SON DAKİKA

Demirtaş’ın savunmasının tam metni: Kürt gençlerinin kanı üzerinden Türk-Kürt siyasetçi, kim siyaset yapmışsa alçaktır, şerefesizliktir

Bu haber 17 Temmuz 2019 - 19:54 'de eklendi.

FERSUDE – HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş’ın 16 ve 17 Temmuz’da yaptığı savunmanın tam metnini yayınlıyoruz.

HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 142 yılla yargılandığı ana davanın duruşmasında yaptığı savunmanın tam metni;

29 No’lu fezlekeyle savunmama devam ediyorum. Öncelikle değerli milletvekili arkadaşlarıma, tüm halkıma ve salondaki herkese selam söylüyorum, sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Yine savunmama geçmeden önce iki duruşma arasında yaşanan bir kaç gelişmeyi hem kamuoyu ile hem de sizler ile paylaşmak istiyorum. 2 dönem partimizde Mersin milletvekilliği yapan Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Buradan kendisine Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm partililerimize de başsağlığı diliyorum.

Yine bu iki duruşma arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülmekte olan ifade özgürlüğü ihlali konulu bir davam vardı, bu da bu sırada karara bağlandı. Bu duruşmada ben de avukatlarım da kapsamlı bir şekilde mahkemenize sunacağız. Çünkü hâlihazırda görülmekte olan davaları da birçok açıdan değil doğrudan ilgilendiriyor. Hakkımda devam eden birçok soruşturmayı da AİHM’nin vermiş olduğu karar doğrudan ilgilendiriyor.

Siyasi davalarda tutuklamayı esas, diğer davalarda hak ihlali görecek kadar ileri bir hukuk anlayışı var!

Yine tutanaklara geçsin diye belirtmek istiyorum. Mahkemeniz 3 yıla yakındır Anayasaya, usule aykırı, hukuka aykırı bir şekilde tutuklu yargılıyor beni. Her duruşma öncesinde hatırlatıyorum. Türkiye’de sanki tutuklu yargılamak esastır, tutuksuz yargılamak istisnaymış gibi bir hava yaratılıyor. Ama hayır, siyasi davalarda tutuklama esas haline gelmiş durumda. Tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar özellikle suç işlemiş güvenlik personelleri ili ilgili yargı bu konuda çok hassas. Tutuklu yargılamayı nedense zanlılar veya sanıklar için hak ihlali görecek kadar ileri bir hukuk anlayışı işliyor. Sadece bizim dosyalarımızda bu kural işlemiyor. Örneğin daha birkaç ay önce Diyarbakır’da parkta arkadaşıyla otururken, bir güvenlik personeli tarafından hiç yere -kamera görüntülerinden anlaşıldığı için söylüyorum, basına yansıdı- Recep Antaş isimli bir Diyarbakırlı genç katledildi, öldürüldü orada. Tutuklandı güvenlik personeli galiba. Daha aradan birkaç ay geçmeden, daha duruşma başlamadan güvenlik personelinin çocuğu CİMER’den yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinden dilekçe ile başvuru yapıyor. Bu dilekçe de babasının haksız yere tutuklu olduğunu, öldürülen kişinin örgütün dağ kadrosunda olmasından dolayı da örgüte yakın kişiler tarafından sahiplenildiğini, onlarca avukatın davayı takip ettiğini, babasının tutuklu olması nedeniyle kendilerinin mağdur olduğunu vs vs. Tabii ki çocuğudur yazabilir. Duygu ve düşüncelerini dile getirebilir. Ama ilginçtir ki Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi bu dilekçeyi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısına gönderiyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı da dilekçe kendilerine geldiği gibi tahliye talebinde bulunuyor. Diyarbakır Mahkemesi daha yargılaması başlamayan güvenlik personelini tahliye ediyor ve Cumhuriyet Başsavcısı CİMER üzerinden aileye bilgi verilmesi konusunda yazı yazıyor. Dolayısıyla Türkiye’de yargı öyle sanıldığı gibi de tutukluluğu esas olarak kabul etmiyor. Gerektiğinde böyle işliyor işte. Tabii ki, benim ailem CİMER’e başvurmadı, başvurmayacak. Ama size CİMER’den Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve hatta başka kanallar üzerinden benim davamla ilgili başka bilgiler veya fezlekeler geliyordur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı herhalde gereğini yapıyordur.

Arınç ve Babacan için gözlerimizi yaşartacak kadar adalet uygulanıyor Ankara Adliyesi’nde

Yine bu süre zarfında yeni parti kurması tartışılan Ali Babacan ile ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturması kapandı ve Bülent Arınç’ın televizyonda yaptığı, adeta cumhuriyet başsavcılarına yönelik tehdit içeren açıklamasından bir gün sonra soruşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Bu da her duruşmada benim neden tutuklu olmam gerektiğini mütalaasıyla bildiren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının ne kadar etkili, adil ve tarafsız soruşturmalar yürüttüğünün bir başka kanıtıdır. Demek ki gözlerimizi yaşartacak kadar adalet uygulanıyor Ankara Adliyesi’nde. Cumhuriyet Başsavcılığı da siyasilerden gelen perspektif ve uyarılar doğrultusunda karar veriyor.  Bunu da tutanağa geçmiş olayım. Sanki ben bu şekilde tutuklu yargılanıyorum da, Türkiye’de bütün dosyalarda tutuklu yargılama esas olarak kabul ediliyormuş gibi sanılmasın. Bunlar da savunmalarımda tutanağa geçmiş olsun.

Adalet Bakanlığı’ndan ya da Külliye’den temsilciler savcılık makamına otursaydı çok daha gerçekçi bir görüntü oluşmuş olurdu

Devam ediyorum; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir daire kararında tutukluluğumun siyasi faaliyetlerimi engellediği, siyasi amaçlarla yapıldığı ve AİHS’nin 18’nci Maddesi’nde belirtilen ‘sözleşmenin kötü niyetle, sözleşmede belirtilen anlaşılabilir tutuklama süresinin başka niyetlerle ihlal edildiği ve kısıtlandığını’ tespit etti. 18 Eylül’de Strazburg’da, 17 kişilik AİHM Büyük Dairesi önünde bu dava tekrar görülecek. Şu anda sizin elinizdeki dosya çok daha kapsamlı bir şekilde biz ve Adalet Bakanlığı tarafından Strazburg’da karşılıklı masaya yatırılacak. Aslında Strazburg’da görülecek davadan ne karar çıkar bilmiyorum. Fakat oradaki tablo, yani başvurucu olarak benim bulunduğum dosyadaki tablo çok daha adil bir görüntü çiziyor. Çünkü hiç değilse masanın karşısında gerçek muhataplarım var, Adalet Bakanlığı var. Burada siz varsınız ve sanki yargılama yapılıyormuş gibi oluyor. Ama Strazburg’da tam da olması gerektiği gibi bir tarafta Adalet Bakanlığı’nın yetkilileri, bir tarafta da benim avukatlarım o davayı görecekler. Burada asıl olması gereken oydu. Mümkünse Adalet Bakanlığı’ndan temsilciler – kim gelecekse –  ya da Külliye’den temsilciler, – kim gelecekse – savcılık makamına hiç değilse onlar otursaydı çok daha adil ve gerçekçi bir görüntü oluşmuş olurdu.

Hukuk dışı, usule kanuna aykırı kararlarınız nedeniyle siyasi faaliyetlerim engellendi

Bu süre zarfında tutuklu yargılama süreciyle TBMM’deki görevlerimden ve faaliyetlerimden alıkonuldum. AİHM’e de önceki dönemde Anayasa Mahkemesi’ne de sunulmak üzere tutanaklara geçmesini istediğim bazı bilgiler var. Bu da tutuklu olduğum süre zarfında milletvekilliği görevimi, eş genel başkanlık görevini sürdürdüğüm dönemde parlamentoda kaç faaliyetin, hangi faaliyetlerin yapıldığı ve benim bunların kaçından mahrum kaldığıma dair resmi bilgilerdir. Avukatlarım daha sonra yazılı olarak da dosyaya koyacaklar.  Alıkonulduğum, evimden kaçırılarak yasadışı bir şekilde cezaevine konulduğum 4 Kasım 2016 tarihinden milletvekilliğimin seçimle son bulduğu 23 Haziran 2018 tarihleri arasında TBMM’nde yürütülen faaliyetler şunlardır;

Bu süre zarfında TBMM Genel Kurulu’nda toplam 205 birleşim yapılmış. Bu birleşimler toplam 1.197 oturumda gerçekleşmiş. Genel Kurul’da bu faaliyetler arasında 1002 saat 22 dakika faaliyet yürütülmüş ve bütün bu süre zarfında 1.278 saat 34 dakika fiilen genel kurul çalışmış. Bu çalışma sürecinde Genel Kurul’da yapılan görüşmelerde yapılan konuşmaların içeriğini yansıtan resmi tutanakların toplam sayfa sayısı 119.412’dir. Yani milletvekilleri parlamentoda bu süre zarfında yaklaşık 120.000 sayfa konuşma yapmışlar, ben tek bir harf bile Meclis’te konuşamamışım. 

Yine bu süre zarfında TBMM çatısı altında meclis faaliyetlerini ilgilendiren bir seçim yapılmış, o da TBMM başkanlık seçimiydi. TBMM başkanı seçilirken biz tutuklu olduğumuz için oy kullanamamıştık. Aynı dönemde toplam 22 birleşimde bütçe kanunu görüşülmüş. 2015-2016 kesin hesap kanunları üzerinde görüşme yapılmış. Bu birleşimlerde 142 oturum, 278 saat 9 dakika konuşma yapılmış ve 15.000 sayfaya yakın tutanak tutulmuş. Parlamentodaki yasama faaliyetleri içerisindeki en önemli faaliyet diyebileceğimiz bütçe faaliyetine tek bir satır katkı sunamadık. Muhalif görüşlerimizi iletmemiz sizin aldığınız tutuklama kararı nedeniyle mümkün olmamıştır. Aynı süre zarfında Meclis’te 4 adet meclis araştırması komisyonu raporu görüşülmüştür. Örneğin Çölyak hastalığının teşhis aşaması ve sebeplerinin araştırılması komisyonu kurulmuştur. Bu komisyon, biz dışarıdayken kurulmuştu. Bu komisyon faaliyetini tamamlamış, Meclis’e raporunu sunmuş, Meclis raporu onaylamış, kabul etmiş ve biz hapiste olduğumuz için tek satır, tek cümle bu rapor üzerine görüş belirtememişiz. Yurt dışından kaçırılan kültür varlıkları ile ilgili araştırma komisyonunun raporu sunulmuş, yine bizim hapiste olduğumuz bir dönemde bu komisyon raporu oylanmıştı. Uyuşturucu Madde Bağımlılığı ve Yeni Bağımlılık Türlerinin Araştırılması Komisyonu raporu, Bağcılık Sektörü ve Üzüm Üreticilerinin sorunlarının araştırılması gibi komisyon raporları olmak üzere 4 adet rapor Meclis Genel Kurulu’nda oylanmış, onaylanmıştı. Aynı tarihler arasında TBMM Genel Kurulu’nda toplam 10 adet Genel Kurulu ilgilendiren seçim yapılmış, bunlardan bazıları Meclis araştırması komisyonlarına yapılan üye seçimlerine dairdir. Diğerleri ise, hepsinden birer adet olmak üzere Kamu Başdenetçiliği Seçimi, Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeliği seçimi, Hakimler ve Savcılar Kurulu Üyelikleri Seçimi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelikleri seçimi, TBMM Başkanlık seçimi, Meclis Başkanlığı divan üyeleri ve meclis komisyonu üyelikleri seçimleridir. Bu seçimler yapılırken ne partim adına görüş belirtme imkanım olmuş ne de milletvekili olarak oy kullanma ve görüş belirtme imkanım olmuştur. Aynı tarihler arasında TBMM’de 45 Meclis araştırması önergesi görüşülmüş. Bunların tamamı kabul edilerek 7 Meclis Araştırması Komisyonu kurulmuştur. Adana’nın Aladağ İlçesi kız öğrenci yurdunda meydana gelen yangın faciasının araştırılması komisyonu, yine Çölyak hastalarının teşhis aşamasının sebeplerinin ve sonuçlarının araştırılması komisyonu, Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Araştırma Komisyonu, Bağcılık Sektörü Sorunları Araştırma Komisyonu, Tıbbi ve Aromatik Bitki Çeşitlerinin Korunmasını Araştırma Komisyonu… Bu komisyonlar kurulurken, komisyonlara üye seçilirken, komisyonların faaliyetleri denetlenirken sizin aldığınız hukuk dışı kararlar nedeniyle bir yasama üyesi, milletin oyuyla gelmiş bir parlamenter ve partimin eş genel başkanı olarak bu faaliyetlere katılamadım.

Yine aynı tarihlerde 5 adet gensoru önergesi görüşülmüştür TBMM’de. Bu görüşmelerin neticesinde önergelerin hiçbiri kabul edilmemiştir. Ama TBMM’in en önemli denetim faaliyetlerinden biri olan gensoru yöntemi işletilirken; bakanların soruşturulması, gerekirse Yüce Divana gönderilmesi, gerekirse hükümetin güven oylamasına kadar götürülmesi imkanlarını sağlayan gensoru tartışmaları yapılırken, bu konuda parti sözcüleri Genel Kurulda görüş belirtirken, oylama yaparken yine sizin hukuk dışı ve usule kanuna aykırı kararlarınız nedeniyle siyasi faaliyetlerim engellenmiştir. Bana ve partime oy veren seçmenlerimizin iradesinin parlamento zemininde ifade edilmesi sizin kararlarınız nedeniyle engellenmiştir. Yine aynı tarihler arasında TBMM’de 352 kanun tasarısı Genel Kurulda kabul edilip tasarılaşmıştır. Yani sizin beni hapiste tuttuğunuz süre zarfında TBMM 352 kanun çıkarmıştır. Tüm bu süreçlerde siyasi faaliyetlerim engellenmiştir.

Belirtmediğiniz yeni bir şey keşfetmişsiniz, demişsiniz ki; “Sanık 19 Nisan 2016 tarihinde Meclis grup toplantısı sırasında yapmış olduğu konuşmada “Tek bir arkadaşım kendi ayağı ile ifade vermeye gitmeyecektir. Nasıl götürüyorlarsa kendileri bilirler. Bu iş öyle kolay olmayacak. Zannediyorlar ki dokunulmazlığı kaldırırız tereyağından kıl çeker gibi bunları mahkemenin önüne atarız. Yok öyle yağma.” şeklindeki açıklamaları ve mahkeme huzurunda önceki açıklamalarının tamamının arkasında olduğunu belirtmesi karşısında adli kontrol hükümlerinin de yetersiz kalacağı kanaatiyle…”

“Adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı” diyerek 18 Eylül’de yapılacak AİHM duruşması öncesi kendinizce yeni bir gerekçe yazdınız

Bunu yeni buldular. Bugüne kadar ne yargılandığım bir mahkeme ne beni tutuklayan Sulh Ceza Hakimliği ne itirazımızı değerlendiren 20. Ağır Ceza Mahkemesi ne Anayasa Mahkemesi buna dayanarak tutukluluğun devamı ve adli kontrol şartlarının yetersiz kalacağını yazmamıştır. Bunu yeni buldular. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna dayanarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen çok sayıda kararda ‘tutukluluğun devamı ile ilgili somut, ikna edici ve kişiselleştiren yani sanıkla doğrudan bağ kuran somut deliller olmadığı müddetçe tutukluluğun devamına karar verilemez’ dediği için siz yeni bir şey bulma ihtiyacı hissettiniz. 18 Eylül’de yapılacak Strazburg’daki AİHM duruşması öncesi kendinizce yeni bir gerekçe yazmış oldunuz. Şimdi, ben bunu ilk defa söylemedim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu daire kararında da buna atıf var. AİHM’in beni tanımayan, HDP’yi tanımayan Türk hakim hariç Türkiye’de yaşamamış yargıçlar şunu demiş: Bu konuşma siyasi meydan okumadır. Muhalefet partisi lideri olarak iktidara siyasi meydan okumadır. Yargıya meydan okuma değildir, yargıyı tanımama değildir dolayısıyla bu siyasi söylem yargı tarafından dikkate alınamaz.

AKP’ye meydan okuduğum cümleyi Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi neden üstüne alındı?

Şimdi onlar söylediği için demiyorum, ben tam olarak bu amaçla söylediğim için tekrar ediyorum. O gün çağrımız AKP’ye idi. “Bu iş tereyağından kıl çeker gibi olmayacak. Çünkü siz dokunulmazlıkları Anayasaya aykırı kaldırdınız, dokunulmazlığımız kalkmış sayılmaz. Bu nedenle biz gitmeyeceğiz” Konuşmamın önünde ve arkasında da bunlar vardı. Mademki bu konuşmaya dayanılarak tutukluluğumun devamı kararı veriyorsunuz, e konuşmanın tamamını yazın buraya. Meclis grup konuşmamın tamamını buraya alın. Dolayısıyla yaptığınız şey aleni bir şekilde minareyi çalıp kılıfı hazırlamaktır. Ama tutmuyor işte. 3- 3,5 yıl önce Meclis grup toplantısında söylediğim bir sözü bugün ilk defa tutukluluğuma gerekçe yapmış olmak usul hukuku ile açıklanamaz. Politik saiklerle açıklanabilir, siyasi saiklerle açıklanabilir. Ben heyetinizi her seferinde tenzih ederek belirttim. Ama geçen duruşmada yazdığınız bu karar şahsınızın da tarafıma karşı politik tutum almaktan çekinmeyeceğinizi gösteriyor. AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi üstünüze alınmışsınız. Üstelik de savcılara hitaben söylemişim yani Adalet Bakanlığının memuru olan savcılara. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 3.5 yıl sonra, 3 yıl sonra böylesine bir konuşmayı neden üstüne alındı? Merak ediyorum.

Verdiğiniz bu kararla biz de AKP’liyiz demiş oluyorsunuz

Ben tutuklu değilim sadece, hükümlüyüm aynı zamanda. Adli kontrol şartı uygulanamaz çünkü kendisi demiş ki biz kendi ayağımızla ifade vermeye gitmeyeceğiz, bizi zorla getirin. Kaçacağız mı demişiz? Siz buraya yazmışsınız, bizi zorla getirin demişiz, yani zorla getirme kararı alacaksınız demişiz. Siz ne yapmışsınız? Bizi tutukladınız, eyvallah. Peki, oraya gitmeyen milletvekillerinin tamamı tutuklandı mı? Hayır. Orada da seçmece yapıldı, tabii ki ben diğerleri neden tutuklanmadı demek istemiyorum. Tutuklanmamızın kendisi yasadışı ve suçtu ama 12 milletvekili seçilirken de yine politik sebeplerle hareket edildi. Geri kalan milletvekili arkadaşlarım peki kendileri ifade vermeye gitti mi? Hayır, gitmedi. Bu kararı almamızın arkasında durdular ve onlar hakkında zorla getirilme kararları çıkarıldı ve zorla getirmeyle birlikte gittiler savcılıkta kendi ifadelerini verdiler. Yurtdışına mı kaçtılar? Hayır. Yargılanıyorlar, halen yargılanıyorlar. Ben mahkemenize ifade vermem, ben bırakılırsam kaçarım, ben bırakılırsam savunma yapmam algısını neden yaratmak istiyorsunuz? Bu bana hakarettir. Kabul etmiyorum, dolayısıyla mahkemeniz politik bir tutum sergilemiş, AKP’ye meydan okuduğum, iktidara meydan okuduğum bir konuşmayı üstüne alınarak ya biz de AKP’liyiz bunu üstümüze alıyoruz demiştir, ya da çarpıtmak istemiştir. Bunu kabul etmiyorum. Tutukluluk kararı verecekseniz de böyle bir gerekçeyi yazmanızdan utanç duyacağımı belirtmek istiyorum.

Beni Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim gelirim, çünkü burada hesap sormam gerekiyor

Siz beni tahliye ettikten sonra Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim bu tarafa atlarım, gelirim. Çünkü burada konuşmam, hesap sormam gerekiyor. Bizi buraya attıranlardan hesap sormam gerekiyor. Siz duruşmadan hariç de tutsanız beni, her duruşmaya gelip burada çatır çatır kamuoyu önünde seçmenlerimin onurunu, temsil ettiğim iradenin onurunu savunurum ben. Kabul etmiyorum böyle bir şeyi dolayısıyla hakaret olarak algılıyorum. Hiçbir şey yazmayabilirsiniz umurumda değil ama kaçacağım şeklinde imalarda bulunarak AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi oraya tutukluluğun gerekçesi olarak yazmamalısınız. Sizden şahsi olarak da özel olarak da istirham ediyorum, yapmayın. Başka kanuni gerekçelere dayanabilirsiniz ama benim kaçacağım şeklinde bir imayı bile kabul etmiyorum.

Evet devam ediyorum şimdi, o 29 No’lu fezlekenin savunmasını yapacağım. Nusaybin’de partimin gerçekleştirmiş olduğu bir mitingde yapmış olduğum konuşmadan yola çıkılarak hazırlanmış bir fezlekedir, fezleke savcısının tutuklu olmadığı için ismini söylememe gerek yok.

