyor şu anda. Buradakinin özelliği bu ülkeye özgü olarak, bir devletin yeniden organizasyonu var ve bu Erdoğan’ın eseri değil. Erdoğan’ın tek başına yaptığı bir şey değil. Onun üzerinden, onunla beraber kotarılan devletin yeniden organizasyonu. Türkiye Anonim Şirketi diye de tarif ediliyor kendilerince. IMF yerine şimdi özel bir şirketten danışmanlık alıyorlar. Bir şirket tarzında devlet yeniden organize ediliyor ve buna da kimse ses çıkartmıyor. CHP’de ses çıkartmıyor. CHP 16 Nisan’da da ses çıkartmadı, 24 Haziran’da da ses çıkartmadı. Bir süredir Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın raporu dolaşıyor, seçimlerde %20 oranında hile olduğundan, oyların değiştirildiğinden bahsediliyor. Bu ciddi bir orandır. Buna dair kimse sesini çıkartmıyor.

24 Haziran’dan sonra görünen, en geniş birlik dediğiniz şey gerçekten toplumdaki ezilenlerin, sömürülenlerin, aşağılananların gerçek temsilcilerinin birliği olmalıdır. Yani bu CHP ile olacak bir şey değil ama CHP’ye oy verenlerle olacak bir şey. CHP yönetimi ile olacak bir şey değil. Solun bir bölümünün en azından buna karar vermesi gerekiyor. CHP’siz yol yürümeyi göze alabiliyor mu? Bunu göze alınabilirse o zaman CHP solculaşabilir. Sol bağımsız bir hattan büyüyebilir ise solun önünü kesmek için solculaşacak CHP.

Bugün en geniş birlik dediğimiz aslında bu ‘yeni’ düzende ezilen, sömürülen emekçilerin, halkların birlikteliğini sağlayacak ve bu konuda ideolojik olarak net olan güçlerin önce beraber hareket etmeleri gerekiyor. Burada sıkıntı ne derseniz? En geniş cepheyi kurmak tartışması yürünecek yolu da erteleyen, zayıflatan bir duruma yol açıyor. Tersinden en geniş cepheyi kurmayalım demiyorum, tabii ki kuralım. Yani bu düzenden rahatsız olan herkes bir şekilde yan yana gelmeli ama bunun merkezinde kim duracak, merkezi kim olacak? Motor gücü ne olacak?

Motor güç, gerçekten bu düzeni değiştirme iddiası olan güçler olabilir, devrimci güçler olabilir. Bu devrimci güçlerin de şimdiden en azından daha birbirini gören, gözeten, destekleyen yerden hareket etmeleri gerekir. İlle de bir araya gelsinler, tek bir örgüt olsunlar ya da ille de bir cephe kursunlar değil, bu hayat içinde olur ya da olmaz. Bu güçlerin birbirini desteklemesi, birbirini rakip olarak görmemesi en azından bu dönem için bir kazanım olabilir.

Biraz ilkeler meselesi sanırım, bir cephe olacak bu cephenin motor gücü kim olacak tartışması yürüdü. Bu cephenin temel ilkeler koyup bu ilkeler üzerine mi kurulması gerekiyor?

Bizim bir sloganımız var, işçi sınıfı mücadelesi için de geçerli olan; “Rekabet böler, eylem birleştirir” diyoruz biz. Birlik dediğin eylemlilik içinde olur, iş içinde olur. Mesela Özgür Karabulut’un gözaltına alındığı gün DİSK’te, “Krize karşı ortak bir mücadele hattı” başlıklı toplantı vardı. Tek tek herkes bir şeyler yapıyor ama böyle olunca Özgür Karabulut’u bile koruyamıyorsun en basitinden. Herkesin bir gücü var ve bir araya geldiğinde ortak bir hedefle hareket ettiğinde var olan toplam gücünün ötesine de geçebiliyor ve bu ciddi bir fırsat. Aslında konulardan biri değil bu, ülkenin temel konusu bu aslında. Buna bir de bölgede ve ülkede yürüyen savaşı ekleyebiliriz.