29 nolu fezleke şöyle:

Fezlekemin 1. sayfasıyla Ahmet Türk’ün fezlekesinin 4. sayfası tek fezleke gibi işlem görmüş

Baskıya, zulme rağmen kahramanca direniyor. Bir taraf ‘63 gündür bir bardak su ile halkımın özgürlüğüne kendimi adadım, diğer taraf da adım atmam’ diyorsa bizim daha fazlasını yapmamız lazım. Şimdi 63 gündür arkadaşlarımız içeride direniyor. 3 temel talepleri var biri Sayın Öcalan ile müzakere, Sayın Öcalan’ın sağlık, özgürlük ve güvenlik koşullarının oluşturulması. Bu saatten sonra ölümleri durdurmanın tek yolu kalmıştır; o da gençliğin elindedir. Bakın hangi günlerden bugünlere nasıl geldik. Bunun tarihini yazan, bunun en büyük mücadelesini veren bir halktır. Bundan sonra da özgürlüğe doğru adım adım ilerleyeceksek aynı kararlılıkla yürümek zorundayız.” sözlerini ifade ederek suçu ve suçluyu övmesi, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmesi ve terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmesi…

Deliller neymiş, Nusaybin Emniyet Müdürlüğü’nce gönderilen CD tutanağı, çözüm tutanağı, tespit tutanağı, olay tutanağı. Değerlendirme yapmış, değerlendirme kısmını okuyorum:

24. Dönem Milletvekilliği Genel Seçimleri’nde bağımsız milletvekili seçilen ve halen BDP Milletvekili olan yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı şüpheli Ahmet Türk’ün 08/12/2010 tarihinde ilçemize ziyaret amaçlı gelerek Mitanni Kültür Merkezinde toplanan yaklaşık 600 kişilik kalabalığa Kürtçe olarak yaptığı konuşmada suçu ve suçluyu övmesi, halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği ve topluluk tarafından atılan sloganlarla terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize ettiği dosya kapsamındaki tüm delillerden anlaşılmıştır.

Şimdi savcının yaptığı maddi hata düzeltilemeyecek bir hata değil. Fakat vahim olan şudur; Ahmet Türk BDP Mardin Milletvekilidir, doğru. Şimdi değerlendirme kısmına bakın “BDP Hakkari Milletvekili olduğu”. Yani savcı bayağı bir karıştırmış. Vahim olan kısmı TBMM’de görüşülmediği, tartışılmadığı için, olduğu gibi tek bir oylamayla geçirildiği için de böylesi bir fezlekenin önümüze gelmesi. Sonradan Mardin Cumhuriyet Savcısı da muhtemelen fezlekeyi okumamış, dikkate almamış. Benim fezlekemin 1. sayfasıyla Ahmet Türk’ün fezlekesinin 4. sayfası tek fezleke gibi işlem görmüş. Hem TBMM’de hem sonradan Nusaybin Savcılığında, hem Mardin Savcılığında. Mardin Savcılığı Diyarbakır Savcılığına göndermiş. Diyarbakır Savcılığı da iddianame hazırlarken bile bunu okumaya tenezzül etmemiş ki biz burada okurken fark ediyoruz. Önemli değil.

Bütün o vahim yasadışılıklar karşısında çok önemli değil. Ben tutanağa geçeyim. Ne demişim bu konuşmada, onları konuşalım. Şimdi fezlekede şöyle bir şey var. Savcı, ilk sayfasında cümlesini bağlarken diyor ki “Bu sözleri sarf ederek suçu ve suçluyu övmüş, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmiş, terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmiş”. Ama suç nitelendirmesi yaparken ‘suçu ve suçluyu övmekle terör örgütü propagandası yapmak’ demiş. Altta ise başka nitelendirmeler yapmış. Demiş ki terör örgütü propagandasına dönüşen etkinliği organize etmek. Bu 2911. Ayrıca terör örgütü propagandası olabilir ama 2911’dir. “Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek” yanılmıyorsam 214’tü. Ama burada suç nitelendirmesinde altta bunu yaparken fezlekenin tek maddesinde bunları özetlemiş.

Kayda geçsin diye söylüyorum, yanımdaki avukatlarım şimdi bilgi verdi. İsmini verdiğim savcı Gözde Uzun, Cemaat kapsamında gözaltına alınmış, soruşturma başlatılmış hakkında. Ben başlatılmamış diye biliyordum. Tutuklu mu, ihraç mı değil mi bilmiyorum. Suçlu mu suçsuz mu, onu da bilmiyoruz. Ama bu savcı da FETÖ’den soruşturma görmüş bir savcı.

Şimdi bilirkişi raporundan yansıyanları okuyayım.

“13 Kasım 2012 Nusaybin. Yoğun korna eşliğinde çok sayıda araç konvoyu müzik eşliğinde anlaşılmayan bir dil, motosikletli şahıslar ve ellerinde sarı kırmızı flamalar yolları kapatmış panzer ve polis arabaları arasından geçerek direniyorlar. Caddelerden parça parça görüntüler, ara sıra müzik kesiliyor. Kalabalık koro halinde eşlik ediyor, anlaşılmayan bir dil. Şehrin içinde ara sokaklarda konvoy devam etmekte, müzik kesilip anlamadığım dilde anons yapılmakta. Sadece Selahattin Demirtaş dediği anlaşılmaktadır. Balkonlardan ve yol kenarlarından bir takım şahısların konvoya el sallıyorlar”.

Bu bilirkişi raporunda cümleler çok düşük. Anlamadığım bir dil kullanmış kendisi. Bu Türkçe değil. Ama işte kim nasıl anlarsa, olduğu gibi okuyorum. ”Selahattin Demirtaş dediği anlaşılmaktadır. Balkonlardan ve yol kenarlarından bir takım şahısların konvoya el sallıyorlar. Görüntü yüksek otobüs gibi bir araç üzerinden çekilmiş. Sloganlar eşliğinde çoğunluğu erkek şahıslar ellerinde Abdullah Öcalan posterleriyle müzik eşliğinde yürüyüş yapıyorlar. Slogan dili anlaşılmıyor. Geniş bir caddede toplanmış kalabalığa otobüs gibi yüksek bir araç üzerinde 50-55 yaşlarında bir erkek şahsı hitap ediyor (anlaşılmayan bir dil). Konuşmasında Selahattin Demirtaş ismi geçtiğinde meydandakilerden yoğun alkış sesi gelmektedir. Selahattin Demirtaş platformun (otobüs olabilir) üzerinde görünerek halkı selamlıyor. Kalabalıktan “Nusaybin seninle gurur duyuyor” sloganları geliyor. Selahattin Demirtaş aracın içinden anlaşılamayan tekrar eden iki kelime: “Bütün Kürdistan sizinle gurur duyuyor. Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Bu gençlerimizin -parantez içerisine soru işareti koymuş bilirkişi, ne demekse- bu kararlı iradenizin önünde saygıyla eğiliyorum. Sizler de hoş geldiniz.

Özellikle… Bu soru işaretlerini anlamadığı için mi yoksa şüpheli kelime olduğunu belirtmek için mi koymuş, ben tam anlayamadım. Bilmiyorum ama aşağıda başka soru işaretleri de koymuş. Devam ediyorum.

“Öncelikle bu “teknik arızadan”, uzamadan dolayı sizlerden özür diliyorum. Biliyorum, biliyorum ki Mardin Cezaevi’nde birazdan tutsak arkadaşlarımız bizi bekliyor. Cezaevinin önünde de bir mitingimiz olacak. Bu nedenle de biraz geç kaldık. Ama buradan serhıldan kitlesine, Kürdistan’ın onuru Nusaybin’e seslenmeden gitmek olmaz (Nusaybin seninle gurur duyuyor sloganları). Biz direnen Kürt gençleriyle, Kürt kadınlarıyla, Kürt analarıyla gurur duyuyoruz. Biz sizlerle gurur duyuyoruz. Bugün açlık grevi direnişlerinin 63. günü. 63 gündür dört duvar arasında, zindanda teslim olmadık, teslim olmayacağız diyen kahraman Kürt gençlerine aç, susuz ve coşkulu, heyecanlı bir şekilde siyasetin tam merkezinde gündem oluşturarak “Siz bizi tutukladınız, siz bizi teslim almaya çalıştınız ama biz sizin faşizminizi teslim alacağız” diyen Kürt gençlerine buradan selam olsun. Bunlar hatırlayın, başbakanın Tayyip Erdoğan’ın bir tayfası var (yuh sesleri), televizyon televizyon dolaşıp KCK operasyonları ne kadar başarılı olmuş diye anlatan bunların bir ekibi var ya şimdi onlar KCK operasyonlarıyla Kürt siyasetçileri tutuklayıp içeri attılar. Ve bu işi bitirdik diye düşünüyorlardı. (yuh sesleri) on bir, on bir Kürt tutuklayınca” -Burada 11’i yanlış vermiş. 10 bindir bu. 10 bin Kürdü tutuklayınca olacaktı- Kürt özgürlük mücadelesi bitecek zannediyorlardı. Ama bakın o günden beri söylüyoruz söylemeye de devam edeceğiz. Sizin tutuklayıp içeride teslim almaya çalıştığınız on bir Kürt siyasetçi bu gün yeniden açlık grevleriyle siyaset sahnesine döndüler (Öcalan posterli alkış sesleri).”

Şimdi nasıl oluyorsa Öcalan posterli alkış sesleri. Şimdi zannedersem kalabalığın içerisinde Öcalan posteri açılmış, aynı zamanda alkış sesleri. Zannedersem bunu anlatmaya çalışıyor bilirkişi.

“Cezaevi duvarlarının hiçbir anlamı kalmadı. İçerisi ile dışarısı birleşti. Sıra zindanların duvarlarını yıkmaya geldi. Fatihli (soru işareti koymuş) özgürlük mahkumlarını özgürleştirmeye geldi. (Burada yanlış çevirmiş herhalde fatihli derken. Ben hatırlamıyorum meseleyi… Zaten soru işareti koymuş yanına). Özgürlük mahkumlarını özgürleştirmeye, her birini özgürlüğüne kavuşturmaya geldi. Eğer onlar içeride bu kadar imkansızlığa rağmen, baskıya zulme rağmen kahramanca direniyor, 63 gündür bir bardak su ile halkımın özgürlüğüne kendimi adadım ölürüm de geri adım atmam diyorsa bizim daha fazlasını yapmamız, daha fazla direnmemiz lazım. Karşımızdaki zihniyet AKP’nin baskıcı faşizan zihniyeti açlık grevinin neden yapıldığını gerçekten anlamamış olabilirler. Gerçekten de bu kadar insanın canını seve seve halkı için ölüme neden yatırdığını anlamayabilirler. Son derece normaldir. Bunların anlamasını beklemek yanılgılı bir yaklaşım olur. Hayatlarında halkı için tek kuruşlarını bile feda etmemiş ülkeleri için tek kuruşlarını bile feda etmemiş siyasetçiler (yuh sesleri) tek bir öğün yemeğinden bile halkı ve ülkesi için vazgeçmemiş AKP devrimci duruştan, devrimci direnişten ne anlayabilir? Bizim gençlerimizin, siyasetçilerimizin kendi halkı kendi ülkesi için canını seve seve ölüme yatırmasından ne anlayabilir ki? Onların anlayabileceği tek şey var para para para. (yuh sesleri) Bu nedenle ilk günden bu yana bu direnişi kırmaya, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP ekibi “bunlar şov yapıyor, şantaj yapıyor” demeye çalışıyorlar ama kimin şantaj yaptığını, kimin tehdit ettiğini herhalde bizim halkımızdan daha iyi kimse bilemez. Kürdistan tarihi Kürdistan coğrafyası, Kürdistan halkı aynı zamanda acının tarihidir; tehdidin, şantajın tarihidir. Bakın bizim üzerimizdeki baskılar, bu halk üzerindeki zorba, kaba kuvvet, işkence uygulanmasına rağmen evet bugün halk dimdik ayakta ise bugün meydan meydan alan on binlerle milyonlarla direnebiliyorsa, işte bunların faşizminin yenildiğinin iflas ettiğinin fotoğrafıdır. Nusaybin’deki fotoğraf AKP faşizminin iflasının göstergesidir. (Alkış sesleri) Biz sadece (havai fişek atılıyor, görüntüde patlama oldu deniliyor) karşı direniş hakkımızı kullanıyoruz. Cezaevindeki arkadaşlarımız faşizme karşı direniş hakkını kullanıyorlar. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz, biz kimseye şantaj yapmıyoruz ama kimsenin tehdidine şantajına da boyun eğmiyoruz. Tarihimiz direniş tarihidir. Bu nedenle AKP’nin tehdidine de boyun eğmiyoruz, eğmeyeceğiz.

Şimdi 63 gündür arkadaşlarımız içeride direniyor.  Üç temel talepleri var. Öcalan’la müzakere (alkış var.) Biri sayın (alkış sesleri) Sayın Öcalan’ın özgürlük, güvenlik, sağlık koşullarının oluşturulması bir diğeri ana dil. (havai fişek atılıyor, sloganlar ve zılgıtlar) Bir diğeri ana dilde eğitim, bir diğeri ana dilde savunmadır. Bakın dün gece yarısından sonra anadilde savunma ilgili yasa tasarısı Meclis’e ulaştı. Bugün komisyona gelmesi, birkaç gün içinde yasanın çıkmasını bekliyoruz. Bu önemli bir adımdır, Bunu küçümsemeyeceğiz bunu yok saymayacağız. Ama diğer adımların da haklı meşru taleplerin de hızlı bir şekilde zaman kaybetmeksizin yerine getirilmesini beklemek de bizim hakkımızdır. Eğer bir halk yediden yetmişe, milletvekili, belediye başkanıyla zindandaki tutsağıyla, anası, genci, yaşlısıyla bedenini ölüme yatırabiliyorsa bu taleplerin arkasında milyonlar var demektir. Hükümet bunları yok sayamaz artık. Bu saatten sonra ölümleri durdurabilmenin artik tek bir yolu kalmıştır o da gençlerin elindedir. Gençlerin direnişi, 24 saat gerekirse sokak sokak meydan meydan gençlerin direnişi ölümleri durduracak tek duruştur artık. (Alkış ve slogan sesleri) Bu yüzden, bu yüzden eğer sonuca çözüme doğru bir gelişme olsun istiyorsak direnmek dışında seçeneğimiz yok. Bakın hangi günlerden bu günlere nasıl geldik. Nasıl direnerek geldik bunun tarihini bunun örneğini yazan bir halktır. Aynı yöntemle aynı kararlılıkla direnerek yürümek zorundayız. Bizim özgürlüğümüzün (direne direne kazanacağız sloganları) bizim özgürlüğümüzün AKP’nin elinde olmadığını artık biliyoruz. Bizim özgürlüğümüz halkın ellerinde, gençliğin yüreğinde, kadınların çakmak çakmak gözlerindedir. Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında değil özgürlüğümüz. (Alkış sesleri)

Biz, biz her birimiz birbirimize bir söz vererek yola çıktık. Mazlum Doğan’dan devraldığımız direniş bayrağını Amed zindanında anıtlaşmış dertlerin direnişini Borivanların (?) Beritanların, Agitlerin () Alişinlerin (?) direnişini devralarak (ki hepsini yanlış yazmış) şehitlerimizin yarattığı değerlerin yanında özgürlük mücadelesinden bir tek geri adım atmadık, Asla ama asla. Zulme karşı boyun eğmeden özgürlüğü analarmıza armağan etme sözü verdik. O sözü yerine getirene kadar el ele omuz omuza direnerek özgürlüğe yürüyelim diyoruz. Hepinizi en içten duygularımla sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Hepinizin yolu açık olsun. Hepinizin yolu açık olsun. Mardin Cezaevine yetişmek zorunda olduğumuz için mitingi kısa kesiyoruz ama en kısa zamanda da Mardin de de… (videoda atlama oldu, kalabalık dağılıyor, anons ediliyor, anlamadığım dil, videonun sonu).

7 yıl önce açlık grevleri, beklentiler talepler ve siyasi durumla bugün yaşanan siyasi durum aşağı yukarı aynı

Evet konuşmamı bu şekilde çevirmiş bilirkişi. Yetersiz Türkçesinden anlayabildiğimiz kadarıyla böyle çevirmiş. İçeriğe dair bir diyeceğim yok. Bu konuşmayı yapmış olabilirim. Benim konuşmam olabilir mümkündür. Nusaybin’de bu şekilde konuşmuş olabilirim. Şimdi aynı tarihlerde siyasi gündem neydi Türkiye’nin siyasi konjoktoründe konuştuğu tartıştığı mevzular neydi onları bir hatırlayalım. Çünkü tarih 2012. Bundan 7 yıl, 6,5 yıl öncesinden söz ediyoruz. 6,5 yıl önce Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaptığım bir konuşma. Terör örgütü propagandası mıdır, değil midir; suçu suçluyu övmek midir değil midir bunları değerlendireceksiniz. O tarihe geri dönüp o tarihin toplumsal sosyo-kültürel, siyasi, sosyo-psikolojik bütün koşullarını değerlendirmeniz gerekecek.

Şimdi her şeyden önce Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere o tarihte birçok cezaevinde aralarında tutuklu milletvekillerimizin de olduğu -evet o dönemde de tutuklu milletvekili vardı, Cemaat savcılarının içeri gönderdiği içerideyken seçilmiş ama serbest bırakılmamış milletvekili arkadaşlarımız vardı- onların da aralarında bulunduğu eş genel başkan yardımcıları belediye başkanları PM üyelerinin de aralarında bulunduğu 120’den fazla insan açlık grevindeydi. 3 talepleri vardı biri Öcalan ile görüşme yapılmasıydı. İkincisi o günlerde Öcalan’ın sağlık durumu ve yaşam hakkı ile ilgili spekülatif bilgiler kamuoyunda dolaşıyordu, yaşayıp yaşamadığına dair tartışmalar yapılıyordu.  O yüzden sağlık güvenlik koşulları ile ilgili bilgi verilmesiydi. Üçüncüsü de anadilde eğitim ve anadilde savunma hakkının güvence altına alınmasıydı. Bu 3 talebi içeren açlık grevi başlatmışlardı. Açlık grevinin 63. gününde de bu miting de açlık grevcilerinin taleplerine, içerideki arkadaşlarımızın başlattığı bu açlık grevi taleplerine destek vermek ve hükümeti duyarlılığa çağırmak için yapılan miting serilerinden bir tanesiydi. Sadece orada değil birçok yerde miting yapmıştım. Bunlardan birkaç tanesi fezlekeye dönüşmüş. Zaten sıradaki fezlekelerin büyük bir kısmı da bunlarla ilgili.

Şimdi de bugün de 250 günü aşan süreyle yapılan açlık grevi neticelendi ve talepler benzerdi. Aradan 7 yıl geçmiş, 7 yıl önce açlık grevleri beklentiler talepler, 7 yıl önceki siyasi durumla bugün yaşanan siyasi durum aşağı yukarı aynıymış demek ki. 7 yılda değişen hiçbir şey olmamış. 7 yıl önce de İmralı’da tecrit kalksın, barış için görüşmeler yapılsın talepleri ile açlık grevleri yapıldı, bu yıl da yapıldı. Bu yıl da yine yerel seçimler öncesinde avukatlar İmralı’ya gönderildi, ailesi İmralı’ya gönderildi, Sayın Öcalan ile görüşme yaptırıldı ve hatta biliyorsunuz Munzur Üniversitesinde bir akademisyen de İmralı’ya gönderildi ve Öcalan ile görüşmeler yaptırıldı. O tarihte de fezlekede bana suçlama yöneltilen konuşmayı yaptığım tarihte de benzer bir tartışma sürüyordu. Bakın o tarih 27 Eylül 2012. Ben bu konuşmayı Nusaybin’de yaptığım tarihten iki hafta önce dönemin başbakanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaları hatırlatmak istiyorum. Yani savcının beni fezlekede suçladığı konuşmayı yaptığım tarihten 2 hafta önce.