İki tane temel konu. Bunlar olduğu için sürekli baskılar var ve bu baskılara karşı da kınama dışında bir şey yapacaksak mücadele ediyor olmamız gerekir. Bir taraftan Cumartesi Anneleri’ne destek olman gerekir, diğer taraftan da işçilerin mücadelesini büyütmeye çalışmak, onlarla dayanışmayı geliştirmek gerekir. Baskılara karşı özgürlük mücadelesi fiili olarak iş ile eylem ile yapılabilecek bir şeydir.  Yoksa sadece özgürlük talep ederek yapılabilecek bir şey değildir.

İşçiler ile geniş halk kitlelerinin buluşmasının önündeki en büyük engelin ‘ben bilirim, ben organize edeceğim’ söyleminden ya da yaklaşımından kaynaklandığına dair tekrarlanan bir iddia var. bu iddianın gerçekle bir bağlantısı var mı?

Bu şöyle genelleştirilemez; ‘devrimci örgütler, sosyalist örgütler çok üstten bakıyor, biz her şeyi biliriz halk hiçbir şeyi bilmez’ gibi bir yaklaşım yok aslında. Böyle dersek,  80 öncesindeki o büyük devrimci halk hareketini anlayamayız. Gerçekten hareketin içinden öğrenmeseydi devrimci örgütler bu kadar büyüyemezdi. Bir taraftan tabii hem ülkede hem de dünyada bir nesnellik vardı. Bu ülkedeki devrimcilerin böyle bir tarihi var. Kitlelerin kendi eylemlerinden öğrenmesinin önünü açmak diye bir deneyimimiz var. Tabii arada şöyle oluyor; dayanışmaya giden genç bir arkadaşın yaklaşımını bir örgütün temel yaklaşımı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bir taraftan belki böyle öznel yanları var. Öbür taraftan sınıfa ulaşmak konusunda sıkıntı var mı derseniz, var.  Bu sorunu tek başına solun çok üstten yaklaştığı tespiti ile ilişkiler gelişemiyor, kanalları buluşturamıyoruz diye yaklaşırsak yanlış olur.  Bir sohbette geçmişti, ‘işçi sınıfı örgütsüz değil, tarikatlara örgütlenmiş vaziyette’. Evet, sendikal anlamda bir örgütlülükten, sınıf bilincini almış bir örgütlülükten bahsedemiyoruz ama böyle ağlarla kuşatılmış bir işçi sınıfından bahsediyoruz. Bu 12 Eylül’le yaratılan bir durum.

12 Eylül’de yeterince yanıt verilememiş olması  ayrı bir tartışma. Bizim boş bıraktığımız her yeri devlet, bizi de ezerek doldurmaya çalıştı ve yeni bir işçi kuşağı ortaya çıktı. Bu yeni işçi kuşağının yeniden örgütlenmesi diye bir mesele var. 15 Temmuz sonrası mutlaka görmüşsünüzdür konvoyları. İki tip araç vardı yollarda. Biri işte 5-10 bin liralık arabalar, pikaplar, biri de yüzbinlerle ifade edilen arabalar vardı konvoylarda. Aslında toplumun en ezilen kesimleri bu iktidar tarafından bir şekilde tutuluyor. Bir taraftan tarikatlar cemaatler üzerinden tutuyor, bir taraftan belediyeler üzerinden. Geçmişte sosyal hak olarak kazanılan hakları sanki kendileri lütuf olarak veriyormuş gibi sadaka gibi dağıtarak, kendi haklarını insanlara verili iktidarın onlara sunduğu nimetler olarak gösterdiler ve bunu örgütlediler. Böyle bir bilinç geliştirdiler ve bunu yaydılar.

Bu durum örgütlenmenin önünde ciddi bir engel olarak duruyor ama aşılamaz değil. Seçimlerde de ortaya çıkan bir yarılma var. Devletin, yönetenlerin geçmişte uyguladığı laik-anti laik ikilemi bir şekilde değişmekle beraber yine devam ediyor. Yani Mercedes’e binen bir başörtülü ile asgari ücretle geçinen bir başörtülünün ortak ne yanı olabilir? Sınıfsal olarak bunlar iki ayrı sınıfın üyesi aslında ama şu anda zayıflamış olsa da hala beraber durabiliyorlar.  Bu ekonomik kriz işte bu ayrımları netleştirebilir. Bunun üzerinden solun bugüne kadar ulaşamadığı kesimlere ulaşma şansı olabilir ama tabii otomatik bir şeyden de bahsetmiyorum. Buradaki boşluğu onlar ırkçılıkla, şovenizmle dolduracaklar.  Zaten başladılar. ‘Elitizm’ tartışmalarıyla dolduracaklar. Şimdi inşaat işçilerine ne diyorlar? “Bölücü, hain”. Bundan sonra sokağa çıkan herkes hain ilan edilecek.

 İşçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı var

 Bir taraftan da inşaat işçilerinde de gördük, Flormar’da da gördük bu kitle aslında AKP’ye oy vermiş kitle. Kurulduğu günden beri AKP’ye oy veren kitle. Bu ayrışma krizle birlikte daha da sertleşecek gibi görünüyor.

Evet aynen öyle. Flormar işçileri yazıyorlar, anlatıyorlar. Kadınlar diyor ki; ben onurumu koruyorum burada artık. Gerçekten işçi sınıfı mücadelesi ekonomik de başlasa bir onur mücadelesine dönüşüyor. Bu da Marks’ın dediğine geliyor; “işçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı var”.  Bunu da eyleme geçtikçe görüyor, eyleme geçmediği oranda en ağır koşullarda yaşama bile katlanmak zorunda kalıyor. Haksız da göremezsin bir tarafıyla, çünkü evde doyurulacak çocuklar var, ödenecek bir kira var, çocukların okula gönderilmesi lazım. Yani her türlü aşağılamaya bu sebeplerle katlanıyorlar ama buna rağmen hayatını idame ettiremez hale geldiğinde artık ya kendini yakıyor, asıyor, ya cinnet geçirip ailesi ile birlikte hayatlarına son veriyor ya da sokağa çıkıyor eyleme geçiyor. Sokağa çıktığı, eyleme geçtiği andan itibaren değişmeye başlıyor.

Toplumsal muhalefet güçleri olarak buralarda olabildiğince birlikte hareket ediyor olmamız ilerletici olacaktır. Beraber iş yapıyor olmak ilerletir. İlkeler de aslında bunun içerisinden çıkar. Aslında bu ilkeler dediğimiz bilinmez şeyler değil, daha öncesinde de yüzlerce defa kuruldu bu birliktelikler. Benim söylemeye çalıştığım biraz daha farklı olarak, işçi sınıfı, devrimci hareket, toplumsal muhalefet ne dersek diyelim adına, nesnel olarak kötü durumda değil. Zaman kapitalist düzenin yönetenleri lehine akmıyor, bizim lehimize akıyor. Onlar krizde, bu krizi bize ihraç ediyorlar, sadece ekonomik krizden bahsetmiyorum. Siyasi krizleri var, ideolojik krizleri var, bunu bizim tarafa kanalize ediyorlar. Daha fazla baskıyla umutsuzluğu örgütlemeye çalışıyorlar, umudu yok etmeye çalışıyorlar. Gelecekleri yok ama sanki bizim geleceğimiz yokmuş gibi, ezilenlerin geleceği yokmuş gibi bir atmosferi örgütlemeye çalışıyorlar.

İşçi sınıfının iktidarı mümkün

Bu yaklaşımdan sıyrılmak mümkün mü peki?

Bundan sıyrıldıkça yol yürüyebiliriz. Durum kötü değil, dünya çapında da kötü değil. Sosyalizmin yenilgisinin üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti. İnsanların kişisel tarihleri için 30 yıl büyük bir zaman dilimi ama toplumların tarihinde bakıldığında evet böyle oluyor işte. 90’lı yıllarda, “Sovyetler Birliği bile çöktü sen ne diye uğraşıyorsun” sık kurulan cümlelerdendi. Toplumsal ortalama bilinç, günlük bilinç bunu diyor. Ama bu 30 yıllık sürece baktığımızda sistem, kapitalizm dünya çapında insanlığa bir şey vadedemiyor,  umutsuzluğu örgütlüyor ve bunun içerisinden savaşla çıkmaya çalışıyor. Yapabileceği hiçbir şey yok,  ırkçılığı körüklüyor, baskıyı zoru örgütlüyor.