27 Eylül 2012. Recep Tayyip Erdoğan şöyle demiş: “Ben, MİT müsteşarım Emre Bey zamanında başlattım görüşmeleri.  (İmralıyı kast ediyor) Ve şu anda kesilmesinin bazı sebepleri oldu. İletişimdeki samimiyetsizlik nedeniyle burada bu işi keselim dedik. Bölücü terör örgütünün yanlış ve yalan haberi terör örgütünü ifşa etti. Kendilerine bazıları statükocu olmakla suçlarken kendilerinin geçmişte neler yaptığını unuttular. Biz geçmişte OHAL’i kaldırdık. Bunların ne denli güçlü adımlar olduğunu da iyi anlamak gerekir.” Ve Başbakan Erdoğan konu ile ilgili görüşünü şöyle tamamlamış. “İmralı ile ilgili yeniden görüşmeler olabilir.” Yine bir yıl sonra Başbakan Erdoğan’ın az önceki konuşması T24 sitesinden alınmış, birçok medya sitesinde yer almış ama şimdi okuyacağım açıklaması da Hürriyet gazetesinde yer almış. Diyor ki Erdoğan: “Öcalan İmralı’da öldü, öldürüldü, sağlığı hakkında bilgi alamıyoruz iddiaları üzerine Adalet Bakanı, Mehmet Öcalan’ı adaya gönderdi. Mehmet Öcalan da zaten ağabeyimle görüşmek istiyorum talebini bakanlığa iletmişti.” Bunun üzerine diyor ki Başbakan: “İşte kampanyalardan biri de Öcalan İmralı’da öldü, öldürüldü. Böyle kampanyalar var. Geçen kardeşinin oraya gitmesi istendi, kabul edildi gitti, görüştü, geldi” sözleriyle vurguladı. Kampanyaların önünü almak amacıyla kabul edildi, Mehmet Öcalan İstanbul üzerinden adaya getirildi. Yetkililer Öcalan hakkında da ön bilgilendirme yapmadı. Kardeş Öcalan 21 Eylül’de İmralı’ya gitti. Abdullah Öcalan’ın, kardeşinin adada olduğunu aynı gün öğrendi. Hatta ilk tepkisinin görüşmeme yönünde olduğu bildirildi. Ancak kısa bir süre sonra görüşmeyi kabul eden Öcalan ile Mehmet Öcalan kendilerine ayrılan yerde bir araya geldi. Mehmet Öcalan’a görüşme sırasında bir avukatın da eşlik ettiği ileri sürüldü. Öcalan görüşmenin başında sağlık durumu hakkında kardeşine bilgi verdi. Abdullah Öcalan için görüşmenin en önemli gündem maddesi ise PKK’nin son dönemlerdeki eylemleri oldu. Öcalan’ın PKK’nin artan saldırılarından duyduğu rahatsızlığı belirttiği, polis ve asker ölümlerinin vatandaşlar arasındaki psikolojik köprüleri yıkabileceği uyarısında bulunduğu öğrenildi. Öcalan’ın eleştirilerini, “son dönemlerdeki eylemlerinin hemen hemen hepsi sorumsuzca, bu saldırılar halklar arasındaki bu köprüleri ortadan kaldırmaya yönelik, bunun önüne geçmek gerekiyor. Bu kopuşu engellemek için köprüler yıkılmasın diye elimden geleni yapacağım” şeklinde görüşlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Hürriyet Gazetesinden devam ediyorum görüşmeyi okumaya:

Görüşmeden bir gün sonra partisinin Iğdır il kongresinde konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Şu anda İmralı ile ilgili kesin olarak emin olduğumuz tek şey Sayın Öcalan ve yanındaki mahkumların hayatta olduklarıdır. Onun dışında 420 gündür İmralı’dan haber yoktur” dedi. O gün çok dikkate alınmayan bu değerlendirme Erdoğan’ın, “Öcalan kardeşi ile görüştü” açıklaması ile birlikte Demirtaş 21 Eylül’deki görüşmeden haberdarmış yorumlarına neden oldu. Demirtaş’ın ikinci değerlendirmesi ise 3 gün sonra Diyarbakır’dan geldi. Demirtaş, “BDP-AKP eğer CHP’de müzakereyi destekliyorsa 3 parti bir araya gelip yeniden müzakerelerin sağlıklı bir şekilde başlayıp kalıcı barışa ulaşması için neler yapılabilir bunu tartışmaya açabiliriz” dedi. Demirtaş’ın bu çağrısı ile ilgili Erdoğan önceki gün katıldığı TV programında kendisine yöneltilen bir soru üzerine “Demirtaş’ın açıklaması derken (bu Erdoğan’ın sözü) yani oradan bir mesaj geldi o doğrultuda bir açıklama yaptı” denilmesi üzerine Erdoğan, “Sizin söylediğiniz evet. Zannediyorum o onları biraz rahatlatmış herhalde”.

Şimdi devamı da var, birkaç gün arayla hükümetten yapılmış açıklamalar var ama onu bir sonraki fezleke ile bağlantılandıracağım için daha sonra okuyacağım. Bununla neyi hatırlatmak istiyorum. Bir hafıza tazelemesi yapmak açısından mahkemeniz bugün 7 yıl sonra benim bu konuşmamı terör propagandası suçu ve suçluyu övmek olarak değerlendiriyor ama o dönem olup biten şuydu: Abdullah Öcalan ile Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda devlet yetkilileri İmralı’da görüşmeler yapıyordu, bu görüşmeler aleni bir şekilde henüz kamuoyuna yansımamıştı. Cezaevinde ise bir grup arkadaşımız açlık grevi yapıp Öcalan ile görüşmelerin alenileşmesini istiyordu. Biz cezaevindeki arkadaşlarımızla gidip cezaevinde görüştük. Açlık grevinde olan milletvekillerimiz dahil olmak üzere açlık grevi eylemi yapan hemen hemen herkes ile yüz yüze görüştük. Gerçekten açlık grevi yapan kişi açısından bireysel bir tutumdur, geri kalanların hepsinin de bir an önce bitmesi için uğraşması en ahlaki tutumdur. Ben de o dönem arkadaşlarımızın açlık grevini bitirmesi için çok ricada bulundum. Fakat kararlılıklarını şu şekilde ifade ettiler. “Biz siyasetçiyiz, bizi tutuklayıp içeri attılar kumpaslarla. Şimdi kan gövdeyi götürüyor. Biz ne Kürdün ne Türkün birbirini öldürmesine tahammül etmiyoruz. Seçilmiş siyasetçiler olarak evet biz gerekirse kendimizi öldürme pahasına ölümleri durduracağız. Yetti artık sesimizi duyurana kadar müzakere, barış süreci başlayana kadar geri adım atmayacağız demişlerdi”.  

7 yıl önce de temel hedefimiz açlık grevlerinin ölüm olmadan sonuçlanması ve bir barış sürecine Türkiye’nin evrilmesiydi

Bu kararlılıklarını kendi gözlerimle gördüm. Kesinlikle ikna olmuyorlardı. Onlara İmralı’da üstü kapalı, kamuoyuna yansımamış bir düzeyde görüşmeler olduğunu dolayısıyla sabırlı olmalarını anlatmaya çalıştım. Ama üç talep gerçekleşmediği sürece kesinlikle açlık grevlerini bırakmayacakları hem kamuoyuna hem bize kararlı bir şekilde ilan edilince, bunun üzerine parti genel merkezimiz olarak bu taleplerin hükümet tarafından duyulması, dikkate alınması için kamuoyu oluşturulması kararı aldık. Aynı tarihlerde biz hükümetle de görüştük. Partinin temsilcileri, dönemin bakanlarıyla, cezaevi genel müdürleriyle diyaloglar kurduk. Gerçekten sonuç almak istiyorduk. Bizim temel hedefimiz en nihayetinde hem açlık grevlerinin ölüm olmadan sonuçlanması hem de bir barış sürecine Türkiye’yi evirebilme çabasıydı.

7 yıl önce hükümet bugünkü gibi ciddi bir sessizlik ve duyarsızlık içerisinde değildi

O dönemlerde görüşme yaptığımız Adalet Bakanı Sadullah Bey de bu konuda çaba sarf etti, hakkını teslim etmek lazım. Örneğin Sincan cezaevinde açlık grevinde olan kadın tutukluları kendisi bizzat ziyaret etti. Taleplerini yüz yüze dinledi. Bugünkü gibi ciddi bir sessizlik ve duyarsızlık içerisinde değildi hükümet. Ve bizde hem hükümetle görüşüp hem mitingler serisiyle kamuoyu oluşturup bütün bu süreci, olumlu bir barış sürecine evirme politikası yürütüyorduk. Yine o dönemde daha önceki duruşmalarda birinde belirttiğim gibi ve bir sonraki fezlekede özellikle belirteceğim gibi Öcalan’ın kendi el yazısıyla Erdoğan’a, hükümete gönderdiği bir mektup vardı. Bu mektup kamuoyuna yansımadı. Biz siyasetçiler olarak bunu biliyorduk. Bu mektupta yeni bir barış süreci başlatmak istediğini, çok ciddi ve kararlı olduğunu, bu meselenin artık çözülmesi gerektiğini, kendi dili ve üslubunca Öcalan Erdoğan’a anlatmıştı. Ve biz de zaman geçirilmeksizin, eğer ciddiye alınacaksa bu girişimin, hiç değilse açlık grevleri herhangi bir ölüme sebebiyet verilmeden konun neticelendirilmesini istiyorduk. Hükümet de açlık grevi devam ettiği müddetçe bunu yapmayacağını belirtiyordu. Açlık grevleri vasıtasıyla adım atmayacağını belirtiyordu. Açlık grevciler ise hükümet adım atmadan bırakmayacağını belirtiyordu. Dolayısıyla bir sıkışıklık tıkanıklık vardı. Açmaya çalışıyorduk bunu. Elbette ki bizler burada yeni bir barış sürecinin başlayabilmesi için çaba sarf ederken asıl acil mevzunun ölüm sınırına gelen açlık grevcilerinin açlık grevlerini bırakmalarını sağlamaktı. İşte bu mitingler serisi bu amaçla yapılmıştı. Burada zaten bu konuşmanın içeriğinde ne teröre bir övgü vardı ne şiddete bir çağrı vardı. Tam tersine kimse ölmesin diye açlık grevcileri başta olmak üzere, müzakereler başlasın diye herkesi biz meydan meydan, sokak sokak mitinglere çağırdık.

Siyaseti engellemek bizatihi şiddeti teşvik etmektir

Direniş dediğimiz de zaten budur. Her yerde de bu direnişten söz ettik. Gençler kadınlar bize oy vermiş seçmenleri hepsini meydan meydan bizimle birlikte direnişe davet ederken direnişten bahsettiğim buydu. Çünkü o günlerde de zaten tek bir şiddet eylemi de yaşanmamıştı. Öyle bir iddia da yok zaten. O nedenle savcının uydurmasıdır. Açıkça iftirasıdır. Ve şimdi savcı hanımefendi yanılmıyorsam Cemaatten gözaltı ya da soruşturma geçirdiğine göre kendisi o gün itibarıyla ne yaptığını bilmiyor olabilir, neye hizmet ettiğini bilmiyor olabilir. Ama kendisini yönlendirenler şunu yapmaya çalışmışlar. Olası bir çözüm sürecinin önüne nasıl geçebilirizi muhtemelen birileri tartışmışlar ve savcıları böyle yönlendirmişler. Eminim ki bu fezlekeyi hazırlayan savcı ben çözüm sürecini engelleyeyim diye yapmamıştır. Ben bu şekilde suçlamak istemiyorum onları ama siyasetin önünü tıkamak, söz söylemeyi suç saymak, mitingde konuşmayı suç saymak, Sayın Öcalan demeyi terör propagandası saymak, Öcalan posteri açtı diye gerçeği orada bölmek, efendim barış süreci müzakere olsun demeyi terör propagandası saymak, bunların hepsi şiddeti teşviktir. Yani bizatihi bunları engellemek, şiddeti teşvik etmektir. Oysa bizim yaptığımız, şiddetin son bulması, ölümlerin son bulması, silahların nihai olarak susması girişimi çabasıydı.

Mitingde herkes konuşmuş slogan atmış bir tek bana fezleke hazırlanmış

Bu çabamızı engellemeye çalışanlar barış, görüşme, müzakere süreçlerinden rahatsızlık duyanlardı. Şu kesimdi bu kesimdi bilmiyorum. Ama her zaman olduğu gibi o dönemlerde de bunu durdurmak isteyenler vardı. Bakın neden ben bu iddiada bulunuyorum. Şimdi miting yapılmış, Nusaybin için söylemiyorum. Daha önceki fezlekelerde de dikkatimi çekmişti. 100 bin kişilik miting yapılmış. En az on kişi benim dışında sahneden veya otobüsün üstünden konuşma yapmış. İşte Ahmet Türk konuşmuş o dönem Emine Ayna konuşmuş, Aysel Tuğluk konuşmuş,  o şehrin milletvekilleri konuşmuş ben de konuşmuşum. Ve hepimiz aşağı yukarı aynı şeyleri aynı benzer şekilde kelimelerle ifade etmişiz. Dikkatinizi çekiyorum bakın 100 bin kişi Öcalan sloganı atmış arada gençler Öcalan posteri açmış. Konuşmacıların hepsi Sayın Öcalan demiş hepsi aralarından Kürt halkının önderi demiş, hepsi müzakere olsun demiş, ama bir tek bana fezleke hazırlanmış. İlginç değil mi? Niye onlara fezleke hazırlanmamış demiyorum. Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Ben eş genel başkan olduğumdan bu yana kesintisiz bir şekilde birileri beni yargı eliyle engelleyebilmek, durdurabilmek için azami çaba sarf etmiştir. Ben o 100 bin kişi suç işlemiş demiyorum asla. Slogan atmak terör propagandası değildir. Şiddete dönüşmediği müddetçe hiçbir gösteri yasadışı değildir. Şiddeti, terörü, ölümü, silahı açıkça övüp teşvik etmeden, hiçbir konuşmada terör propagandası değildir. Ne beni orada dinleyen kitle terör propagandası yapmıştır. Ne de benim yanımda konuşma yapan partili yetkililerim, sözcülerim,  milletvekillerimiz, il başkanlarımız, onlarda terör propagandası yapmıştır. Ama ben de yapmadım.

Silah bırakın, müzakere olsun diyorsunuz ama bakın biz sizi konuşturmayız diyorlar

Neden Selahattin Demirtaş, neden bu soruşturmalarda Selahattin Demirtaş’la ilgili emniyet rapor tuttu savcının önüne koydu? Neden savcı sadece benimle ilgili fezlekeler hazırlayıp meclise gönderdi? Neden diğer konuşmacılar ya da katılımcılar hakkında soruşturma yürütülmedi? Ya da yürütüldüyse anında takipsizlik kararı çıkarıldı ve dosyalar kapatıldı. Olması gerektiği gibi yapıldı. Neden benim ki ayrı tutuldu. Evet, ben nedenini biliyorum. Halkımız da nedenini biliyor. Kamuoyu da nedenini biliyor. Hiç şüphem yok ki beni yargılayan şu anki üç hâkim de en az benim kadar bunun nedenini biliyor. Dolayısıyla bu fezleke siyasi saiklerle hazırlanmış bir fezlekedir. Ola ki Kürt sorunun barışçıl çözümünde Demirtaş, Gültan Kışanak, sonrasında Figen Yüksekdağ, birlikte eş genel başkanlık yaptığım arkadaşlarım parti yöneticilerim siyasi inisiyatif alıp da şiddeti sonlandıracak, savaşı bitirecek girişimlerde bulunmasınlar, onu akıllarına dahi getirmesinler diye yapılmış baskılardır. Bunlar bizi korkutma amacı ötesinde, bizim korkmayacağımızı biliyorlar. Şunu demeye çalışıyorlar. Yani siz silahı bırakın diyorsunuz ama PKK’ye silahı bırakın çağrısı yapıyorsunuz ama işte müzakere olsun Öcalan’la, PKK silahları bıraksın diyorsunuz ama bakın biz sizi konuşturmayız haberiniz olsun, böyle siyaset falan da yapamazsınız.

PKK’ye diyorlar ki biz sivil siyasetçilere bile siyaset yaptırmıyoruz, siz niye silah bırakmayı tartışıyorsunuz

Bunu bize demiş olmuyor, Kürtlere demiş oluyor. Aslında PKK’ye demiş oluyor. Bu soruşturmalarla PKK’ye subliminal, siyasi alt mesaj veriyorlar. Net olarak şöyle diyorlar; ey PKK yöneticileri, Kandil’dekiler, biz sivil siyasetçilere bile siyaset yaptırmıyoruz. Siz niye silah bırakmayı tartışıyorsunuz ki demiş oluyor. Bunlar bunu hesap ediyor. Peki ben bunu uyduruyor muyum? Hayır çünkü bu konuşmaları yaptığımız tarihten birkaç ay sonra İmralı Çözüm Süreci başladıktan sonra Kandil’e birkaç defa ben de gittim. Ve orada KCK  yetkilileriyle görüştüm, silah bırakma tartışmalarında bulundum. İkna etmek için saatlerce konuştuğum günler oldu. Bunu bir manipülasyon ya da abartı olsun diye söylemiyorum. Az önce belirttiğim, KCK yetkililerine mesaj olsun diye bu yapılanlar demek ki KCK yetkilerine ulaşmış ki bana şunu söylüyorlar; iyi de Selahattin Bey bize şunu anlatıyorsunuz da ya senin parti yetkililerin sen de dahil gece gündüz soruşturmaya, tutuklamaya tabi tutuluyorsunuz. Siz gelmiş burada bize diyorsunuz ki silah bırakın, sivil siyaset yapılsın ama siz bile yapamıyorsunuz biz nasıl yapacağız? Bakın abartmıyorum, KCK’nin üst düzey yetkililerinden duydum. O yüzden kızıyorum. Bu fezlekeler, bu tutuklamalar savaş devam etsin diye açıldı. Ben yine de o gün KCK yetkilerine şunu söyledim, bunu meydanlarda da söyledim fezlekelerimde bulabilirsiniz, Kandil’de ne söylediysem meydanlarda da Meclis’te de söyledim. Onlara şunu söyledim, siyaset mücadelesi zordur, sıkıntılıdır, hatta bize göre savaşmaktan daha zordur. Savaş en kolayıdır. Biz bütün bu zorlukları göze alıyoruz. Buna rağmen silahlar bırakılmalı diyoruz. Tutuklanabiliriz, engellenebiliriz, kısa dönemde binlerce siyasetçi KCK operasyonları ile içerideydi, biz buna rağmen silahları bırakmanızı istiyoruz dedik.

Mahkeme heyeti yürüttüğü yargısal faaliyetin son iki barış sürecinin hesaplaşması olduğunu bilmeli

Öcalan’la bu girişimi biz de destekliyorduk. Ve grevleri bıraktırma noktasına gelinmiştir ki onu da aşama aşama fezleke fezleke bir sonraki aşamada aktaracağız zaten. O nedenle mahkeme heyeti şu anda yürüttüğü yargısal faaliyetin son iki barış süreçlerinin hesaplaşması olduğunu bilerek yargılamayı sürdürmelidir. Eğer bu süreçler başarılı olsaydı Türkiye’de o günden bugüne yaşanmış hiçbir acı yaşanmayacaktı. O günlerde bizim görüşmelerimiz, Öcalan’ın çağrısı, Erdoğan’ın aldığı inisiyatif, bizim de HDP grubu olarak emeklerimiz sayesinde binlerce insanın canı kurtuldu. Kürt gencinin de, Türk gencinin de, polisin, askerin de. Diyebilirler ki, “Biz canımızı feda ederiz”. Olabilir, güvenlik personeli canını feda etmeye hazır olabilir. Ama siyasetçinin işi, onun canını feda etmeye hazır olmasını izlemek değildir. Onu durdurmak, başka yollarla çözmeye çalışmaktır. Biz bunu yapmaya çalıştık. O barış sürecinde çatışmalar devam etseydi, bunu sadece yaradan bilir ama savaş olacak, çatışmalar olacak ve gene ölecekti insanlar. Kaç insanın, hangi insanın canını kurtardık bilmiyorum ama kurtardığımızdan eminim. Bugün eşiyle, çocuğuyla, annesiyle, babasıyla yan yana olan birçok güvenlik personeli, Türk genci, dağdaki, şehirdeki sivili, korucusu halen yaşıyor, ailesiyle birlikteyse o sürecin kazanımıdır. Bir insanın bile canı kurtulmuşsa bu önemli değil midir? Bunun kıymeti yok mudur? Oturduğumuz koltuklardan dile kolay olabilir ama bir tek ana babanın evladını kurtarabildiysek bunun hiç mi kıymeti harbiyesi yok.  Bu kadar mı değersiz? Barışı sağlamaya çalışmak bu kadar mı hiçleştirilir, ötekileştirilir. Bunu yapıyoruz, o dönem başardık bunu biz. Başardık.

Barış görüşmeleri yapmak mı doğrudur, yoksa Pençe Harekatları yapmak mı

İnsanların İmralı’da, Ankara’da, Kandil’de söyleyemeyeceği kadar cesaretle barışı savunduk. Kandildekiler bize saygı duydular, barışı savunma cesaretinizden dolayı. Açık söyleyeyim hükümetten sizden daha fazla saygı duydular. Benim PKK üyesi yöneticisi olmadığımı sizin kadar onlar da iyi biliyor.  Bir barış siyasetçisi, özgürlüklerin genişletilmesi için seçilmiş bir sivil siyasetçi olarak bize saygı duydular. Çağrılara kulak verdiler. Ateşkes ilan ettiler, Öcalan’ın yaptığı “Geri çekilin, Türkiye sınırlarını terk edin” çağrısını kabul ettiler. Bunlar da öyle kolay olmadı. Öcalan çağrı yapınca örgüt hemen gereğini yapmadı. Ben, Sırrı Süreyya Önder arkadaşım, bugün hapiste, İdris Baluken arkadaşım, Sincan’da mahkemenizin birkaç yüz metre ilerisinde hücrede, hakeza Pervin Hanım defalarca gidip ikna etmeye çalıştık. Kandil’deki KCK yetkilileri ile toplantılar yaptık, Öcalan’ın niyetini anlatmaya çalıştık. Hükümetin niyetini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Toplumun beklentisini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Bunları kendi kavramlarımızla, kendi konuşma biçimimizle yaptık. Meydanlarda da bunu yapmaya çalıştık. Şimdi hükümetin bilgisi, onayı ve çıkmış olan bir yasanın bize sağladığı güvence ile bu görüşmeleri yapmak mı doğrudur, yoksa Pençe Harekatları yapmak mı doğrudur. Eğer bu yöntemle hiç kimsenin burnu kanamadan çözüm alınacaksa, konuşarak tartışarak sorunu çözmek daha onurlu, erdemli bir tutum değil mi? Siyasetçiler güvenlik personelinin, askerin polisin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Kürt siyasetçiler de Kürt gençlerinin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Yapan alçaktır, haysiyetsizdir. Kim yapmışsa, Kürt siyasetçi, Türk siyasetçi; alçaktır. Şerefesizliktir. Biz bunu onurumuzla çözmeye çalıştık. 7 yıl sonra şimdi mahkemeniz bana soruyor: “Sen bunu yaparken niye Sayın Öcalan dedin, terör propagandası yaptın”. Budur, fezlekede geçen budur, Öcalan’a niye sayın dedin. Suçu ve suçluyu övmek, terör propagandası yapmak. Fezleke aşağı yukarı bundan ibarettir. Dolayısıyla belirttiğim çerçevede ne suç işleme kastım vardır, ne suç işlenmiştir, ne de konuşmam sonrasında bir şiddet eylemi meydana gelmiştir. Tam tersine bu konuşmalar sayesinde biraz sonra değineceğim yeni bir İmralı barış süreci başlamıştır. Bu konuşmalar savaşı değil barışı teşvik etmiştir. O günlerde bu konuşmaları durdurmaya çalışanlar da başka niyetlerle, başka saiklerle hareket etmiştir. AİHM’in geçen hafta verdiği karara değineceğim ama ara vermeniz mümkün olursa daha iyi olur. 

Birçok fezlekesi ile de birebir örtüştüğü için önemli. Hangi konuşmamla suçlanmışım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giden dosyada. Neredeyse birebir Mardin’de, Nusaybin’de yaptığım konuşmayı ben daha siyasete girmeden, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı iken 2005 yılında yapmışım. Daha siyasete girmeden önce. Ben siyasete girmeden önce 7 yıl İnsan Hakları Derneğinde gönüllü avukatlık ve yöneticilik yaptım. Dolayısıyla o dönemde Türkiye’deki insan hakları sorunları, demokrasi sorunları ve özellikle barış meselesi konusunda görüş beyan ettim, faaliyet yürüttüm.

Bakın, o dönem televizyona bağlanıp telefonla konuşma yapmışım. Konuşmamın hepsini okumuyorum fakat suça, iddianameye konu olmuş ve yargılamada esasa konu olmuş, hükme konu olmuş kısımlarını okuyorum. Bir açıklama yapmışım, televizyonda da bu açıklamamın nedenini soruyorlar, ne demek istediniz diyorlar. Sunucu sormuş ben de cevap vermişim. Diyorum ki;

“Şimdi bizi bu açıklamayı yapmaya iten en önemli nedenlerden biri Sinan Bey (Sinan Bey Sunucu) Sayın Öcalan’ın şu andaki durumu, şu andaki konumu hükümet çevrelerinin, yine Kürt aydınlarının ve Türk aydınlarının imzasıyla yapılan açıklama ve deklerasyonlardan bir bütün olarak genel olarak Türkiye kamuoyundan uzakta bir tutumla karşılanıyor olmasıdır. Kürt sorununda Öcalan gerçeğini görmeden, kabullenmeden ve Öcalan’ın bu konuda rolünü değerlendirmeden Kürt sorunu konusunda çözüm üretmek ya da kalıcı nihai barışı gerçekleştirmek çabalarını gütmek işin eksik kalacağı ve girişimlerin eksik kalacağı anlamına geliyor. Bu tartışma üzerinden biz de bu eksikliği giderme anlamında sadece Öcalan’ın durumuna dikkat çeken, bu konunun altını çizen bir ortak açıklama yapma ihtiyacı hissettik. Çünkü hani herkes barış olsun barış gerçekleşsin diye taleplerde bulunurken, düşüncelerini ifade ederken; sanki İmralı’da tek başına 7 yıldır (o zaman 7 yıldı) tutulan ve Kürtlerin önderi olarak kabul ettiği bir insan yokmuş gibi davranılıyor.”

Mahkemeniz, AİHM kararını gözeterek hem ara kararlarını hem de hükmü kurmak durumundadır

Evet 10 ay hapis cezası aldığım ve neredeyse milletvekilliğimin düşürülmesine kadar sürecin götürüldüğü sonradan da işte o şekilde bırakılan bir cezanın konuşması buydu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde o dönem avukatlarım  Sevgili Meral Danış ve Mesut Beştaş taşıdılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçen hafta 2005 yılında yaptığım konuşmayı 14 yıl sonra verdiği bir kararla, tabii AİHM’de süreç 14 yıl sürmedi ama konuşmadan 14 yıl sonra verdiği bir kararla aleni bir şekilde ifade özgürlüğünün ihlali olarak kabul etti. 

Ne “Sayın Öcalan” demek suçtur dedi. Ne “Kürt Halk Önderi” demek suçtur dedi. Ne “Öcalan Muhataptır” demek suçtur dedi. Ne de “Öcalan’la barış için görüşülsün” demek suçtur dedi. Suçtur diyemezsiniz dedi. Bunların hepsi ifade özgürlüğü kapsamındadır. “Selahattin Demirtaş’ın ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir” dedi. Bu mahkeme kararı doğrudan yürütülmekte olan çok sayıda davayı da benim dışımda yargılanan diğer insanların davasını da ilgilendirdiği gibi benim davamı da doğrudan ilgilendiriyor. Dolayısıyla mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını da gözeterek hem ara kararlarını hem de hükmü kurmak durumundadır.

AİHM’in karar vermesi Türkiye’de yargının bu konuda karar vermesi kadar kıymetli değildir

Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 5 tane yargıcı Strazburg’da bu kararı vermeden de bizim ülkemizdeki yargıçlar bu kararları verebilmelidir. Türkiye’nin gerçeğini Strazburg’daki insanlardan daha iyi bilirler. Strazburg’daki hakimlerden daha fazla biliyorsunuz mevzuyu. Dolayısıyla Türkiye’deki üst mahkemelerden bu tarz kararların çıkmasının daha önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hukuki anlamda önemli bir karar verdi. Hukuk normlarını geliştirme anlamında, parlamenter hukuka perspektif sunma anlamında önemli bir karar verdi. Ama Türkiye’de yargının bu konuda karar vermesi kadar kıymetli değildir.

Barış Akademisyenlerinin davalarında ifade özgürlüğü güvence altına alınsaydı Türkiye nefes alırdı

Türkiye’de politikleşmiş siyasi yargının politikaya, siyasete, iktidara boyun eğmediğini eğmeyeceğini; ülkenin barışına, demokrasisine, özgürlüğüne, tartışma hürriyetine katkı sunacağını gösterebilir. En etkili karar Türkiye’deki yargıçların vereceği kararlardır. Örneğin Barış Akademisyenlerinin yargılandığı dosyalarda ifade özgürlüğü hakkı güvence altına alınsaydı Türkiye çok daha iyi bir şekilde nefes alırdı. Gençlerin Twitter ve Facebook hesaplarından yaptığı paylaşımlardan yargılandığı, ceza aldığı dosyalarına ceza değil de ifade hürriyeti, basın hürriyeti kararları verilseydi çok daha iyi olurdu. Benimle ilgili söylemiyorum ama siyasetçi, akademisyen, gazeteci, üniversitedeki öğrenciler, kadınlar, gençler, rahatlıkla konuşabilmelidir ki bu sorunları çözebilelim. Aynı kararda kastettiğim budur. Ama Türkiye’de herhangi bir ağır ceza mahkemesinin bu kararı bu şekilde vermesi kadar da önemli değildir diye düşünüyorum. Umarım Türkiye’den de buna benzer kararlar çıkmaya devam eder. Çünkü geçmiş zamanda bazı mahkemelerde, Anayasa Mahkemesinde de buna benzer kararlar çıktı. Ama son yıllarda yargı ki Yargıtay da dahil tutumunu değiştirdiği için yargılamanın kötüye gittiğini düşünüyorum.

Barışa katkı sunabilecek çalışmaları, açıklamaları, girişimleri elimden geldiğince yaymaya çalıştım

Bunun dışında parlamentoda yaptığım konuşmalar içerisinde sorumsuzluk kapsamında değerlendirmesi gereken konuşmalarım var. Daha önceki grup konuşmalarımı ilgili, ilintili fezlekelerle bağlantılandırarak belirtmiştim. Burada hepsini tekrarlama ve uzatmak niyetinde değilim. Ancak tarihlerini belirterek Nusaybin’de yaptığım ve suça konu edilen konuşmamın birebir benzerini daha önce parlamento kürsüsünden yapmıştım, sonrasında da yaptım.

Gördüğünüz gibi 2005’te daha ben insan hakları savunucusu iken siyasete girmeden önce de benzer konuşmalar yapmışım. Bunlar benim istikrarlı siyasi düşüncelerimdir. Yani kendimi bildim bileli, 2000li yılların başından itibaren avukat olduğumdan bugüne bu görüşleri kamuoyunda aleni bir şekilde savundum ben. Bunlar terör propagandası hatta Öcalan övgüsü falan da değil. Ne Öcalan’ın böyle bir şeye niyeti olduğunu ben gördüm, kendisiyle tanıştım, sekiz defa görüştüm ne de benim öyle bir tarzım ve tavrım vardır. Ben sadece barışa katkı sunabilecek çalışmaları, açıklamaları, girişimleri elimden geldiğince yaymaya çalıştım.

Siyasi faaliyetim ve konuşmam nedeniyle yargılanıyor olmam, tutuklu olmam yanlıştır

Şimdi tutanaklara geçsin diye belirtiyorum. Nusaybin’de yaptığım konuşmamın bir benzerini 9/10/2012 tarihinde parlamento grup toplantısında yaptım. Yine benzer bir konuşmayı 14 Şubat 2012’de parlamento grup toplantısında yaptım. Orada da  Öcalan’la görüşülmesi gerektiğini Sayın Öcalan diyerek belirttim. Öcalan muhatap alınmalıdır dedim. Yine 17/04/2012 tarihli parlamento grup toplantısında benzer bir konuşmayı yaptım. 20/11/2012 tarihinli parlamento grup toplantısında benzer içerikli bir konuşma yaptım. 8/01/2013 tarihinde benzer içerikli bir konuşma yaptım. 12/02/2013 ve 26/02/2013 tarihlerinde de yani bu konuşmalardan sonra da benzer konuşmaları yaptım. Sadede buradaki 7 grup konuşması birebir benzer nitelikte olarak parlamentoda ve dışarıda tekrar ettiğim konuşmalardır. Tutanağa geçsin mahkemenin dikkatine sunulsun diye belirtiyorum. Bu siyasi faaliyetim ve siyasi konuşmam nedeniyle yargılanıyor olmam, tutuklu olmam yanlıştır. Hukuksuz bir karardır.

Bizler siyasetçiyiz. Siyaset konuşmak ve söz üzerine kurulur. Söz söylerken hitap şeklinden yola çıkarak barışı nasıl gerçekleştireceğimiz konusunda özgün fikirlerimizi beyan etmek suretiyle terörist addedilmemiz yanlıştır.  Terör propagandası yaptığımız şeklindeki iddialar siyasete katkı sunmaz. Ben de partim de bunun için hep çalıştık. Diyaloga açık olduk. Bundan sonra da aynı düşünceleri kararlı bir şekilde savunacağıma kimsenin kuşkusu olmasın.

Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçasıyız; biz demokrasinin yanındayız

Yine benzer bir süreçten geçiyoruz. Ben Öcalan’ın devreye girmesi gerektiğini halen düşünüyorum. Avukatları ile ve başka heyetlerle görüştürülmeli. PKK’ye çağrı yapılacaksa, çağrı yapmasına imkân sunulmalı. Kansız, silahsız, şiddetsiz, demokratik yol ve yöntemlerle sorun çözülmeli. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün şöyle bir açıklama yaptı: “Bize 1 adım atana biz 10 adım atarız” dedi. Bunu neyle ve kimle ilgili söylemiş olursa olsun, ben de buradan kendisine söylüyorum; kendisi demokratikleşme konusunda 1 adım atarsa, biz de kendisine ve parlamento çatısı altındaki çalışmalarda on adım atarız. CHP, İYİ Parti, MHP başta olmak üzere, parlamento dışındaki partiler de dahil, demokratikleşme ve barış konusunda inisiyatif üstlenirlerse onlara da on adım atarız.

Ben HDP adına söz söyleme hakkına, temsiliyetine sahip değilim ancak partimin de böyle düşüneceğinden kuşku duymuyorum. Biz önümüzdeki dönem siyasetini de yıllardır yaptığımız gibi barış siyaseti olarak sürdürmeye devam ederiz. Yerel seçimler bitmiştir. Türkiye demokratikleşmeye, yeni anayasaya ve barışa odaklanmalıdır. HDP de, ben de, seçmenlerimiz de kim ki demokrasiden yana tutum alırsa onun yanında yer alma konusunda kararlı olacağız. Bütün partileri de, parlamentoyu da bu şekilde dikkatle izlemeye devam edeceğiz. Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçası değiliz. Demokrasinin yanındayız. Kim ki demokrasi konusunda samimi, ciddi, somut, hızlı adımlar atar ve yanında durursa, seçmenlerimizle birlikte oraya doğru on adım atarız. Bunu belirtmiş olayım. 29 No’lu fezlekenin savunmasını tamamlamış olayım.

Savcılar siyasi atmosfer neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmiş

Bir önceki fezleke ile bağlantılıdır ve yanılmıyorsam aynı gün içerisinde gerçekleştirilmiş bir program vardı. Evet. 13 Kasım 2012 tarihinde öğleden önceki oturumda savunmasını yaptığım Nusaybin mitinginden hemen sonra gerçekleştirilmiş mitingde yaptığım konuşma üzerine düzenlenmiş bir fezlekedir. Bu fezlekenin savcısı bildiğimiz kadarıyla görevdedir dolayısıyla savcıya diyeceğimiz bir şey yok. Fezleke tarihi yine ilginç; konuşmadan 4 yıl sonra hazırlanmış bir fezleke. Yani tarihi Şubat 2016. Bu konuşmayı Kızıltepe’de yaptığım tarihten 4 yıl sonra savcı bunun suç oluşturduğuna kanaat getirmiş ve fezleke düzenleyip Meclis’e göndermiş. Elimdeki fezlekenin tarihi bu en azından. Kamuoyunda en çok bilinen fezleke bu fezleke. Çünkü miting alanlarında, parlamento kürsüsünde iktidar sözcüleri, iktidar temsilcilerince en çok dile getirilen fezleke budur. “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” sözünün kast edildiği miting ve ona istinaden hazırlanmış fezlekeydi. Fezlekenin düzenlenme tarihi de ilginçtir çünkü dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasının parlamento gündemine taşındığı tarihlerde bu fezleke hazırlanmıştır. Yani konuşmanın yapıldığı tarihte siyasi olarak konuşma eleştirilse bile savcılar bunun suç oluşturabileceği kanaatinde değildi. Aslında toplumda da bunun suç oluşturacağı kanaati yoktu. Eleştiri yapıldı onları da ben anlayış ile karşıladım halen de anlayış ile karşılıyorum. Eleştirilebilir, siyasilerin görüşleri açıklamaları tabii ki eleştiriye tabidir. Her türlü açıklama buna tabidir ama suç oluşturup oluşturmadığı hukukun, yargının işidir. Görünen o ki bu fezlekede de aynı savcı siyasi atmosfer neyi gerektiriyorsa, siyasi gelişmeler neyi gerektiriyorsa ona uygun hareket etmiş. 4 yıl boyunca bu konuşmada suç unsuru bulunmamasına rağmen, 4 yıl sonra tam da dokunulmazlığımızın kaldırılması tartışılırken birdenbire bu konuşma akıllarına gelmiş ve arşivden çıkarılıp bu bir suçtur diyerek, terör örgütü propagandası suçudur diyerek fezleke düzenleyip Meclis’e göndermişler. Şimdi fezlekeyi hatırlatma babında okumak istiyorum:

HDP İstanbul Milletvekili olarak Selahattin Demirtaş 13.11.2012 tarihinde, BDP Genel Başkanı iken Mardin Kızıltepe ilçesinde Özgürlük Meydanında otobüsün üstünde, toplanan gruba hitaben, “Öcalan posteri asamazsınız diyenlere onu diyenlere açıkça sesleniyorum. Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyor da bir halk önderinin posterini mi asamıyor. Biz bu meydana Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini”şeklinde yaptığı konuşması ile ilgili olarak, yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı müştekinin şikayeti üzerine…

Başka yerdeki cumhuriyet başsavcılıklarınca hazırlanmış soruşturma evrakı yetkisizlik kararı ile Kızıltepe’ye gönderiliyor, Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı Adalet Bakanlığına fezleke hazırlayıp gönderiyor. Şimdi biraz sonra çözüm tutanağından konuşmayı okuyacağım için tekrara düşmek istemiyorum, fakat yurttaşın biri şikayet etmiş beni bunun üzerine soruşturma başlatılmış diyor. Oysa şikayet 2013 yılında yapılmış bir şikayettir, dolayısıyla 2016 yılında şikayet yapılmış gibi de bir yanılsamaya düşmemek lazım. Siyasi saiklerle başlatıldığını zaten tarihlerden bile anlamak mümkündür. Ne demişim konuşmamda fezlekeye geçen suç oluşturduğu düşünülen kısım şöyle:

“7’den 70’e bütün bütün Qoser halkı, özellikle serhildanın öncüsü kahraman Qoser gençliği ve her daim fedakarlığın, cesaretin timsali Kürt anaları, Kürt kadınları hepinizi en içten sevgilerimle selamlıyorum. Hepinize sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Özellikle açlık grevlerinin 63’üncü gününde bu kritik aşamada kendi evlatlarının Kürt gençlerinin bu fedakarca tutumunu sahiplenen bütün halkımıza günlerdir haftalardır alanlarda meydanlarda direnen bütün halkımıza teşekkür ediyorum. Biz alana gelmeden yetişmeden yanılmıyorsam bir müdahale olmuş. Buna ilişkin şunu belirtmek istiyorum. Demişler ki Öcalan Posteri asamazsınız. Bak onu diyenlere açıkça sesleniyorum. Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyor da Kürt halkının Önderinin posterini mi asamıyor. Siz Kenan Evren’in, Kenan Evren gibi bir darbecinin ismini okullara, meydanlara verebiliyorsunuz da bu halkı için 14 yıldır bir İmralı’da bir beton çukurda direnen direnen Kürt halk önderinin posterini…. (yazmamış onu) Çünkü daha biz Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz heykelini. Kürt halkı artık ayağa kalkmış bir halktır, önderiyle, partisiyle, seçilmişiyle, çocuğuyla , genciyle, yaşlısıyla Orta Doğu’nun en büyük halklarından biridir” dediği ve bu şekilde terör örgütü propagandası yaptığı şeklinde fezleke düzenlenmiş.

Şimdi çözüm tutanağında, bilirkişi neler tespit etmiş sizin gönderdiğiniz CD’de neler tespit etmiş ona bakalım. Evet çözüm tutanağı şöyle yazılmış:

Klasörünün içerisinde bulunan şu boyutta 1 saat 1 dakika 24 saniye uzunluğundaki videonun 29 dakika 5 saniyesinde Selahattin Demirtaş’ın otobüs ile kitleyi selamlayarak kalabalığa doğru geldiği görülmektedir.

Fotoğrafta ben otobüsün içinde görülüyorum, selamlıyorum kitleyi zafer işareti ile. Fotoğraf siyah beyaz olduğu için seçemiyorum ama sanırım kalabalığın içinde de görünüyorum. Halkın içine girmişim.

Görüntünün 3. dakika 50. saniyesinde Selahattin Demirtaş’ın Kürtçe anons edildiği görülmektedir. Görüntünün 37 dakika 55. saniyesinde Selahattin Demirtaş’ın konuşmaya başladığı görülmektedir.

“Yediden yetmişe bütün Kürt halkı özellikle de …öncüsü… kahraman gençliği eğer ve her daim fedakârlığın cesaretin timsali Kürt anaları Kürt kadınları hepinizi en içten duygularımla saygıyla selamlıyorum. Hepinize sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Öncelikle açlık eylemlerinin 63. gününde bu kritik aşamada kendi evlatlarını Kürt gençlerinin, bu fedakârca tutumunu sahiplenen halkımıza günlerdir haftalardır alanlarda meydanlarda direnen bütün halkımıza teşekkür ediyoruz. Biz alana gelmeden yetişmeden önce yanılmıyorsan bir müdahale olmuş buna ilişkin de şunu belirtmek istiyorum. Demişler ki Öcalan posteri asamazsınız, bak onu diyenlere açıkça sesleniyorum. Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyor da Kürt halkının önderinin posterini mi asamıyor. Siz Kenan Evren’in, Kenan Evren gibi bir darbecinin ismini okullara, meydanlara veriyorsunuz da bu halkı için 14 yıldır bir mağarada bir petrol çukuruna girerek Kürt halkı önderinin posterini Kürdistan’a asamayacakta nereye asacaklar. Bunlar buna alışsanız iyi olur, buna alışsanız iyi olur, çünkü daha biz Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz heykelini. Kürt halkı artık ayağa kalkmış bir halktır. Önderiyle, partisiyle, seçilmişiyle, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla (Anlaşılmıyor) en büyük halklarından biridir. Bunu kafanıza yazın. Gazla, copla, panzerle durdurulamayacak bir halktır. Bu halkı korkutarak bu halkı yıldıramazsınız, diz çöktüremezsiniz. Siz daha bunu anlayamadınız mı? Bu halkın evlatları, 63 yıldır yemiyorlar, içmiyorlar ne için sen gelmişsin sen gelmişsin binlerce Kürt gencinin uğruna hayatını ortaya koyduğu önderinin posterini posterini asamazsın diyorsun. Asar bal gibi asar.