“Bunun dışına çıkabilecek miyiz?” asıl soru bu. Soruna bu rahatlıkla yaklaşırsak ne olur? En aza razı olmak zorunda değil devrimciler. En önemli mesele şu: “Gerçekten işçi sınıfının iktidarını isteyerek bir mücadele yürütmek”. İşçi sınıfının iktidarı mümkün, bu başarılabilir ve önünde sonunda olacak. Geçmişte yaptık, yine yaparız. Yeter ki biz bu bakışla, bu ruh haliyle mücadelenin içinde olalım. Sorunda dedin ya “en az yıpranma”, çok yıpranalım ne olacak? Girelim mücadeleye görelim. Dev Yapı-İş Sendikası başkanını tutsak verdi, İnşaat İş Sendikası 2 tane yöneticisini tutsak verdi. Yıpranılmadan zaten bir şey olmayacak. Bunu göze almadan zaten ileriye gitme şansımız yok. Bunu göze alarak mücadele verdiğimiz sürece bu kadar tutuklama da vermeyeceğiz. Gerçekten vermeyeceğiz. Ya da tersinden şöyle düşünün, her yıl 1500 ile 2000 arasında işçi, işçi cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Ölüyoruz zaten.

İşçi sınıfı gerçekten kendi hakları için mücadeleye girse bu kadar işçi, işçi cinayetlerinde ölmeyecek. Bu mücadele üzerinden ödenen bedel de işçi cinayetlerindeki rakamlarla ifade edilmeyecek eğer ölümlerse mesele. Zaten ölüyoruz ki biz, zaten hapse giriyoruz. Bizim kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı, yeter ki kazanabileceğimiz bir dünya var bunu yapabiliriz duygusunu, bu bakışı içselleştirelim. Bugün birlikte hareket etmenin önündeki engellerden biri bu.

CHP şu an kurulan saray rejiminin ortaklarından bir tanesi

 Biraz da CHP’yi ele alalım. Gezi sonrası Adalet Yürüyüşü’nden tutalım da Maltepe’deki mitinge kadar. CHP bir taraftan muhalif kitleyi kendi kitlesi olarak gördü ama bu kitlenin de hiçbir talebini görmedi. CHP muhalif kitlenin enerjisini, öfkesini boşaltıyor gibi görünüyor. CHP, sistemin emniyet supabı mı?

Özü itibari ile CHP dediğin devlettir, devletin kurucu partisidir. Mesele ‘devletin bekası’ meselesi ise elbette CHP’nin safı bellidir. CHP, yöneten sınıf içerisindeki klikler arasında bir çatışmada, işçiler emekçiler, ezilenler işine yararsa kullanmaya çalışır. Onun dışında halkın gelişecek olan hareketini engellemek dışında bir misyonu zaten yok. Mesela 24 Haziran seçimlerinde ve 16 Nisan referandumunda CHP’nin parlamenter sistemin devamından yana olduğu yanılsaması vardı. Bizce bu bir yanılsamaydı.

CHP şu an kurulan saray rejiminin ortaklarından bir tanesi ve ona düşen rol de buna itiraz edenleri bir noktada tutmak. Eğer böyle olmasaydı, gerçekten parlamenter rejimi istiyor olsaydı 16 Nisan’da gece saat 23:00’da Kılıçdaroğlu çıkıp sonuçlar doğrudur deyip kaçmazdı. Bir yıl sonra da “Aslında hayır kazanmıştı” demezdi. Hadi bir yıl sonra hayır kazandı dedin, 24 Haziran gecesi neden sustun? Bir yıl sonra aslında hayır kazanmıştı demek sadece 24 Haziran’da insanların tekrar sandığa gitmesi için söylenmiş bir sözdü.

Aslında her şey çıplak artık. Bu iyi bir şey. CHP’nin ne olduğu açığa çıktı. Yönetenler cephesinde, halka, işçilere, emekçilere karşı birlik oldukları çok net açığa çıktı. Biz de kaldık baş başa. Gerçek ortaya çıktı aslında çünkü bu bir yanılsamaydı. Biz gücü; ‘gerçeği  görmek, cesareti de  bu gerçeği olduğu gibi kabullenmek’ olarak tarif ediyoruz . Eğer bu gerçeği görebilirsen, kabullenebilirsen değiştirebilecek iradeyi koyabilirsin.

Kürt halkının mücadelesine bakışta herkes net olmalı. Bu bir turnusoldur

Toplumsal muhalefetin Mecliste bir temsilcisi var mı?