Bedeli neyse ödeye ödeye bu günlere geldik. Kürtçenin, Kürtçe nefes almanın, ıslık çalmanın yasak olduğu günlerden bu günlere geldik (Anlaşılmıyor) binlerce insanımızı katliamdan geçirdiniz faili meçhul cinayetlerle, yargısız infazlarla köy yakmalarla teslim alamadınız şimdi (Anlaşılmıyor) gazayla copuyla mı teslim alacaksınız? Özellikle genç arkadaşlarımıza, genç arkadaşlarma çağrımdır. 24 saat alanlarda, meydanlarda olmalısınız. Madem ki bu meydanları, bu alanları bize dar etmeye çalışıyorlar o halde Kürt gençliği Kürdistan meydanlarında bize karşı faşizm (Anlaşılmyor) meydanları dar etmelidir. (Anlaşılmıyor). Her gün gerekirse her gün bu meydanda toplanın, her gün saat 12’de bu meydanda toplanın binlerce on binlerce insan bir araya gelin çünkü kaybedecek bir saatimiz yok. Yüzlerce, on binlerce arkadaşımız biz özgür yaşayalım diye, biz onurlu dik duralım diye canlarını aç (Anlaşılmıyor) yatırmışlar, bize güveniyorlar ve size güveniyorlar. (Anlaşılmıyor) Unutmayın ki kaybettiğiniz her saniye, kaybettiğiniz her dakika bizim canımızdan can götürüyor. Arkadaşlarımız kararlılar, arkadaşlarımız tam 63 gündür direniyorlar. Sırf dışarıda özgürlük mücadelesi, dışarıda böylesine görkemli (Anlaşılmıyor) yürüten halkımız kahramanca dirensin diye. Arkalarında ordular yok. (Anlaşılmıyor) yok, arkalarında cemaatler yok, siz varsınız. Arkalarında Kürt halkı var, Kürt gençliği var arkalarında.

Bakın bu açlık grevlerini başlatan biz değiliz. Açlık grevlerini başlatan AKP’nin faşizmidir ama açlık grevlerini bitirecek sizlersiniz. Ama sizin sahiplenmeniz, sizin duruşunuz ölümleri de engeller. Açlık grevlerini de bitirir. Sizden ricamız genç arkadaşlardan ricamız; neyse fedakarlığı, neyse bedeli göze almamız gerekiyor. Çünkü biz 63 gündür elimizden gelenin en fazlasını ortaya koyduk. Bakanlarla görüştük, bu meseleyi ölümler olmadan çözelim istedik. Talepler meşrudur, talepler haklıdır.

Sadece Kürtler anadiline özgürlük istiyor. Kürtler müzakere istiyor. Tecrit bitsin istiyor Dışarda da, içerde de ölümler olmasın istiyor. Bu nedenle Kürt gençleri kendi bedenlerini ortaya koydular. 63 gündür bunu hükümete anlatmaya çalışıyoruz. Ama 63 gündür sağır biri var Ankara’da. Sadece şu yeryüzünde açlık grevlerini duymayan bir kişi Kasımpaşalıdır. Ona sesi duyuracak olan da sizsiniz. (Anlaşılmıyor) Nusaybinlilerdir, Viranşehirlilerdir. Duymayan kulaklara görmeyen gözlere anca siz hatırlatabilirsiniz.

63 gündür direnen, 63 gündür (Anlaşılmıyor) dört duvar arasında kendi canını ortaya koyan gençlere, “şov yapıyor” diyenlere buradan, Kızıltepe Meydanından sesleniyorum; eğer biz şov sevdalısı olsaydık, eğer biz gerçekten şantaj, tehdit sevdalısı olsaydık senin gibi başbakan olurduk. Biz halkın hizmetkarı, biz halkın devrimcisi olmayı seçtiğimiz için halkımızla kahramanca direniyoruz. Sen şov dünyasının adamı olabilirsin ama bak sana hatırlatıyorum sen daha siyasete girmemişken, sen daha cemaatlerden el almamışken, sen daha Pensilvanya’dakilere yalvarmamışken, daha başbakan olmamışken bile işkencecilerine direndik (Anlaşılmıyor).  Sen direniş nedir bilmiyorsun çünkü sen bu Diyarbakır zindanında direniş geleneğinden gelmedin. Sen Kemal Pir’i bilmiyorsun, Mazlum Doğan’ı, Hayri Durmuş’u bilmiyorsun. Onlar da mı şov yapıyordu, onlar da direnirken şov mu yapıyordu?

Ama bakın 12 Eylül zindanında faşizme karşı direnenler, o gün teslim olmayanlar işte bu halkın öncülüğünde olanlardır. Şimdi (Anlaşılmıyor) ama dışarıda milyonlarca yoldaşı var onların. Dışarıda on binlerce yoldaşı var onların.

Bugün anadilde savunma ile ilgili yasa tasarısı Meclis’e sevk edildi. Bakın 4 yıldır arkadaşlarımız mahkemede Kürtçe savunma yapmak için tam 40 yıldır bekliyorlar. Çok geç kalınmış bir adımdır ama buna rağmen biz bu adımı destekleyeceğiz. Talebimizdir çünkü böylesine utanç verici bir uygulamadan kurtulmuş. Sadece Kürtlere değil Türkiye’ye (Anlaşılmıyor) anadilde eğitim, anadilde savunma geri adım değildir. Türkiye için ileri bir adımdır. Bu nedenle AKP hükümeti bu konularda (Anlaşılmıyor) bir kenara bırakmalıdır. Demokrasi için her adım ileri adım olmaz o nedenle bu işi daha fazla geciktirmeden, bu işi daha fazla uzatmadan anadilde savunma yasasını hızlı bir şekilde Meclis’ten çıkaralım. Hem anadilde eğitimle ilgili bir program çıkaralım hem de İmralı’daki (Anlaşılmıyor) Sayın Öcalan’ın (Anlaşılmıyor) müzakere yürüteceği koşulları (Anlaşılmıyor) Çünkü bunlar zor şeyler değildir. Bunlar için elbette ki ölmeye v ya öldürmeye gerek yok. Ama karşımızda Kürt halkının hiçbir (Anlaşılmıyor) hükümet olduğu için karşımızda halkının iradesine saygı duymayan bir hükümet olduğu için açlık grevleri yapılıyor. Demokratik siyasette kanallar açık olsa eğer gerçekten parlamento bütün sorunlara çözüm olsa ne açlık grevine gerek kalır ne de (Anlaşılmıyor) ama bize gerçekten direnişten başka yol bırakmazlarsa biz de direnmekten çekinmeyiz.

Kürt halkı (Anlaşılmıyor) pankartlara, posterlere tahammülü olmayan bir iradeye biz saygı gösteremeyiz. Herkes Kürt halkının (Anlaşılmıyor) saygı gösterme zorunluluğu vardır. Devletin her kurumunun; savcısının, hakiminin, başbakanından genelkurmay başkanına (Anlaşılmıyor) (Anlaşılmıyor) Kürdistan coğrafyasında bir halkı kendi ana vatanında (Anlaşılmıyor) ikinci sınıf vatandaş muamelesine artık kimseyi tabi tutamaz. Geçti, o günler çoktan geçti. Şimdi artık (kalabalık slogan atıyor) şimdi artık çözüm zamanıdır. Şimdi artık çözüm günleridir. Evet hükümet bu konuda cesur değil (görüntü atlıyor)

Cezaevinde arkadaşlarımız var. Açlık grevi direnişçileri de bütün bu olanlara olumlu yanıtlar verecektir. Bizim arkadaşlarımız intihar etmiyorlar. Ölme (Anlaşılmıyor) sevdalısı değiller dışarıda süren bu faşizme karşı (Anlaşılmıyor) kendi canlarını ortaya koyacak, kendi canlarından vazgeçecek kadar yaşamı seven insanlardır. Hayatı uğrunda (Anlaşılmıyor)

Sizlerden ricamız açlık grevi bitene kadar asla ama asla direnişi gevşetmeyin biz açlık grevlerini şu saatte bitirebiliriz. Siz direnirseniz talepleri elbette ki (Anlaşılmıyor) gelemez. Görmezden gelemez. Ne (Anlaşılmıyor) ne diğerleri asla ve asla artık dünyada bile kabul Atacağı adım geriye olmaz atacağı adım ileri adım olur atılacak ileri adımlarda (Anlaşılmıyor) değerli (Anlaşılmıyor) sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Nusaybin’e geçeceğiz, oradan da Mardin Cezaevi’nin önünde bütün yoldaşlarımıza, arkadaşlarımıza sizin selamlarınızı, sloganlarınızı, bütün duygularınızı götüreceğiz. Bu kısa selamlamadan dolayı diğer arkadaşlardan özür diliyorum. En kısa zamanda bir kez daha Mardin’de, Kızıltepe’de uzun uzun sizlerle (Anlaşılmıyor) hepinize sonsuz sevgilerimi sunuyorum (Anlaşılmıyor), konuşma bitiyor.

“Heykel merakı olan bir kişi de parti değiliz” demişim

Daha sonra olay içerikli videolar incelendiğinde “Demirtaş: Apo’nun heykelini dikeceğiz” videosu incelendiğinde Star TV olduğu logosundan anlaşılan bir ekran görüntüsü alınmış. “Bir bu eksikti alt yazısıyla benim konuşmamdan alt yazılı bölüm verilmiş. “Kenan Evren’in heykelini dikiyorlar da Kürt halk önderinin posterini niye asamıyorlar. Biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” sözlerini “bir bu eksikti” alt yazısı ile televizyon kanalı vermiş. Oradan da alınmış. Aynı TV’nin haberinin sonunda alt yazıda şu geçiyor; bunu da bir röportajımda aynı gün vermişim ya da bir gün sonra: “Tepki olarak belirttim” demişim. “Yoksa heykel merakı olan parti de kişi de değilim” demişim. Devam ediyor tutanak. Yine 3 no’lu klasörde az önceki videodan başka bir görüntü olmadığı anlaşılmış. “Başka da bir görüntü bulunamadı” diyerek bilirkişi raporunu bitirmiş.

Fezlekeye konulan kısım “Başkan Apo heykelini dikeceğiz” sözleridir. Buradan yola çıkarak terör propagandası yaptığım iddia edilmiş. Benim elimdeki dosyada Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazdığım bir dosya var.

Cizre’yle ilgili fezlekeye dâhil olan bir yazı. Konuyla alakalı görünmüyor. Yine Cizre Kaymakamlığı Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına bir yazı yazmış o da bu fezlekeye girmiş. Belki kalem personeli yanlış yerleştirmiş olabilir. Geçiyorum bunları. (Savcı: Bir yanlışlık yok diyerek araya girdi.) Demirtaş: Benim elimdekiler de Cizre’ye yazılmış Kızıltepe’ye değil. O zaman benim dosyama yanlış konulmuş. Sizin dosyanıza değil. Belki avukatlarım yanlış düzenlemişlerdir. Sizde de yanlışsa diye hatırlatayım dedim.

Şimdi aynı gün yani Kızıltepe’de bu konuşmayı yaptığım gün basına verdiğim demeçleri de okumak istiyorum ki bütünlüklü olsun savunmamı sonra yapayım. Şöyle demişim, örneğin İhlas Haber Ajansında çıkan miting sonrası benim açıklamam: HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın heykelinin dikilmesi yönündeki açıklamalarıyla ilgili ‘Abdullah Öcalan’ın posteri var diye gençlerin gazlarla, coplarla dövülmesine tepki olsun diye söyledim. Yoksa öyle heykel meraklısı biri değilim’. dedi. ‘Ama ben alana inmeden önce on binlerce insanın bulunduğu bir yerde sırf Abdullah Öcalan’ın posteri var diye coplarla, gazlarla polis gençlere saldırıyor, ben de bunun üzerine bu açıklamalarda bulundum. Kenan Evren darbecidir. Binlerce insanın kanında eli vardır. Onun ismini caddeye, okula veriyorsunuz ama halkın önder olarak kabul ettiği bir insanın posterini açtı diye gençleri coplarla, gazlarla dövüyorsunuz. Buna tepki olsun diye bunu söyledim. Yoksa öyle heykel meraklısı bir değilim’ dedi.

O dönem yeni bir çözüm süreci olabilir olamaz mı tartışması devlet, hükümet içerisinde yapılıyor

Yine aynı gün Posta Gazetesi ve Doğan Haber Ajansı meşeli haberde bu demecin daha geniş bir şekilde yer almış. Burada da özellikle o dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e atıfta bulunuyorum. Ve İdris Naim Şahin’i eleştirerek, “İnsanları bu şekilde provoke edemezsiniz, gazla copla dövdüremezsiniz, ben de heykel dikme tepkisini tepki olsun diye dile getirdim. Ne ben ne partim heykel meraklısı değiliz.” diye aynı gün basına yansımış açıklamalarım da var. Şimdi daha önce de bu konuya ilişkin açıklama yapmadım ama demeç vermişim. Az önce Nusaybin mitingi için hazırlanan fezlekeye dair savunmamda belirtmiştim. Avukatlarım da biraz önce özellikle Mehmet Emin Bey siyasi sürecin nasıl olduğunu hatırlatmaya çalıştılar. Tekrar hatırlatmam gerekiyor ki tam anlaşılsın. Abdullah Öcalan, Erdoğan’a mektup yazmış, Erdoğan’ın elindeki mektup hükümet ve devlet tarafından ciddi bir şekilde değerlendiriliyor. Yeni bir çözüm süreci olabilir olamaz mı tartışması devlet içerisinde hükümet nezdinde yapılıyor. Bu daha kamuoyuna yansıyıp alenileşmemiş. 

Yeni bir çözüm süreci hazırlığı içerisinde olunabileceğini bilen İdris Naim Şahin provokasyonlar yapıyordu

Aynı günlerde cezaevlerinde de Öcalan’la görüşme yapılsın talepli açlık grevleri yapılıyor, onun da 63. günü. Öcalan konusunda bizim partimizin tabanında ve cezaevlerinde aşırı bir hassasiyet oluşmuş. Öcalan ile görüşülmesi talebi neredeyse açlık grevcilerinin ölümüyle sonuçlanacak, biz bu konuda gerekli duyarlılık, hassasiyet oluşsun diye mitingler gerçekleştiriyoruz. İçişleri Bakanlığı koltuğunda İdris Naim Şahin var. Cemaatçi olduğu iddiasıyla sonradan biliyorsunuz görevden alındı. AKP hükümetine karşı da bir siyasi hareketin çalışmasını sürdürüyor. Cemaatçi mi değil mi ben bilmiyorum fakat sadece zulümleriyle, hakaretleriyle, halkla, milletle dalga geçmesiyle anılan bir içişleri bakanlığı dönemi oldu kısa süreli.  Sırrı Süreyya Önder arkadaşımın onunla ilgili parlamento kürsüsünden çok güzel tarihi bir tespiti vardır.“İdris Naim Şahin halka umut oluyor, moral oluyor çünkü onun İçişleri Bakanı olduğu bir ülkede yurttaşlarımızın hepsi ben de bir şey olabilirim umuduna kapılıyor.” Aynen öyle bir bakandı. Ve o bakan Öcalan’ın mektubundan haberdardı çünkü İçişleri Bakanıydı. Bir çözüm süreci hazırlığı içerisinde olunabileceğini, bunun ihtimal dahilinde olduğunu biliyordu, kendisi İçişleri Bakanıydı. Açlık grevlerinin ne aşamada olduğunu biliyordu, bütün detaylarına hakimdi, MGK toplantılarına da katılıyordu. Dolayısıyla kendi emrindeki bazı güvenlik güçleriyle meydanlarda, alanlarda provokasyon yapma girişimlerini bizzat yaşıyordum, görüyordum ben.

Güvenlik bürokrasisi Öcalan posterine müdahale ederek tepki gösterilmesini hesapladı

Bizim amacımız açlık grevlerini bitirmek, duyarlılık oluşturmak. Kendisi ne yaptı? 10 bin kişinin toplandığı bir alanda kalabalığın kenarlarında arka taraflarında bulunan 20-30 kişilik bir grubun elindeki Öcalan posterlerini bahane edilerek bütün o kitleye, sadece o gençlere değil, bütün o kitleye müdahale edildi ben gelmeden önce. Bunun bilgisini aldım. On binlerce kişiye gaz atıldı, insanlar dağıldılar, gazla, copla, panzerle müdahale edildi. Sırf miting yapılamasın diye. Ben geldiğimde insanlar yeniden toplandı. Kızıltepe’de o ana kadar miting alanına gelme niyeti olmayanlar da polisin sert müdahalesi üzerine alana toplandı ve daha büyük bir kalabalık oluştu. Şöyle bir görüntü çıksın istedi oradaki güvenlik bürokrasisi: Hükümet tam da Öcalan’ı ciddiye almak üzereyken, Öcalan konusunda kamuoyunda bir hassasiyet, barış beklentisi oluşmuşken biz Öcalan posteri taşıyan gençlere sert müdahale yaptık. Dolayısıyla Öcalan yanlıları ve taraftarları buna bir tepki göstersinler. Çünkü bu Erdoğan’a bağlı olacak. Başbakan o.

İçimden geçen ‘Bu ülkeye barış getirenlerin heykelini dikeceğiz’ idi

Cezaevinde açlık grevi yapanlar Öcalan posterine karşı gençlere yapılan ağır, sert ve işkenceye varan müdahaleye tepki göstersinler. Bunu böyle hayali spekülatif bir şekilde de söylemiyorum. Tam da bu amaçlarla yapılmış bir müdahaleydi. Bunu çok uzun yıllar sonra, 15 Temmuz’dan sonra insanlar anladı da biz o günlerde neyin ne olduğunu yerelde iyi biliyorduk. Kim kimdir, kim necidir, isim isim tanıyorduk. Bunun üzerine ben de işin doğrusu biraz da duygusal bir tepkiyle “Biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek o kesimlere bir mesaj vermek istedim: Bu ülkeye barış gelecek. Aslında o anda içimden geçen ama cümleye dökmediğim kısım da buydu. Keşke o an cümleye dökseydim o kısmı da. “Bu ülkeye barış getirenlerin heykelini dikeceğiz.” demek istemiştim. Samimiyetle söylüyorum ki cümlemin anlamı da buydu yoksa gerçekten heykel meraklısı değilim. İnsanların tabulaştırılmasından, mitleştirilmesinden, mitolojik hale getirilmesinden, tartışılmaz hale getirilmesinden, heykellerinin dikilmesinden haz etmeyen bir düşünceye de sahibim. Bu Öcalan için de geçerlidir, başkaları için de. Ama halk arasında bir deyim vardır: Heykeli dikilecek insan. Bu da barışı getirirse, içimizden geçen budur, daha önce de söylemiştim. Ankara’da bir bakanla yaptığımız görüşmeden aklımda kalan bir cümleydi. O demişti ki öyle görünüyor ki bu defa iş ciddi, barış sağlanacak, bunu yapanların da heykeli dikilecek bu ülkeye. Bu kadar kıymetli bir hizmet sunulabilir. O anda bende duygusal olarak bu çağrışım oldu. Cümle teröre övgü veya başka birşey değil.

Öcalan birlikte yaşam ve barış mevzusuna katkı sunacaktır

Hiçbir tereddüdüm yok kesinlikle suç değil. Kendi cümlemi kurarken de eksiklik ve hata nedeniyle üzüldüğümü belirtmek isterim. Sonra anlatmaya çalıştım, öyle heykel meraklısı da değilim. Seçimlerde de o videoları kullandılar. Öcalan’ın, Apo’nun heykelini dikecekmiş vs. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ın mektubunu aldılar, bir akademisyen aracılığı ile canlı yayınlarda okuttular vs. Osman Öcalan TRT’ye çıkarıldı. Bu konular dosyamızı doğrudan ilgilendirmediği için bir şey demiyorum ama şu aşamadan sonra acaba diyorum, savcı acaba mütalaasını değiştirip bugünkü siyasi atmosfere bakıp şöyle mi diyecek, “Abdullah Öcalan’ın heykelini dikme sözü verdi ama dikmedi”. Dolayısıyla görevi ihmalden yargılanması gerekir mi diyecek bugün. İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmek son derece haklı, meşru bir konu olarak tartışılıyor iyidir. Birlikte yaşam ve barış mevzusuna katkı sunacağına inanıyorum. Kendisini bizzat tanıdığım için de bunu tekrar ediyorum. Heykel dikme meselesi oradaki müdahaleye konulmuş bir tepkidir. Ne şiddet övgüsüdür ne Abdullah Öcalan övgüsüdür. O günlerde Ankara’da yapılan tartışmalardan yola çıkarak barışı sağlayacağına dair inancımla ettiğim bir cümledir. Sonrasında da zaten suç olarak görülüp soruşturma açılmamıştır.

Siyaseten eleştirenler olmuştur, halen de eleştiriliyor. Dediğim gibi saygı duyuyorum bu eleştirilere. Keşke kendimi daha doğru olarak ifade etseydim. Cümlelerim bu şekilde miting enerjisi içerisinde ifade edince insan kendisini tam olarak anlatamayabiliyor. Dolayısıyla insanlar eleştirebilirler. Ben bu kısmı daha doğru anlatabilirdim diye belirtmek istiyorum. Onun dışında bir şiddet övgüsü vs. olmadığının altını çizmek istiyorum. Eğer Abdullah Öcalan’ın barış girişimleri sonuç almış olsaydı bugün Türkiye gerçekten iç barışına kavuşmuş olsaydı, mecazi anlamda söylüyorum bu söylediğimi de buna katkı sunmuş kim olursa olsun Erdoğan, bakanlar, bizler, Abdullah Öcalan evet heykeli dikilecek insanlar olarak tarihe yazılmış olacaklardı. Evet, keşke başarılı olsaydık.