Evet şu anda ‘bizim taraf’ dediğimiz toplumsal muhalefetin parlamentoda bir temsilcisi var mı? Var. Ne kadar eksik de olsa HDP’dir. CHP’nin içerisindeki bir kaç  tane milletvekilini buna ekleyebilirsin onun dışında HDP’dir. HDP bizim cephemizde yer alan, parlamentoda bir güçtür. Parlamento ne işe yarayacaksa o da ayrı bir konu tabii, bir işe yarayacağı yok ama orada da sesimizi duyuracak olan bir HDP var. Onun dışında zaten beraber hareket ettiğin kurumlarla her yerde hareket edebiliyorsun. Bugüne kadar Gezi’yi yaratanlar, 1 Mayısları yaratanlar da var. Bu ülkenin devrimci dinamikleri var olmaya, mücadeleye devam ediyor. Bununla beraber, Gezi Direnişi’nde açığa çıkan önemli bir toplumsal muhalefet dinamiği var. Bugün geri çekilmiş olsa bile kendini orada özne olarak gördü. Yaşananlardan rahatsız olan ve bunu değiştirme isteğinde olan bir Gezi kitlesi var. Bunların hepsini kapsayacak bir birlikteliği biz, kendi gerçeğimizle yüzleşebilirsek gerçekleştirebiliriz. Artı buna şimdi uzun süredir sesi soluğu çıkmayan işçi sınıfı ekleniyor kaçınılmaz olarak. Bir de şöyle  bir durum da var; öyle ya da böyle bütün mücadele dinamiklerinin yüzü de işçilere dönmüş durumda. Az ya da çok, herkes bulunduğu yerden işçilerin mücadelesini önemsiyor. HDP için de geçerli bu durum. Buradan devam ettikçe ilerleriz. Yeter ki biz bu gerçekle yüzleşelim.   Çok güçsüzüz bir tarafıyla, örgütsüzüz çünkü ama bu durum hızla aşılabilir. Böyle bir nesnellik de gelişiyor.

İlkeler dedik ya, orada kritik noktalardan bir tanesi şu; Kürt halkının mücadelesine bakışta herkes net olmalı. Burada bir netliğe ihtiyaç var. Bu bir turnusoldur. Kürt halkının mücadelesini yok sayan hatta emperyalizmin maşası olmakla suçlayacak kadar uca kayan siyasi güçlerle, Kürt halkının mücadelesi ile buradaki mücadeleyi bir kanalda buluşturmaya çalışanlar olarak ayrıştığında mesele ki bu doğallığında da ayrışıyor. Bu ikinci bahsettiğim kanal büyüyecektir, zaten kaçınılmaz olarak büyüyecektir.

Elbette Kürt halkının mücadelesinde farklı gündemleri olabilir, batıda yürüyen mücadelenin farklı gündemleri olabilir. Farklı gündemleri var ama aynı gündemleri de var. Mesela bölgedeki paylaşım savaşı herkesi vuruyor. Kürt halkı bir bütün değil, büyük oranda yoksul emekçilerden oluşan bir halk. İstanbul’un proletaryasının önemli bir bölümü Kürt işçilerden oluşuyor. Sınıfsal olarak da böyle bir tarafı var. Bunların hepsi birleştiğinde aslında azımsanmayacak bir gücüz ama bunu örgütlemekle ilgili almamız gereken çok yol var.

 Astana süreci oldu. Rusya, İran bir taraftan Esad rejiminin temsilcileri diğer taraftan Türkiye var, Türkiye kimi temsil ediyordu? Cihatçı çeteler yoktu bir tek masada. Türkiye onları mı temsil ediyordu?