Ben bu konuşmayı yaptığım günlerde başbakan, Erdoğan’dı. Ben basın aktarımlarından sizinle paylaşmaya devam edeyim. Ben bu konuşmayı yapmadan tam 15 gün önce Erdoğan Hürriyet gazetesindeki demecinde ne demiş bakın… Çok özür dilerim. Bu demeç İmralı’ya gönderilen Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan’a ait ondan sonraki Erdoğan’a ait. İkisini peş peşe okuyayım ki tam anlaşılsın. Mehmet Öcalan’a gazeteciler sormuş, kendisi de demiş ki “Benim Başbakan ile herhangi bir temasım olmadı. 14 aydan beri kardeşim denizin ortasında tek başına kalmaktadır. O bilinen bir şahıstır. Bu kadar önemli bir şahıs neden 14 aydır avukatlarla ve ailesi ile görüştürülmüyor. Eğer tutuklu ve hükümlü ise yasal hakları vardır ve bu haklar ayaklar altında alınmış durumdadır. Ağabeyim görüşmemiz sırasında hem çözüm için görev beklediğini ifade etti, devletin samimi olmasını isteyen ağabeyim samimiyet ile sorunun çözülebileceğini söyledi. Yine bizler bu çatışmaların bitmesini, insanların ölmemesini yürekten istiyoruz dedi. Ama bir Kürt sorunu vardır. Bu sorun biterse çatışmalar biter. Sorunu demokratik bir şekilde çözmek gerekiyor. Bunun silik noktaları vardır. Başbakan’ın İmralı heyeti ile görüşün tespiti doğrudur.”  Gibi bir demeç vermiş.

Ve benim “Apo’nun heykelini dikeceğiz” konuşmamdan 20 gün önce Başbakan’ın demeci: “Terörle mücadelede akan kanın durması için her türlü çalışmanın yapıldığını belirtti Başbakan Erdoğan. İmralı’ya gitmek gerekiyorsa MİT Müsteşarı’na gereğini yap derim dedi. Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan terörün çözümü konusunda önemli mesajlar verdi. Abdullah Öcalan ile görüşülmesine yeşil ışık yakan Erdoğan, mesela yarın İmralı’ya gitmek gerekiyorsa MİT Müsteşarı’na sen git diyebilirim dedi. Sonuç alınacaksa bu tür görüşmelerin yapılabileceğini söyleyen Erdoğan, bu yaklaşımın teröre destek olarak algılanmaması gerektiğini ifade etti.”

Şimdi biz bir dizi miting gerçekleştirdik. Hükümetle, cezaevi ile bu temaslar sürdü. 17 Kasım 2012 tarihinde, yani biz o mitingleri yaptıktan 4 gün sonra Haber Türk’ten okuyorum; “Mehmet Öcalan yüz yüze görüştüğü ağabeyi Abdullah Öcalan’ın cezaevlerinde süren açlık grevlerine bir an önce son verilmesi çağrısında bulunduğunu bildirdi. Abdullah Öcalan’ın talimatını iletmek için cezaevine giden BDP Milletvekillerinden Aysel Tuğluk, Diyarbakır Cezaevi’nde açlık grevinde olan tutuklularla görüştü. Çıkışta konuşan Tuğluk arkadaşlarımız mesajı dikkate alacaklarını söylediler. Biz de umuyoruz ki yarın bitirecekler dedi. Cezaevlerinde başlayan açlık grevleri kritik aşamaya gelince bugün Adalet Bakanlığı’nın özel izni ile İmralı’ya giden ve Abdullah Öcalan ile görüşme yapan Mehmet Öcalan, 683 tutuklu ve hükümlüyü rahatlatan bir mesaj verdi. Mehmet Öcalan, ağabeyinin açlık grevlerine girenlerin dışarıdakilerin yapması gereken işi ve sorumluluğu kendi üstlerine almışlardır. Dışarıdakiler kendi sorumluluklarını zaten içeride zor durumda olan tutsaklara yüklemesinler, açlık grevi eylem tarzını genel olarak doğru bulmamakla birlikte açlık grevi yapılacaksa bile genel olarak içeridekilerin değil dışarıdakilerin yapması gerekir. Bu eylemin amacı başarıya ulaşmıştır. Hiç tereddütte kalmadan bir an önce bu eyleme son versinler. Buradan açlık grevindeki herkese tek tek selamlarımı söylüyorum dediğini kaydetti. Bunun üzerine Sebahat Tuncel, Aysel Tuğluk Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne, Sırrı Süreyya Önder ile Gültan Kışanak da F Tipi Cezaevi’ne gitti. Orada tutuklularla, açlık grevinde olanlarla görüştü. İçerideki siyasi tutsaklar Abdullah Öcalan’ın mesajlarını dikkate alacaklarını belirtti. BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise ‘Temennim bu çağrının dikkate alınmasıdır. Bu gelişme BDP Eşbaşkanlarının bilgisi ve desteği ile gerçekleşti. Bu çağrının bundan sonraki sürecinin önünü açacağını ve tecridin tümden kaldırılacağını umuyoruz.’ Ve arkasından açlık grevlerinin bittiğine dair İzmir Buca 1 ve 2 Nolu Şakran Cezaevi başta olmak üzere cezaevlerinde açlık grevlerinin bittiğine, il sağlık müdürlüklerinin bu cezaevlerine giderek tutukluları sağlık kontrolünden geçirdiklerine dair haberler çıktı.

3 Ocak 2013, açlık grevlerinin bitmesinden yaklaşık 2 ay sonra. NTV’den alıntılıyorum haberi: “İmralı görüşmelerinde yeni bir sayfa açıldı. MİT ve avukatların yanı sıra Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata Abdullah Öcalan ile görüştü. Başbakan Tayyip Erdoğan NTV canlı yayınında açıkladığı İmralı görüşmeleri bugün de devam etti. Ancak bugünkü ziyaretçiler MİT mensupları değil Barış ve Demokrasi Partisi cephesindendi. Bu sabah 8 sularında adaya giden Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata, Abdullah Öcalan’la bir süre görüştükten sonra adadan ayrıldı. BDP’li kaynaklar NTV’ye yaptıkları açıklama ile görüşmeyi doğruladı. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş görüşmenin olumlu geçtiğini söyledi. Görüşmeye ilişkin ayrıntıların kamuoyu ile paylaşılması bekleniyor.”

O günün siyasi atmosferi buydu. Kızıltepe ve Nusaybin’de mitingi yaptığımızda Ankara kulislerinde açık veya örgütlü olarak sürdürülen siyasi diplomasi ile süren açlık grevleri bununla ilintiliydi. Nihayetinde bir çözüm süreci başladı. Bundan sonraki fezlekeler İmralı Çözüm Süreci ile ilintili olduğu için bundan sonrasını diğer fezlekelere bırakıyorum.

Barış için elini taşın altına koyacak olan herkes halkın gönlünde heykeli dikilecek insan olacaktır

Netice itibari ile ben bir çözüm sürecinin başlama ihtimaline binaen gerçekleştirilen olumlu atmosferi dağıtmak isteyenlere karşı refleksif bir tepki göstermişim. Abdullah Öcalan’ın heykelini dikme cümlesi buradan çıkmıştır. Bunun ötesinde başka bir niyet ve saikle ifade edilmemiştir. Konuşmamın tamamına da bakıldığında evet sert, muhalif, eleştirel cümleler vardır ama hiçbirisi ne terör övgüsüdür ne şiddet teşvikidir. Tam tersine o günlerde başlayacak ve alenileşecek olan İmralı Çözüm Sürecinin korunması ve onun geliştirilmesine dönük siyasi hassasiyetle yapılmış mitingler ve konuşmalardır. Bunun bu şekilde anlaşılması lazım. Öteki türlüsü siyasi istismar konusudur. Zaten bu konu yeterince istismar edilmiştir. Ama halk da bizi bilenler de buna prim vermemiştir. Ben o cümleyi kullanmışsam bile onun altında bir barış arayışının olduğunu beni tanıyan milyonlar algılamıştır. Ama iktidarın aygıtına dönmüş olan medyanın yürüttüğü kara propaganda ile bu tersine dönmüştür. Bugün tekrarlıyorum, bugün barış için elini taşın altına koyacak olan herkes halkın gönlünde en azından heykeli dikilecek insan olacaktır. Kim olursa olsun halkın gönlünde bu şekilde yer edecektir. Çünkü Türkiye çok çekti. Bu acıdan, kandan, savaştan ve halen çekiyor. Halen cenazeler geliyor.

Barış sürecine karşı çıkanların da kaygılarını gidereceğiz

Biz bu sorunu konuşurken ve heyecan duyarken birileri bunu nasıl önleyebiliriz diye telaşa giriyor. Tabii ki buna karşı çıkanların hepsi art niyetlidir demiyorum. Yargıda, siyasette, medyada barış ve çözüm sürecinde Abdullah Öcalan’la görüşülsün, işte PKK ile görüşülsün, parlamento devreye girsin dediğimizde karşı çıkanların tamamı art niyetlidir demiyorum. Çünkü bu eleştiriyi yapan bazı kesimler de terör örgütü olarak gördükleri bir örgüt ile görüşülmesinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hem itibarını zedeleyeceğini hem toplumsal parçalanmaya yol açabileceğini, şiddetin teşvik edilebileceğini iddia ederek buna karşı çıkıyorlar. Bunları da anlamaya çalışıyoruz. Bu kaygıları da gidereceğiz. Bunları da gidermeye dönük açıklama ve izahatlarlarla bunun böyle olmayacağını anlatmaya çalışıyoruz.

Toplumun hassasiyetlerini dikkate almazsak barış gerçekleşmez

Bizler de siyasetçiler olarak toplumun hassasiyetlerini dikkate almak zorundayız. Hassasiyetleri dikkate almadığımızda barışa dair kamuoyu oluşturmak zorlaşır. Barışa dair kamuoyu oluşmazsa da barış gerçekleşmez. Dolayısıyla da halkın barış süreçlerine desteği hayatidir. Art niyetli olanları bir tarafa bırakıyorum. Yargı, bürokrasi içerisinde, devlet içerisinde örgütlüdürler güçlüdürler, barış istemezler, barış düşmanıdırlar ama toplumun kaygılı oldukları için bu süreci desteklemeyenlerini ikna etmek, başta HDP olmak üzere siyasetçilere düşer. İkna edemezsek barış süreçlerini gerçekleştirmek mümkün olmuyor. Keşke o günlerde daha ikna edici, kucaklayıcı cümleler kurabilsem, keşke daha dikkatli olsaydım diye bugünden bakınca düşünüyorum.

Türkiye’nin tümünü kucaklayacak bir dil kurma konusunda eksiklerim olduğunu düşünüyorum

Hassasiyetlerine özen göstermeliydik. En azından bundan sonra doğacak barış ihtimallerini veya fırsatlarını siyasetçiler değerlendirirken bizim bu düştüğümüz yetmezlikler, eksiklikleri de dikkate almalılar. Türkiye toplumunu bütünlüklü olarak ele almak zorundayız. Kürtlerin hassasiyetini dikkate alırken, geri kalan toplumun hassasiyetlerini dikkate almazsak yine barış kamuoyu oluşturamayız. Kürtlerin hassasiyetlerini ezip geçerek Türklerin geri kalanını dikkate almaya çalışacaksın, bu da toplumsal barış kamuoyunun oluşmasını engeller. Dolayısıyla Türkiye’nin tamamını kucaklayacak ortak bir dil kurma hususunda ez azından şahsım adına eksikliklerim olduğunu düşünüyorum. Bunlar suç, TCK veya kriminal bir mevzu olmasa dahi eleştiri konusudur, halkın bu konudaki eleştirilerini ben saygıyla karşılıyorum, baş göz üstüne diyorum. Onun ötesinde suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum, bu konunun da en azından kamuoyunca anlaşılmasını özellikle rica ediyorum.

Bilirkişi çözümü çok sağlıklı yapılmamış ama ana tema itibariyle kabul ediyorum.

Evet fezlekenin tarihi 7/10/2015’tir. Suçlama terör örgütü propagandası yapmak. Suç tarihi 2013, yer Diyarbakır olarak gösteriliyor. 31 Mart 2013 tarihli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yazmış olduğu dilekçenin ekinde 8 Mart 2013 tarihinde Sözcü gazetesinden gelen “Milletvekillerinin Kuzey Irak’taki Örgüt mensupları ile çekilmiş resimleri nedeniyle suç duyurusunda” bulunulduğu. Yapılan inceleme sonucu kimliği tespit edilen kişiler Altan Tan ve Selahattin Demirtaş… 
 
Şiddet, Cebir ve tehdit içeren yöntemleri, silahlı terör örgütü liderlerinden Sabri Ok, Murat Karayılan ile TAK’ın terörist sözcüleri ile birlikte Abdullah Öcalan’ın resminin ve terör örgütünün sözde bayrakları olan ERNK ile konfederalizm bayraklarının önünde fotoğraf çekerek, terör örgütünün destekçileri olduklarını belli edecek şekilde, hareket etmek suretiyle terör örgütü propagandasını yapmak suçunu işledikleri anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla 3 kişinin; ben, Altan Tan ve Sırrı Süreyya Önder arkadaşlarımın dokunulmazlıklarının kaldırılmasını Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı istemiş. Evet, fezleke bundan ibaret.

Şimdi kısaca fezlekeyi değerlendireyim. Fezlekenin tarihi 2015’in Ekim ayı. Yani fotoğrafın basında yayınlandığı tarihten iki yıl sonra. Suç tarihi ve yeri olarak savcı 2013 Diyarbakır olarak işaret etmiş ama fezlekenin içeriğinden de anlaşıldığı gibi fotoğraf Diyarbakır’da çekilmediği gibi Diyarbakır’da da yayınlanmamış. Dolayısıyla Diyarbakır Cumhuriyet başsavcılığı bu soruşturmayı yürütmekle yetkili bile değil. Basın suçları kapsamına girecekse Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul merkezli bir açıklama yapıldıysa, fotoğraf oradan duyurulduysa İstanbul yapmalıydı. Şimdi yurttaşın biri bir suç duyurusunda bulunuyor. Ankara ve İstanbul Başsavcılıklarına, fakat fezlekeyi Diyarbakır Başsavcılığı hazırlıyor. Çünkü en nihayetinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı bütün fezlekeleri toplamak, bütün fezlekeleri kendi uhdesinde biriktirmek ve tutuklamayı kolaylaştıracak, sayfa itibariyle doldurulmuş, kapsamlı hale getirilmiş bir iddianame hazırlama amacı taşıyor. Bu suçlamaların her biri cumhuriyet başsavcılıklarınca ayrı ayrı iddianameye dönüştürülse sulh ceza hakiminden ve kamuoyu oluşturarak, kamuoyunda algı yaratarak tutuklamaları imkansızdır.

Ancak sonrasında kovuşturma aşamasında yeniden birleştirme yapılabilirdi. Fakat kovuşturma başlamadan daha soruşturma aşamasında her bir fezleke başlı başına tutuklama için yeterli görülmediğinden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, kendince fezlekelerin toplanıp biriktirilmesi için bir toplama merkezi gibi iş görmüştür. Daha önce avukatlarım detaylı belirtti. Ceza mahkemeleri usulümüzde cumhuriyet savcılıkları tariflenirken, cumhuriyet başsavcılıkları tariflenirken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı için ayrı bir görev alanı tanımlanır ama il cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyon görevi yoktur. Belli bir operasyon yürütürken koordine yapabilirler. Ama daha önceden fezlekesi hazırlanmış suçlamalara dair birleştirmenin hangi usul hangi esasa göre hangi başsavcılıkça yapılacağına dair hiçbir kanun olmamasına rağmen Diyarbakır Cumhuriyet başsavcılığı, fiili yetkili savcı, yasa dışı usule aykırı olarak yetkili savcı olarak görülerek ve muhtemelen bu Adalet Bakanlığı ve Saray üzerinden yürüyen telefon trafiği ile gerçekleştirildiğinden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında bütün fezlekeler toplanmıştır. Hatta o kadar skandal kararlarla toplanmıştır ki Batman Ağır Ceza Mahkemesi kendisinden gelen bir iddianameyi gerekçesiz reddetmek zorunda kalmıştır.

O fotoğraf Çözüm Süreci kapsamında Kandil ziyaretinde çekilen bir fotoğraftır

Fotoğraf çekildiğinde, yayınlandığında hiçbir şekilde kamuoyunda, savcılıkta yargıda suç olarak tartışılmamıştır. Yine parlamentoda çıkmış olan Çözüm Süreci Yasası üzerinde, parlamenterler olarak yaptığımız faaliyetler çerçevesinde Kandil ziyaretinde çekilmiş bir fotoğraftır. İmralı’da da fotoğraf çekilmiştir Abdullah Öcalan’la, Kandil’de de KCK yetkilileriyle çekilmiştir. Bu fotoğraflamanın amacı da kamuoyunda bu görüşmelerin yapıldığının her türlü spekülasyondan uzak bir şekilde hem partimizin ciddiyeti hem de Abdullah Öcalan ve KCK yöneticilerinin de bu görüşmelere bizzat katıldığını göstermek ve kamuoyunu ikna etmektir. Yine hükümetle koordineli bir şekilde yansıtılmış fotoğraflardır. O dönemde tepki çekmemiştir. Bir grup, toplumun bir kesimi tepki göstermiş olabilir. Nitekim anladığım kadarıyla Sözcü Gazetesi bunu eleştirel mahiyette haberleştirmiş, yurttaşlarımızdan biri de bunu kabullenemediğini belirterek şikayetçi olmuştur. Bu anlaşılır, eleştirilebilir.

Bu fezleke AKP’nin iktidardan düştüğü tarihten sonra, 1 Kasım’dan bir ay önce hazırlanmıştır

Ama oradaki fotoğrafın tek bir yorumundan bile terör propagandası anlamı çıkarılamaz. Çünkü dediğim gibi Çözüm Sürecinde çekilmiş bir fotoğraf olması hasebiyle de kamuoyunun Çözüm Sürecine olan desteğini hiç değilse ciddiyetle yürütüldüğünü göstermesi açısından yansıtılmış bir fotoğraftır. Fezlekenin kendisi de ciddiyetten uzaktır. İddia da ciddiyetten uzaktır. Siyasi saiklerle hazırlandığı da fezlekenin tarihinden anlaşılmaktadır. Çünkü 7/10/2015 tarihi aynı zamanda Çözüm Sürecinin bittiği, 7 Haziran seçimlerinin yapıldığı, AKP’nin tek başına iktidar olma imkanını elden kaçırıp iktidardan düştüğü tarihlerdir ve yine 1 Kasım seçimlerine neredeyse bir ay kala hazırlanmış bir fezlekedir. AKP’nin yeniden iktidardan daha güçlü bir şekilde düşme ihtimalinin tartışıldığı 1 Kasım seçimleri öncesi siyasi saiklerle hazırlanmış bir fezlekedir. O fotoğrafın kendisinde de suç unsuru olmadığını aslında savcılar da mahkemeler de çok iyi bilirler. Kaldı ki bu suçlama ile ilgili hakkımda hazırlanmış iki ayrı iddianamede vardır. O Kandil’de çekilen fotoğraflarla ilgili. Örneğin yakın zamanda Adana’da Ağır Ceza Mahkemesinde  -hiç haberimiz yok- bir iddianame hazırlanmış. Mahkeme de iddianameyi kabul etmiş ve sizinle birleştirme kararı vermiş. Fotoğrafın içeriği aynı mı, değil mi bilmiyorum ama Kandil’de çekilen bir fotoğraf olduğu yazılıyor. Savcılık aşamasında bundan haberimiz bile olmadı. İfadem bile alınmadı. Tebligat da yazılmadı. İddianame kabul edildi, ilk duruşma yapıldı bundan bile haberim olmadı. Ancak sizinle birleştirme istenince böyle bir davadan haberdar oldum. O dava da yine Kandil fotoğrafıyla ilgili. İstanbul’da benzer bir soruşturma vardı. Akıbetini artık takip edemedim. Avukatlarım takip etmiştir. O nedenle bu fezlekenin de ciddiye alınır bir tarafı yoktur hukuki açıdan. Dediğim gibi siyasi olarak eleştirilebilir.