Türkiye, ABD-İsrail-İngiltere cephesini temsil ediyordu orada. Buna,  Katar-Suudi Arabistan ve Ürdün’ü de ekleyebiliriz. Bu paylaşım savaşında net olan bir cephe var. ABD-İsrail-İngiltere bir cephe. Suriye’de savaşı yürüten ana güç bunlar. Buna, Libya’dan sonra Fransa’yı ekleyebilirsiniz. Almanya hem içinde hem dışında ama esasta ABD-İsrail-İngiltere bir cephe ve buna eklenen Katar-Suudi Arabistan-Türkiye-Mısır ve Ürdün var. Mısır biraz daha kenarında durmakla birlikte Suriye’ye hep beraber çullandılar. Ve bu çullanmaları da o İslamcı, cihatçı, katliam ve tecavüz çeteleri üzerinden savaşı yürüttüler. Aynı zamanda bu çeteleri de temsilen oturdu o masaya. Ama bu çetelerin de kendisinin de sahibi olan efendileri emperyalist blok adına oturmuştu.  ABD-İsrail-İngiltere cephesi adına oturdu. Ve şöyle gözüküyor ki; Türkiye, ABD adına Suriye’de savaşı uzatacak hamleler yapıyor ve bu tek başına gerçekleştirdiği bir mesele değil. Kendi için şöyle özel bir durum var, bu da zaten onun Suriye cephesinde kullanılmasına fırsat veriyor. Kürt meselesindeki özel pozisyonu. ‘Kürtler hiçbir hak elde etmesin’ tutumu Suriye’deki savaşın uzamasında, sürecin uzatılmasında, savaşın derinleşmesinde ABD-İngiltere-İsrail cephesinde işe yarar bir konum oluyor.

 

 ABD’yi Fransa’yı Kısmen Almanya’yı aktör olarak görüyoruz ama İsrail ve İngiltere sanki bu savaşta değillermiş gibi bir izlenim yaratıyorlar. Bu iki ülkenin Suriye’deki savaşta rolü ne?

İsrail zaten bu savaşın çok açık olarak içinde. Bütün IŞİD’lileri, Nusracıları, ne kadar çete varsa hepsinin tedavisi İsrail tarafından yapılıyor. Suriye ordusu tarafından ya da Rusya tarafından, Suriye güçleri tarafından çeteler ne zaman sıkıştırılsa İsrail sortilere başlıyor ve açıktan bunu yapıyor. Sadece karadan girmiyor Suriye’ye İsrail. Havadan sürekli Suriye’yi bombalıyor. Çeteler sıkıştığı anda imdatlarına yetişiyor. İsrail açısından bölgede İran, Suriye, Lübnan (Hizbullah için söylüyorum), Filistin bir direniş ekseni olarak tarif ediliyor. (Siyonizme, emperyalizme karşı). İsrail için Suriye’nin çökertilmesi, Lübnan’ın ve İran’ın çökertilmesi kritik. Kendi varlığı için kritik. İsrail’in varlığının Ortadoğu’da sağlamlaşması tüm emperyalistler için kritik. Bu bölgenin emperyalistler adına denetlenmesi açısından İsrail’in orada sağlamda durması gerekir. İngiltere açısından da baktığımızda aslında İsrail devletini kuran ABD değil İngiltere. Siyonizmin deklarasyonunun yayımlandığı yer İngiltere. 1948’de İngiltere eliyle kuruldu İsrail devleti bir tarafı bu.

İngiltere, yüzyılın başında birinci emperyalist güç olarak paylaşımda en fazla bölgede söz sahibi olan güçtür. Ve bu güç hala aynı şekilde devam ediyor. İngiltere, Irak savaşında çok net açıktaydı.  Suriye’de çok kendisini göstermiyor. Mesela Libya’da, ABD dağılan koalisyonu toparlamak için rüşvet olarak kullandı. Libya petrolleri şöyle paylaşıldı; %30’u Fransa’nın Total’in, %30’u BP’nin İngiltere’nin, %30’u ABD’nindir. Bildiğiniz rüşvet verildi Libya petrolleri. Mesela Almanya karşı çıktı Libya operasyonuna çünkü orada Libya’daki büyük çöllerde güneş enerjisi tarlaları vardı. Almanya’nın, meselesi petrol değildi. Almanya, Kaddafi’nin devam etmesi taraftarıydı ve o yüzden girmedi o savaşa. Ama Libya üzerinden dağılmaya başlayan koalisyonu ABD yeniden toparladı. Fransa biliyorsunuz Libya’yı ilk vurandır. Fransa üzerinden başlattılar savaşı. Bizim görebildiğimiz kadarıyla İngiltere, ABD ile beraber ve bölgedeki paylaşımda ortak hareket ediyorlar. Irak’ın işgalinden beri böyle bu yeni bir şey de değil. 24 Haziran seçimleri öncesi Erdoğan İngiltere’ye gitti, bakanlar İngiltere’ye gitti. Muhtemelen 24 Haziran seçim sonuçları İngiltere’de bağlandı. Erdoğan ve Türkiye egemenleri İngiltere’de ABD ile de pazarlık gerçekleştirdi. Seçim sonuçları Londra’da bağlandı bizce. Orada ortak bir anlaşmayla Erdoğan ile yürümeye karar verdiler. 24 Haziran’da biz sandıkların sayıldığını bile düşünmüyoruz. Ahmet Şık’ında söylediği gibi direkt ekran görüntüsünü dayadılar, zaten hepsi anlaşmışlardı, Almanyası da, Fransası da dahil bu anlaşmaya. Ortadoğu’daki meselede bizim görebildiğimiz en net cephe bu. ABD-İsrail-İngiltere net bir cephe olarak gözüküyor.