O fotoğrafı yurttaşlarımızın bir kısmı eleştirebilir, ancak yargılamanın konusu yapılamaz

Yurttaşlarımızın bir kısmı Kandil’de KCK yetkilileriyle fotoğraf çektirmemizi o dönem eleştirme hakkına sahiptirler. Nasıl ki kamuoyunun bir kısmı “Evet HDP yetkilileri gitmiş Kandil’de ciddi ciddi oradaki örgüt yetkilileriyle görüşüyor ve demek ki silah bırakmaya doğru gidecek bu iş. Demek ki sonuç alacak” gibi olumlu eleştirirken bu fotoğrafı, bir kısmı da tepki duyabilir. Nihayetinde bu çatışmalarda 30-40 yıldır ülkede yaşanan şiddet eylemlerinde yaşamını kaybetmiş şehit ailelerinin yakınları var, tepki duyan insanlar var. Bunları da biz anlayışla karşılamak zorundayız. Güvenlik güçleri var, onların yakınları var. Siyasi, ideolojik olarak bizim gibi düşünmeyen yurttaşlarımız var. Onların hepsinin de bizi en sert şekilde eleştirme hakları vardır. Bir siyasetçinin de buna saygı duyma zorunluluğu vardır. Ben bunlara saygı duyuyorum ama bunların hiçbiri suç oluşturmaz. Türk Ceza Kanunu anlamında bir kriminal tartışma konusu yapılamaz. Yargılama konusu yapılamaz. Bu yurttaşımız da suç duyurusunda bulunmuşsa anlayışla karşılamak lazım.  Ama yapılması gereken şey takipsizlik, soruşturmaya yer olmadığı kararını vermektir. Bu mesele buraya kadar gelmemeliydi. Her ne kadar bugünkü fezlekeyi tutuklamaya devam kararları arasında saymıyorsanız da iddianamenin bir parçası olduğu için birkaç cümle de olsa görüşlerimi belirtmek istedim. Zaten çözüm tutanağı vs. olmadığı içinde başka da söyleyecek bir şey yok.

Fezlekeler soyut; hangi konuşma hangi suçlama ile ilişkilendirilmiş belli değil

Milletvekili arkadaşlarıma, izleyicilere salondaki herkese günaydın diyorum, kolaylıklar diliyorum. Dün 25 No’lu fezlekeyle devam edeceğimi belirtmiştim. Şimdi 25 No’lu fezlekeye dair savunmamı yapıyorum. Fezlekede suç tarihi 28.09.2013 olarak görülüyor. Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanmış bir fezleke. Fezlekenin tarihi ise 24 Şubat 2016 yani Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde 2013’ün 9’uncu ayında yaptığım konuşmaya yaklaşık 2,5 yıl sonra 2016 yılının Şubat ayında fezleke hazırlanıp Meclis’e gönderilmiş. 2016 yılı da yine dikkatinizi çekerek başlamak istiyorum ki 7 Haziran seçimleri sonrasında özellikle AKP’nin tek başına iktidarını ve parlamento çoğunluğunu kaybettikten sonra neredeyse Türkiye’yi çılgınlığa sürükleyen çatışma ve savaş politikaları sürecinde hazırlanmış bir fezlekedir. Zaten fezlekenin hazırlanması için 2,5 yıl beklenmiş olması da aleni bir şekilde politik atmosfere göre ve siyasi saiklerle hazırlandığını göstermesi açısından önemli bir veridir. Ne anlıyoruz bu fezlekeden? Şöyle belirtmiş isnadını savcılık: Terör örgütünün veya amacının propagandasını yapmak; suçu ve suçluyu övmek; halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek. 

Fezlekede alıntılanmış konuşmamı yani Karakoçan’da yaptığım konuşmamı özetleyerek alıntılamışlar onu ben okuyacağım ancak şunu belirteyim bu fezleke de dahil olmak üzere bütün fezlekelerde soyut bir suç isnadı var. Suçun kişiselleştirilmesi, şahsileştirilmesi, somutlaştırılması hiçbir fezlekede yapılmamış. Örneğin “terör örgütünün veya amacının propagandasını” hangi cümlelerle hangi kelimelerle yaptığımı somutlaştırmamış. Ya da hangi kelimeler hangi cümleler ile suçu veya suçluyu övdüğümü somutlaştırmamış. Hakeza halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçu hangi şekilde oluşmuş konuşmanın hangi bölümü bu suç kapsamına giriyor hiçbiri fezlekede yapılmadığı için ‘salla gitsin, ya tutarsa’ yöntemini izlemiş savcılar. Bu fezlekede de savcının tarzı böyle. Dolayısıyla konuşmayı okuyacağım ama tahmin yürüteceğiz, galiba budur diye tahmin yürüteceğiz. Hangi konuşma hangi suçlama ile ilişkilendirilmiş diye tahmin yürüteceğiz. Şöyle fezlekesine başlıyor:

28/09/2013 tarihinde Barış ve Demokrasi Partisi organizesinde Barış ve Demokrasi Partisi Karakoçan İlçe binasına suç tarihinde Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı ve halen Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili olan Selahattin Demirtaş ve bir kısım milletvekillerinin katılımı ile ziyaret gerçekleştirildiği, bu etkinlik sırasında parti Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından toplanan gruba konuşma yapıldığı, bu konuşmalar esnasında toplanan grup tarafından; “Bıjî Serok Apo, Şehit Namirin, PKK halktır halk burada, Kürdistan faşizme mezar olacak” şeklinde sloganlar atıldığı ve terör örgütü PKK merkez komite üyelerinden Mazlum Doğan’ın fotoğrafının bulunduğu pankart açıldığı, ayrıca PKK/KCK terör örgütü mensuplarınca sözde ulusal marş olarak adlandırılan ”Hernepêş (ileri)” isimli marşın çalındığı, Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından yapılan konuşmada, şüpheli Selahattin DEMİRTAŞ’ın; “…Bir halk kendi ana vatanında, kendi topraklarında yok edilmek istendi, köleleştirilmek istendi. Onuruyla, haysiyetiyle oynandı. Diliyle, kimliğiyle, inancıyla alay edildi ve biz yani bu toprakların kadim hakları ve kadim inançları olarak tarihimizin, geçmişimizin, medeniyetimizin, kültürümüzün, bize bıraktığı bütün miraslara onurumuzla sahip çıkarak ama büyük bedeller ödeyerek, büyük acılar çekerek, bugün kendi anavatanımızda, kendi topraklarımızda başımız dik, alnımız açık bir şekilde yaşıyoruz. Çok şükür ki bu mücadelede zorluklara rağmen bugünlere bu aşamalara geldik, …Biz hiçbir yerde elbette ki arkamızdaki değerlere, binlerce şehidimize, halen tutuklu olan partililerimize, halen bedel ödeyen halkımızın bize verdiği güce ve desteğe dayanarak, hiç kimseye asla ve asla ne ayrıcalık vaat ettik, ne rant vaat ettik, ne de ayrımcılık uyguladık, …Bu inkarın nasıl bittiğini nasıl bitirildiğini Mazlum Doğan’a sormak lazım. O bilir nasıl bitirildiğini. Karakoçanlılar bilir, dertliler bilir. Kürt olmanın, Kürt kimliğinin, Alevi olmanın Alevi kimliğinin yani zorla herkese dayatılan Türk kimliği dışında tüm kimliklerin inkâr edildiği ve kendi kimliğinden herkesin utandığı korktuğu günlerden bugünlere geldik. Bunları sanki bunlar, şimdiki iktidardakiler bize bahşetmişler gibi davranıyorlar. Bunların dili, üslubu inciticidir. Haklar, özgürlükler bahşedilmez. Siz doğmakla, siz ananızdan dünyaya gelmekle o haklara zaten sahipsiniz. Onları sizin elinizden gasp edenler, alanlar yani kimliğinizin, dilinizin, inancınızın hırsızları gaspçılar yani bu işin suçluları bir de çıkıp “Bu hakları biz size bu hakları bahşettik” diyorlar.

Sen kimsin ki bize hak bahşediyorsun. Biz burada doğmuş olmakla zaten bu haklara sahibiz…, …evlatlarımızı katledip Seyyid Rıza’dan, Şeyh Said’den, Mazlum Doğan’a kadar, İbrahim Kaypakkaya’dan, Deniz Gezmiş’e kadar asıp kesip kellemizi yaktığınız için mi size şükran duyacağız…, …biz niye bu devlete karşı boyun eğmemişiz. Yav devlet dediğin kul icadıdır. Allah’tan başkasına boyun eğmeyiz önünde de diz çökmeyiz, kusura bakmasınlar. İnsanların icat ettiği bir şeydir devlet. İşi öyle bir hale getirmişler ki devlet dedin mi akan sular durur. Devlet dedin mi astığım astık, kestiğim kestiktir. Devlet dedin mi herkes boyun eğecek. Yok böyle bir şey. Biz bu kandırmacayı değiştiriyoruz işte. Halk dedin mi akan sular duracak, millet dedin mi akan sular duracak…, …devlet başımızda jopuyla, tankıyla, panzeriyle durmayacak. Devlet halkına zulüm eden, toplumuna zulüm eden devlet olmayacak. Olursa, bunu yaparsa onun adı devlet olmaz. İşte orada halkın direniş hakkı vardır. Kürt halkı direniş hakkını kullanmıştır. Zulüm devletine karşı, zulüm yönetimlerine karşı direniş hakkını kullanmıştır. Şimdi işte çözüm aşamasına geldik. Çözümü de somut olarak ifade ediyoruz…, …en büyük inkar Kürdistan üzerinde. Eski isimleri iade edeceğiz diyorlar. Eski isimleri iade edeceğiz. Herkes, her yer eski isimleriyle anılacak. İşte Tunceli Dersim olacak, Kürdistan Kürdistan olacak mı bakın soruyorum. Eski bir isim değil mi? Osmanlı da eyalet ismi. Taa Selçuklu’dan beri kullanılan bir isim. Başbakanın kendisi de söyledi. Biliyorsunuz Osmanlı’da Kürdistan eyaleti vardı diyor. Cumhuriyet devriyle birlikte yasaklandı. Şimdi bu isim iade edilecek mi? Merak ediyoruz. İnkarı bitirmişler ya! Dersim’i iade edeceğiz diyorlar peki Kürdistan ismi iade edilecek mi? Hükümete burada Kürdistan’ın kalbinden Dep (Karakoçan)’dan soruyorum. Karakoçanlılar adına soruyorum…, …Kürtlerin bir tane işte federasyonları var. Türkiye’de Kürdistan ismi yasak. Senin o canın ciğerin Kürt kardeşin senin o arana su sızdırmak istemediğin, etle tırnak dediğin Kürt kardeşinin de bir vatanı var. Onun da ismi Kürdistan. Bu ismi de biz koymadık, bu yıllarca yıllık bir isim. Yıllarca yıllık. Niye söylüyorum bunu? Çünkü bu inkar edildiği müddetçe neyi kabul ederlerse etsinler asla ve asla Kürdü kabul etmiş olmazlar…,

…Bakın bunların geçmişine o milletvekilinin, profesörün, genelkurmay başkanının, kara kuvvetleri komutanının, hava kuvvetleri komutanının, deniz kuvvetlerinin, geçtik kuvvet komutanlarını, herhangi bir paşanın çocuğu, yeğeni, herhangi bir bakanın oğlu, başbakanın oğlu, yeğeni gelip bu dağlarda savaşmış mı? Bir örneği yok. Bu dağlarda savaşan yine Anadolu’nun yoksul emekçi çocukları. Buradan dağa çıkan da gerilla olan da yoksul emekçi çocuğu, onun üstüne sürdükleri asker de Anadolu’nun yoksul emekçi çocukları…,

…Bu savaşta sizin köyünüz yakılmıyor. Siz işsiz aç kalmıyorsunuz. Tabii ki sizin için savaş kararı almak normal. O kadar rahat tezkereleri geçiriyor ki Meclis’ten CHP, MHP, AKP. Sadece bu 7 yıl içerisinde 9 tezkere geçirdiler. Savaş tezkeresi. Üç parti el ele verdiler…

…Bakın ayrılmak, bölünmek, ayrı ülke kurmak, devlet kurmak; bunu isteseydik bunu söyleyemeyecek cesarette korkaklıkta da değiliz. Çıkardık derdik ki biz ayrı bir Kürdistan istiyoruz. Hiç de korkumuz yoktur. Allah’tan başka kimseden de korkmuyoruz, savcılarınızdan mı korkacağız. Çıkardık söylerdik. Ama diyoruz ki ayrı bir devlet kurmak ile de özgürlük getirmez. Bizler bir devlet içerisinde kendini yönetme hakkını kullanabiliriz. İşte özerkliği bu yüzden istiyoruz. Ama deseler ki biz Kürde ne belediyede ne başka bir statüde ne federasyon ne de başka bir yönetme hakkı veriyoruz diye Kürde dayatsalar elbette Kürt de kendi başının çaresine bakacak. Bağımsız olmak isteyen bir halkı hiçbir ordu durduramaz. Onun meşru haklı taleplerinin üzerinde kimse duramaz. Biz şimdi birlikten yanayız. Biz beraberlikten yanayız…” şeklinde terör örgütünün ve amacının propagandasını yapma, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme, suçu ve suçluyu övme suçlarını eylemlerini içerir, hakkında soruşturmayı gerektirir yeterli şüphe oluşturacak söylemde bulunduğu anlaşılmıştır diye fezleke düzenlemişler.

Şimdi sizin mahkemenizin talebi üzerine bilirkişi tarafından yapılan konuşma çözüm tutanağını da okumak istiyorum. Çözüm tutanağında konuşmanın bana ait kısmını okuyacağım.

Selahattin Demirtaş: Değerli Karakoçan halkı. Kadınlar, analar, genç arkadaşlar. Mazlum(?) dağının, yediden yetmişe bütün yoldaşları (alkış ve ıslık sesleri) Burada Karakoçan Meydanında sizlere hitap etmekten büyük şeref duyuyorum. Bütün arkadaşlarım adına hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz. (alkış ve sloganlar) öncelikle bu sıcak coşkulu karşılamadan dolayı, partimize gösterdiğiniz bu ilgiden alakadan dolayı özellikle de Karakoçan’ın tarihine, direniş tarihine yakışır bu duruşunuzdan dolayı hepinize ayn ayn teşekkür ediyorum. Bizler sizlerle gurur duyuyoruz, zor dönemlerin, zorlu yılların, mücadelesini siyasetini sizlerle, halkımızla birlikte yürüttük, yürütmeye devam ediyoruz. Elbette halkımızın nereden nereye geldiğini hangi zorlukları, hangi sıkıntıları bire bir yaşayarak hangi acılardan süzülerek bugünlere geldiğini sizler bizden daha iyi biliyorsunuz. Çünkü bunun bizatihi tanığı, bizatihi mağdurusunuz. Bir halk kendi anavatanında, kendi topraklarında yok edilmek istendi. Köleleştirilmek istendi; onuruyla, haysiyetiyle oynandı; diliyle, kimliğiyle, inancıyla alay edildi. Ve biz bu toprakların kadim halkları ve kadim inançları olarak tarihimizin, geçmişimizin, medeniyetimizin, kültürümüzün bize bıraktığı bütün miraslara onurumuzla sahip çıkarak ama büyük bedeller ödeyerek büyük acılar çekerek bugün kendi anavatanımızda kendi topraklarımızda başımız dik anlımız açık bir şekilde yaşıyoruz.

Çok şükür ki bu mücadelede (alkış) zorluklara rağmen bu günlere, bu aşamalara geldik. Bizler parti olarak Barış ve Demokrasi Partisi olarak halkımıza, bize oy verenlere, bize destek verenlere, bize gönül verenlere sadece kaldırım, asfalt, kanalizasyon vaat etmedik. Ve hiçbir zaman ihale rant vaat etmedik. Biz onurlu, haysiyetli, şerefli bir yaşamla birlikte herkes için çalışabileceği, ekmeğini onuruyla kazanabileceği bir özgür yaşam vaat ettik. Partimizin, sizin duruşunuzun farkındayız. Biz hiçbir yerde elbette ki arkamızdaki değerlere, binlerce şehidimize, halen tutuklu olan partililerimize halen bedel ödeyen, halkımıza bize verdiği desteğe dayanarak hiç kimseye asla ve asla ne ayrıcalık vaat ettik ne rant vaat ettik ne de ayrımcılık uyguladık.

Bizim vadimiz hep şu oldu. Bu parti yani sizin dişinizle, tırnağınızla, emeğinizle var ettiğiniz bu parti yani gerçek bir halk partisi olan Barış ve Demokrasi Partisi tarihin gidişatını değiştirmeye söz verdik. Bizim vaadimiz, halkımıza sözümüz, özgür onurlu bir gelecek dışında hiç bir şey olamaz. Bunu halkımıza bir söz olarak verdik. Şimdi artık o günlerin arifesindeyiz. Kimse halkımıza kimse insanımıza dilinden, kültüründen, inancından dolayı hor bakamaz, hakaret edemez. Elbette ki bunlar kolay olmadı. Şimdi çıkmış birileri, on iki yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı diyor ki (yuh sesleri) biz diyor, inkârı bitirdik, biz asimilasyonu bitirdik. Bu inkârın nasıl bittiğini Tayyip Erdoğan bilmez, bu inkârın nasıl bittiğini nasıl bitirildiğini Mazlum ( ? ) dağına sormak lazım (Mazlum Doğan’dır düzeltmek lazım.) O bilir nasıl bitirildiğini (alkış) Karakoçanlılar bilir, Dep’liler bilir. Kürt olmanın Kürt kimliğinin Alevi olmanın Alevi kimliğinin yani zorla herkese dayatılan Türk kimliği dışında bütün kimliklerin inkâr edildiği ve kendi kimliğinden herkesin utandığı, korktuğu günlerden bu günlere geldik. Bunlar sanki, şimdiki iktidardakiler bize bahsetmişler gibi davranıyorlar. Bunların dili üslubu inciticidir. Halklar özgürlükler bahşedilmez. Siz doğmakla, ananızdan dünyaya gelmekle o haklara zaten sahipsiniz. Onları sizin elinizden gasp edenler, alanlar yani kimliğinizin, dilinizin inancınızın hırsızlığı, gaspçılar bu işin suçluları biri de çıkıp “biz size bu haklan bahşettik diyorlar”. Sen kimsin ki bize hak bahşediyorsun. Biz burada doğmuş olmakla bu haklara zaten sahibiz. Şimdi, şimdi rahat rahat bunlar kadar rahat konuşuyorlar insanda utanma sıkılma olur. Sizlerin temsil ettiği gelenekler bakın İslamcılar demiyorum bu ülkede kendine Müslümanım diyen barolarda(?) zulüm görüyor.(Burada yanlış çeviri yapmış, kendisine Müslümanım diyen başka.. Neyse zaten buraya soru işareti koymuş, barolar değil yani. Müslümanım diyen başka barolar mı olur. Devam ediyorum.)  Bir sabah uyandı halkımız, Cumhuriyet kurulmuş dediler. Din yasak , dil yasak inanç yasak, kimlik yasak neye uğradığını şaşırdılar. İslami gelenekten gelenler de horlandılar bu ülkede zulüm gördüler. Ama bunlar bu geleneği temsil etmiyorlar. Bakın hangi gelenekten geliyor bunlar, 12 Eylül döneminde Kenan Evren darbe yapıp bu halkın evlatlarını işkenceyle ezdiği günlerde, bunun inancında bunların tesir ettiği geleneği bugün sürdürenler o dönemde şunu diyordu; biz diyordu senin tankının paleti olalım paşam. Kenan Evren’e methiyeler diziyorlardı. Bunlar o dönemde cuntaya sahip çıkan darbeye sahip çıkan katliamlara inkâra sahip çıkan bir gelenekle hareket ettiler.

AKP ile Cemaat’in sarmaş dolaş haline atfen söyledim

Konuşmanın burasında bir parantez açayım. Burada kast ettiğim “Senin tankının paleti olalım paşam” cümlesi Fethullah Gülen’e aittir. 12 Eylül döneminde yazdığı bir yazısından yola çıkarak atıf yapmıştım ve AKP iktidarı ile Fethullah Gülen Cemaati o dönemde sarmaş dolaş, kan kardeş, can kardeş oldukları için ona atfen söylemiştim. Devam ediyorum.

“Yanlış yaptılar, çünkü bu toprakların mayasında İslam da var Sünnisi de var Alevisi de var gayrimüslimi de var. Kürdü de var Türkü de var, Çerkezi, Ermenisi, Lazı da var. Ve bu topraklar işte bu inançların ve halkların birbiriyle kardeşçe ama eşitçe yaşayabilmesinin nimetleriyle doludur. Tarihimiz acıların, katliamların, soykırımların hüznüyle dolu olabilir. Ama biz bugün bir inanç, bir birlik etrafında, kardeşlik ve eşitlik ruhu etrafında işte bir araya gelebiliyoruz. Bizim farkımız budur. Bu topraklardan kimse Sünniyi de süremez Aleviyi de süremez. Kürdü de Kırmançiyi de Zazayı da süremez. Çünkü bunlar bu toprakları kendi mülkiyeti malı gibi görüyorlar. Kürtçe eğitim yapmak isteyen Kuzey Irak’a gitsin diyor. Bilmem şöyle düşünen bu tarafa gitsin. Şuna inanan burayı terk etsin. Bu memleket (görüntü dondu atlama oldu, kamera açısı yüksek bir yere geçti).”

Demirtaş çözüm tutanağını okuyor:

Bir arada durabiliyoruz. Zaza da, Kırmancı da, Kürt de bir arada durabiliyoruz. Halkın kendi içinde bir sorunu sıkıntısı yok. Ne kimse başörtülünün örtüsüne laf atar, ne kimse Cemevine hakaret eder. Ne kimse Kürdüm diyene ne kimse türküm diyene hakaret eder. Halkın bağlılığı halkın yüreği bu kadar geniştir. Zihniyeti dar olan yüreği dar olan iktidarların kendisidir. Halk çözümün fotoğrafıdır. Diyorlar ya nasıl çözülecek bu sorun. İşte böyle çözülecek. Başörtülü, açık, Alevi, Sünni, Zaza, Kırmanc, herkes birbirinin hakkına hukukuna kimliğine inancına saygı duyacak. Herkes birbirini kimliğiyle inancıyla birlikte sevecek. Kimse kimseye düşmanlık yapmayacak. Kimse kimseye kimliğinden dolayı parlamayacak. Bu toprakların hep birlikte sahibiyiz diyeceğiz. Madem hepimiz buranın ev sahibiyiz, hep birlikte kendi ülkemizi yöneteceğiz. Çözüm budur. Formül budur. Bunun dışında hiçbir formül tutmaz. Bunun dışındaki her formül 90 yıldır bize dayatılan inkârdan başka bir şey değil. Kimse kusura bakmasın.