 

 Bu cephenin yeni hedefi İran mı?

Evet İran. Bu saldırı ilk başladığı zaman da hedef İran’dı. Aslında bölgede hedef İran. 2010 ya da 2011 tam hatırlamıyorum İran ile Suriye bir anlaşma imzaladılar.  Herhangi birine yapılacak saldırıyı kendisine yapılmış kabul ettiler. Tarihi yanlış hatırlıyor olabilirim ama bu anlaşma net. Bu anlaşma üzerinden İran şu anda Suriye’de. Bölgede emperyalistler açısından düşürülmesi gereken güç İran. Zengin petrol ve doğalgaz yatakları dışında, İran’ı düşürdüklerinde Filistin’e ve Lübnan’a desteğin zayıflatılacağını düşünüyorlar. İran da antiemperyalist bir güç değil bu arada, onu baştan söyleyeyim, öyle değerlendirmiyoruz. Ama anti Amerikancı, Amerika karşıtı bir güç. Fransa ve Alman sermayesi ile daha çok Avrupa sermayesiyle iç içe geçmiş bir devlet.

ABD, İran’ı bölgedeki paylaşım savaşında planlarını bozan bir güç olarak görüyor. Bu açıdan İran’ın düşürülmesi gerekir. Bizce şu anda ABD açısından kabul etmekte zorlansalar da Suriye’de bir yenilgi var ortada. Şimdi bunu savaşı daha da yayarak, İran’ı hedefe koyarak aşmak istiyorlar. Bu arada da Suriye’deki savaşı ne kadar uzatabilirlerse o kadar kar diye bakıyorlar. İran Hedef.

Muharrem İnce görevini yerine getirdi

 24 Haziran gecesi ile bitirelim. Ne oldu o gece?

24 Haziran gecesi… Muharrem İnce görevini yerine getirdi. 16 Nisan’dan sonra, sandıklara gitmek istemeyen, seçimlerden ümidini kesmiş toplumsal muhalefetin yüzünü yeniden sandıklara döndürdü, bunu başardı. Bence Muharrem İnce başarılı, yapmak istediğini yaptı. 16 Nisan referandumundaki tutumu nedeniyle zerre güvenilmeyen CHP yeniden o güveni kazandı ve insanları sandığa yönlendirdiler. Arkasından yaptıklarıyla da işte şu andaki toplumsal muhalefetteki moral çöküntüsünü de başardılar. Bence zaten bunu istiyorlardı. Seçimi meşrulaştırmak istiyorlardı yeniden bunu başardılar ama bu 1 günlüğüne oldu.

24 Haziran gecesi, bu ülkede artık seçimlerin tamamen anlamını yitirdiğine dair de bir algıyı oluşturdular. Bundan sonra yerel seçimlerde bile insanlar sandığa gider mi ayrı bir tartışma. Bu da aslında bir gerçeği açığa çıkartmış oldu. Evet seçimlerle hiçbir şeyi değiştiremezsin demiş oldular. Bir taraftan baktığınızda çok ağır bir sonuç bu. Gerçekten verdiği oy ile sandık ile bir şeyleri değiştirebileceğini düşünen insanlara böyle değiştiremeyeceklerini söylemiş oldular. Tabii bu ciddi anlamda bir yıkımı da beraberinde getirdi. Ama bir taraftan da bir gerçeği açığa çıkartmış oldu. Şimdi  yaşanan sıkıntı da bu işte. Gerçekle yüzleşip, kendi öz örgütlülüklerini oluşturması zorunluluğu da açığa çıkmış oldu. Tabii zaman alacak bir şey ama gerçek bu. En azından sandıktan umutlarını kestiler. Bu da egemenlerin sorunu, bizim sorunumuz değil. Biz zaten sandık ile değişebileceğini düşünmüyorduk bu yağma, talan, sömürü düzeninin.

O gece ne oldu derseniz? O gece bilinmiyor, tehdit mi edildiler? Ya da aslında bizim fikrimiz şu; öncesinde bir anlaşma var. Muhtemelen bir hafta on gün önce yapılmış bir anlaşma var. Seçim sonuçları belirlenmiş ama oyunu bir yere kadar da oynamaları gerekti. Muharrem İnce iyi bir oyuncuymuş. O gözüktü ama kendisini de bitirmiş oldu. Biz şöyle tarif ettik yazılarımızda da, “Ne kadar Kalın’sa o kadar İnce”. İbrahim Kalın’ın rolü neyse, Muharrem İnce’nin rolü de odur. Yani bizim önerimiz de o oldu seçimlerden sonra, İbrahim Kalın’ın yanına ikinci bir sözcü olarak saraya gidebilir. Görevini yerine getirmiş oldu.

Şuna zerre kadar şüphemiz yok, gerçekten kaybettiklerini düşünerek aldıkları bir tutum değil o. Hele Muharrem İnce için hiç değil. Sonrasında yapılan da şu; CHP’de Baykal ekibi tekrar partinin başına geçmek istiyor. Muharrem İnce de onların sözcüsü ama onu da başaramadılar. O sürece bakın, seçimden yenilgiyle çıkmışsın, ciddi anlamda moral kaybı var, insanlar seferber olmuş boşa düşürmüşsün bunu. Arkasından en azından bunun eleştirisini yaparsın bir toparlanma sürecine girersin tam tersine parti içi bir seçim yarışına soktu, başkanlık yarışına soktu ve CHP’yi tamamen, içinde ne varsa ya da onlara inanan kim varsa onu da bitirmiş oldular. CHP’nin tabutuna son çiviyi 24 Haziran’da çaktılar bence. CHP de bir parti olarak artık bitti. Ak Parti diye bir parti zaten yok, MHP kendini bitirdi, CHP de bu kervana katılmış oldu. Gerçekten artık parlamentoda HDP dışında bir siyasi partiden bahsetmek pek mümkün değil.

 

Son olarak yine krize dönersek, önümüzdeki dönem emek cephesinde nelerle karşılaşacağız?

Daha önce konuştuğumuz ekonomik kriz, bugün en fazla öne çıkan başlıktır. Emperyalist paylaşım savaşının yaşandığı coğrafyada ciddi bir yönetme krizi içindeki egemenler, bir de buna eklenen ekonomik kriz ile birlikte çok daha fazla zorlanıyorlar. Daha da zorlanacaklar. Bu ülkenin üreten işçi-emekçileri için zor katlanılan, bir şekilde, çile doldururcasına sürdürülen yaşamı dahi sürdüremez noktaya geliniyor.

Elbette bunun yansımaları oluyor, olacak. İnşaat işçilerinin, Flormar işçilerinin, Cargill işçilerinin, market işçilerinin eylemleri bunun işaret fişekleridir.

Onlar kriz yok diyorlar, demeye devam edecekler. Sıkıştıkları yerde ‘dış güçler’den, ‘içerdeki hainlere’ kadar yalanlarla krizi yönetmeye çalışacaklar. Yetmediği yerde, zaten  yangın yeri olan bölgemizdeki savaşı, içeriyi manipüle etmek için kullanacaklar, Irkçılığı, milliyetçiliği, mezhepçiliği kullanacaklar.

Bunun karşısında, bu ülkede emekçi halkın  insanca ve onuru ile yaşaması için mücadele eden tüm mücadele dinamiklerinin ortak hareketi çok önemli olacak. Bu yönde atılan adımlar var. Yakın zamanda daha fazla sesini duyuracaktır.

İşçi sınıfı sahneye çıkacak, savaşsız, sömürüsüz bir ülke, bölge ve dünyayı kuracak. Yeter ki sabırla örgütlenelim, mücadeleyi geliştirecek adımları ortak olarak atalım.

Zaman, biz işçi-emekçilerden, ezilen halklardan yana akıyor. Bundan en ufak bir şüphemiz yok.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.