Diyorlar ya bu devlet başımıza nimettir. Biz nimet falan görmedik. 90 yıldır cop, panzer ve işkence dışında bir şey görmedik. Bu devlete gece gündüz dua etmemiz, minnet şükran duymamız gerekiyormuş. Niye, kendi topraklarımızda dilimizi inkâr edip, evlatlarımızı katledip, Seyit Rızadan, Şeyh Sait’ten, Mazlum Doğan’a kadar, İbrahim Kaypakkaya’dan Deniz Gezmiş’e kadar, asıp, kesip, kellemizi aldığınız için mi size minnet duyacağız. Kusura bakmayın, bu devletin bu millete şükran borcu vardır. Hiçbir normal devlette halk devlete minnet duymaz. Devlet halkın kölesi ve hizmetkârıdır. Ama biz de halk devletin hizmetkârı, kölesi, haline getirilmek istendi. Bunu kabul etmiyoruz. Bunu ters düz edecek politikayı biz yürüttüğümüz için, biz bu politikayı tersine çevirdiğimiz için, bu nedenle bize karşı bu kadar öfkeliler. Biz niye bu devlete karşı boyun eğmemişiz. Devlet dediğin kul icadıdır. Allah’tan başkasına boyun eğmeyiz. Önünde de diz çökmeyiz. Kusura bakmasınlar. Hangi kul icadına boyun eğmişiz. İnsanların icat ettiği bir şeydir devlet. Öyle bir hale getirmişler ki devlet dedin mi akan sular durur. Devlet dedin mi astığı astık, kestiği kestiktir. Devlet dedin mi herkes boyun eğecek. Yok öyle bir şey. Biz bu kandırmacayı değiştiriyoruz. Halk dedin mi akan sular duracak. Millet dedin mi akan sular duracak. Bunu öğreniyorlar şimdi bakın yavaş yavaş öğreniyorlar. Halk direndikçe halk mücadele ettikçe, devletin o kutsallığı bitiyor. Devlet gökten yere iniyor şimdi. Halkın ayaklarının altına iniyor şimdi. Olması gerek yenere iniyor. Hizmetkârdır devlet hizmetkâr başka bir şey değildir.

Devlet bizim başımızda despot değildir. Devlet bizim başımızda ağa, bey değil. Bizim hizmetkârımız olduğu müddetçe, biz o devlet yönetimine saygı duyarız. Devletin o kutsallığı bitiyor. Devlet gökten yere iniyor şimdi. Halkın ayaklarının altına iniyor şimdi. Olması gerek yenere iniyor. Hizmetkârdır devlet hizmetkâr başka bir şey değildir. Devlet bizim başımızda despot değildir. Devlet bizim başımızda ağa, bey değil. Bizim hizmetkârımız olduğu müddetçe, biz o devlet yönetimine saygı duyarız.  Onun dışında zulüm devletine baskı devletine saygı duyulmaz. Zulüm kimden gelirse gelsin ona karşı ancak onurlu direnişle direnilir. İşte siz bunu yaptınız, bu yüzden başardınız. Şimdi, devlet gökten yere iniyor. Görüyorsunuz devletin kutsal olmadığı artık ortaya çıkıyor. Bu demokrasi için olmazsa olmazdır. Bu demokrasilerde, özgürlüklerde temel bir şarttır. Devlet hizmetkâr olacak. Devlet hizmetkâr olacak. Devlet başımızda copuyla, tankıyla panzeriyle durmayacak. Devlet halkına zulüm eden, toplumuna zulüm eden devlet olmayacak. Olursa, bunu yaparsa onun adı devlet olmaz. İşte orada halkın direniş hakkı vardır. Kürt halkı direniş hakkını kullanmıştır. Zulüm devletine karşı zulüm yönetimlerine karşı direniş hakkını kullanmıştır. Şimdi işte çözüm aşamasına geldik. Çözümü de somut olarak ifade ediyoruz. Biz öyle kıvıran laf dolandıran bir parti değiliz. Ne istediğimizi nasıl istediğimizi bugüne kadar tane tane açık açık söyledik. İnkârı bitirdik diyorlar ya, Kürdistan diyoruz tüyleri diken diken oluyor. Hani inkâr bitmişti. En büyük inkâr Kürdistan üzerinde. Eski isimleri iade edeceğiz diyorlar, eski isimleri iade edeceğiz. Herkes her yer eski isimleriyle anılacak. İşte Tunceli Dersim olacak, Kürdistan Kürdistan olacak mı, bakın soruyorum. Eski bir isim değil mi Osmanlı’da eyalet ismi ta Selçukludan beri kullanılan isim. Başbakanın kendisi de söyledi biliyorsunuz. Osmanlı da Kürdistan eyaleti vardı diyor. Cumhuriyetle birlikte yasaklandı. Şimdi bu isim meselesi iade edilecek mi? Merak ediyoruz, inkârı bitirmişler ya. Dersimi iade edeceğiz diyorlar. Peki, Kürdistan ismi iade edilecek mi. Hükümete buradan, Kürdistan’ın kalbinden Bertten(?) soruyorum. Karakoçanlılar adına soruyum Kürdistan ismini iade edecek misiniz? Diyorlar ya kardeşiz. Çıkıp diyor ya Kürtler benim canım ciğerimdir. Benim diyor Kürt kardeşlerimle arama kimse nifak sokamaz diyor ya soruyorum senin kardeşinin vatanının bir ismi var Kürdistan. Bunu kabul ediyor musun etmiyor musun? Bak onlarca Türk devleti var. İsmi Türk devleti. Kürtlerin bir tane işte federasyonları var. Türkiye’de Kürdistan ismi yasak. Senin bu canin ciğerin Kürt kardeşin senin aralarına su sızdırmak istemediğin kardeşinle etle tırnak dediğin Kürt kardeşinin de bir vatanı var onun da ismi Kürdistan, bu ismi de biz koymadık, binlerce yıllık bir isim. Binlerce yıl bir tarih. Mesela bunu da kabul edecekler mi? Niye söylüyorum bunu. Çünkü bu inkâr edildiği müddetçe neyi kabul ederlerse etsinler asla ve asla kürdü kabul etmiş olmazlar. Sen bir çiçeği yetiştirip toprağıyla birlikte ancak çiçektir diyebilirsin. Sen Hakkâri’den dağ lalesini sümbülünü, Hakkâri’den koparıp getirip İstanbul da bir refüje ektiğinde orada yetişmez Onun adi Hakkâri lalesi olmaz, orada solar. Hakkâri’nin lalesi kabul ediyorsan, toprağını da kabul edeceksin. Eskiden Kürt yoktu, eskiden Kürdü kabul etmiyordu Kürt dediğinde tüyleri diken diken oluyordu. Birçoğu hayatında Kürt görmemişti. Bakın şu dağın milletvekilliğini yapıyor birçoğu, parlamentodalar. Yeminle söylüyorum, birçoğu parlamentoya gidince Kürtlere dokundu. Ama milletvekili olmuş, bazıları profesör olmuş. Bu ülkede profesör olmuş, hayatı boyunca bir Kürde dokunmamış, temas etmemiş, elini sıkmamış. Kürdistan coğrafyasına adımını bile basmamış. Ama bizim adımıza oradan siyaset yapmışlar. Bütün Türkiye adına oradan politika üretmişler, sözde Türkiye’nin sorunlarını çözmüşler ve bunlar işte hayatı boyunca bu toprakların bir tas suyunu içmemiş. Buradaki insanın yüreğinin sıcaklığını görmemiş, buna temas etmemiş insanlar Kürt yoktur diyorlardı.

O kadar rahat söylediler ki yıllarca acımadan bu insanların Kürt halkının ne hissedeceğini düşünmeden, yıllarca televizyonlara çıkıp Kürt diye bir şey yoktur dediler. Kürt dili diye bir şey yoktur dediler. Bu inkârı bu kadar kolay yaptılar. Ve Anadolu’nun bütün yoksun çocuklarını işte burada savaşa sürdüler. Dağda taşta kürde karşı savaştırdılar. Köy yaktırdılar, işkence yaptırdılar. Bakın bunların geçmişine, o milletvekilinin, o profesörün, genelkurmay başkanının, kara kuvvetleri komutanının, hava kuvvetlerinin deniz kuvvetlerinin, geçtim kuvvet komutanlarını herhangi bir paşanın çocuğu yeğeni, herhangi bir bakanın oğlu, başbakanın oğlu yeğeni gelip bu dağlarda savaşmış mı var mı örneği. Bu dağlarda savaşan yine Anadolu’nun yoksun emekçi çocukları, buradan dağa çıkan da, gerilla olan da yoksun emekçi çocukları. Onun üstüne sürdükleri asker de yoksun Anadolu’nun emekçi çocukları. İşte biz bu gidişata dur demek için bu barış sürecini destekliyoruz. Bunlar, bu savaşı çıkaranlar ve bu savaşta ısrar bu savaşta büyük bir azimle kararlılıkla devam diyenler, sizin evlatlarınız ölmüyor tabi, tuzunuz kuru. Bu savaşta sizin köyünüz yakılmıyor, siz işsiz aç kalmıyorsunuz. Tabi ki sizin için savaş kararı almak normal kolay. O kadar rahat tezkereleri geçiriyor ki meclisten. CHP, MHP, AKP, Sadece bu 7 yıl içerisinde 9 teskere geçirdiler. Savaş tezkeresi. 3 parti el ele verdiler. 1 tanesi çıkıp da demedi ki; “Kardeşim bu çocuklar ölüyor. Ama biz burada rahat el kaldırıp indirip savaş tezkeresini geçiriyoruz. Ama ölen çocuklar bizim çocuklarımız değil ki. Biz emekçinin çocuğunu dağa sürüp savaştırıyoruz. Buralarda böyle rahat savaş kararları alıyoruz. Bunun hesabına halka veremeyiz” diyemediler. Tek 1 CHP’li çıkıp da diyemedi, AKP’li diyemedi. MHP’yi geçtim ki zaten ondan besleniyor. Ama CHP ve AKP içerisinde biz barıştan demokrasiden yanayız diyenler hiç mi vicdanlarına sığınamadılar? Çıkıp kendi partilerinin kararına karşı kürsüde; “Biz bu tezkereye karşı oy vereceğiz, karşıyız, partimizin savaş kararını desteklemiyoruz” diyemediler. Diyemezler. Çünkü barış cesaret işidir, yürek işidir, halka karşı sevda ve bağlılık işidir. O nedenle onlar barış diyemezler. Bunlara yüreği yetmez. Cesaretleri yetmez.

Ancak çok şükür ki son noktaya geldik. Bakın somut çözüm nedir? Kürdün dilini kabul eden, her alanda ayrım yapmadan, okulda, hastanede, iş yerinde Kürt kendi dilini konuşacak. Bu onun en doğal hakkıdır. Eğitimini de yapacak, sokakta da konuşacak. Şarkısını, türküsünü de dinleyecek.

Bunlar şimdi diyorlar ya; “Cezaevinde annesiyle babasıyla rahatça Kürtçe konuşuyorlar. Daha ne olsun?” Bunu bir hak olarak görüyorlar. Biz diyorlar “Sizi cezaevine koyduk. Haksız yere tutukladık. Üstüne size bir hak veriyoruz; bakın ananızla babanızla Cezaevinde Kürtçe konuşabiliyorsunuz.” Bunu söyleyene diyorum ki; “İnşallah en çok böyle bir hakkı sen kullanırsın! Ananla babanla cezaevinde bol bol anadilinde konuşursun. O günleri görürüz inşallah”. Zaten oralarda o hakları sunmalıyız. O yüzden dil bizim hayallerimizin sınırları kadardır. Hayallerimiz sınırsızsa dilimiz de sınırsız olacaktır. Her yerde kullanacağız.

İkincisi; “Kendini yönetme hakkı”. Bakın ayrılmak, bölünmek, ayrı devlet kurmak isteseydik bunu söyleyemeyecek korkaklıkta da değiliz. Bakın derdik ki; “biz ayrı Kürdistan istiyoruz.” Hiç de korkumuz yok. Allahtan başka kimseden de korkmuyoruz. Savcılarınızdan mı korkacağız? Çıkardık söylerdik. Ama diyoruz ki; ayrı devlet kurmak ille de özgürlük getirmez. Bizler bir devlet içerisinde kendini yönetme hakkını da kullanabiliriz. İşte özerkliği bu yüzden istiyoruz. Ama derseniz; “Biz Kürde ne başka bir statü, ne federasyon, ne de başka bir yönetme hakkı verebiliriz.” O zaman elbet ki Kürtler kendi başının çaresine bakacak. Bağımsız olmak isteyen bir halkı hiçbir ordu durduramaz. Onun meşru haklı taleplerinin önünde kimse duramaz. Biz şimdi birlikten yanayız. Biz beraberlikten yanayız. Ama kendimizi kendimiz yöneteceğiz. Yani halkın seçtiğine yetki vereceğiz, bütçe vereceğiz.

Bakın Karakoçan Belediye Başkanı iyidir kötüdür ayrı bir şey. Halk seçmiş, ona oy vermiş, değil mi? Partimizden olmayabilir. İnşallah yakın zamanda partimizden olacak o ayrı mesele ama halk seçmişse herkes saygı duyacak. Burada oy verip Karakoçan halkı belediye başkanı seçiyor. Sen ise bir tane imzayla kaymakam gönderiyorsun oraya yetkisi ondan daha fazla, bütçesi ondan fazla.. Bütün ilçedeki birimler kaymakama bağlı. Peki, halkın seçtiği ne olacak? Niye seçti onu? Niye oy verdi? İşte bu demokrasiye aykırıdır. Kaymakamlığın, valiliğin bu şekilde atama yöntemiyle seçilmişlerin üzerinde olması demokrasi katliamıdır. İllerde valiler, ilçelerde kaymakamlar olmadan hiç kimse bir iş yapamıyor. Ben de diyorum ki eğer kaymakamlar bu ilçeyi yönetmek istiyorsa, seçimle gelsin. İsmi belediye başkanı değil kaymakam olsun sorun değil ama seçilsin. Valiler seçimle gelsin. Halk o validen, kaymakamdan memnunsa onu seçsin bizim bir itirazımız olmaz. Ama halkın seçmediğini bir tane imzayla, atamayla buraya gönderip, “Bundan sonra yöneticiniz budur” derseniz, bunun adı demokrasi katliamı olur. İşte özerklik bunun değiştirilmesidir. Özerklik hukuku, dediğimiz yetkinin seçilmişte olmasıdır. Siz şu anda kaymakamınızı değiştirebilir misiniz seçimlerle? Hayır! İyi de çalışsa kötü de çalışsa yapacak hiçbir şeyiniz yok. Yukarıdan atanıp yukarıdan geri alınır. Ama belediye başkanınızı değiştirme şansınız var. İyi çalışmazsa değiştirirsiniz. İşte seçimler geliyor değiştirmek isterseniz takdir sizin.

Beğenmiyorsanız BDP’nin adayını seçersiniz. BDP’li aday yönetir. BDP’nin başkanı gelip çalışmazsa, halka karşı sorumluluğunu yerine getirmezse, onu da değiştirirsiniz. Ama kaymakam 30 sene bir yerde emekliliğine kadar kalsa bir şey yapamazsınız. Böyle demokrasi mi olur? İşte bunu bize tam 90 yıldır demokrasi olarak yutturuyorlar. Bunun değişeceği günler yakındır göreceksiniz.

Şimdi biz seçiyoruz onlar içeri atıyorlar. Biz seçiyoruz onlar üstüne vali kaymakam getirip yetki ondadır diyorlar. Ama bunlar gidecek. İşte Kürt sorununun çözümünün ikinci anahtarı özerklik, kendini yönetme hakkıdır. Kimi seçmişsen, yetki de bütçe de onda olacak. Kendisi bu ülkeyi, ili, bölgeyi yönetecek. Atanmış asla seçilmişin üstünde olamaz. Demek ki anadillimiz ve kendimizi yönetme hakkımız olmazsa olmazımızdır.

Ve tabi ki kültürümüz, inancımız, Sünniyiz, Aleviyiz, Cemevine gideriz, mescide, camiye gideriz ya da gitmeyiz. Bu devletin bileceği iş değildir. Başımızı kapatıp açarız. Bu devletin vereceği karar değil. Okulda da kapatırız başımızı, hastanede de, sokakta da, evde de. Dilimizi nerede konuşmak konusunda ısrarcı ve özgürlükçüysek, dinimiz, inancımız için de öyle bakacağız. Alevi her yerde Alevi olur. Şimdi devlet yönetiminde Aleviler var mı? Yok! Niye yok çünkü Alevileri tehlike olarak görüyorlar. Alevi bakan göremezsiniz, Alevi yüksek bürokrat göremezsiniz. Hepsi tasfiye edilmiştir. Devlet yönetimine girmeleri engellenmiştir. Hani Anayasada değişiklik vardı? Alevi’den vergi almıyor musun, alıyorsun? Sen Alevinin devleti değil misin? Gerçekte değilsin. Çünkü parasını alıyorsun soygunculuk yapıyorsun. Ama hizmet götürülürken Aleviye hizmet etmiyorsun. Bu işte soygunculuktur. Hırsızlıktır. Sen Sünniden aldığın vergiyle Sünniye hizmet edeceksin, Aleviden aldığın vergiyle Aleviye hizmet edeceksin. Kürt’ten, Türk’ten, Çerkez’den aldığın vergiyle onlara hizmet edeceksin. Eşitlikçi devlet böyle olur ancak. Onun dışındakiler adaletsizliktir.

Bakın Sünni kardeşlerim de şunu iyi biliyorlar; bugün devlete diyanet aracılığıyla aktardığı para ve yardımlar Alevi kardeşimizin de cebinden çıkan paradır. Yani devletin hırsızlıkla aldığı parayla cami yapılmaz. Devletin Aleviden zorla aldığı hırsızlık parasıyla, haram parayla Cami yapılmaz. Alevi de Cemevi yapabildiği zaman, kendi inancını da özgürce yaşadığı zaman ancak Sünni kardeşim de özgür olabilir. O nedenle biz Alevinin inancını savunacağız. Alevi de bizim inancımızı savunacak.

Biz başörtülüyü savunacağız, başörtülü de laik olanın özgürlüğünü savunacak. Kürt Türk’ün özgürlüğünü savunacak. Devlet dilini, devlet dinini kabul etmeyecek. İşte Kürt sorunun çözüm anahtarlarından biri de budur. Devletin dini yoktur. Allah’ın gönderdiği din vardır. Biz Allah’ın dinini kabul ediyoruz. Devletin dinini kabul etmiyoruz. Ve Allah’ın gönderdiği dinin kuralları da, kanunları da bellidir. Devlet bunu değiştiremez, dönüştüremez. Diyanet kendi kafasına göre din üretemez. O nedenle din devletin işi değildir, halkın işidir. Devlet dini elinde oyuncak etmektedir. Buna izin vermemiz lazım. Dinimizi ancak böyle koruyabiliriz. İnancımızı ancak böyle koruyabiliriz. Bu bizler için bir şarttır. Dinimizi ancak böyle koruyabiliriz. İnancımızı ancak böyle koruyabiliriz. Bu bizler için bir şarttır.

“İki dakika ara verelim, devam edelim konuşmamıza” demişim ve devam etmişim ama cümlenin başı eksik.

…arkadaşlar kültürün anahtarı sadece birkaç cümlede birkaç somut adımda kilitlidir. Çözümün anahtarı (yanlış verilmiş burada) “biz bunları takip edeceğiz. Yapacaklar mı? Yapmayacaklar mı? Bunlar gerçekleşmediği müddetçe bu ülkede bu topraklarda özgürlüğü demokrasiyi tadamayacağız. Biz birlikte yaşamak istiyoruz, barışın da böyle geleceği, bunun yolunun da yönteminin de halka bağlılıkta, halkın verdiği talimata harfiyen uyulmasından geçtiğinin farkındayız.

İşte Karakoçan’a biz bu duygularla geldik. Karakoçan da bizi bu duygularla kucakladı. Her birinize ayrı binlerce defa teşekkür ediyorum. Yerel seçimler yaklaşıyor artık. Bütün Karakoçan halkı, sadece burada olanlar değil, dünyanın dört bir yanındaki Karakoçanlıların  borcudur. Dünyanın dört bir köşesindeki Karakoçanlıların boynunun borcudur. Karakoçan halk iktidarına kavuşacak. Belediye başkanı seçeceksiniz demiyorum. Size hizmetkar olacak kişiyi belirleyeceksiniz. Halkın kontrolü… halka emanet edeceksiniz. Halkın kontrolü olması lazım. Belediyeyi halka emanet edeceksiniz, teslim edeceksiniz. İşte bu yerel seçimler bunun zaferinin müjdesi olacak. Buradan dünyadaki bütün Karakoçanlılara sesleniyorum. Dünyanın birçok yerinde bundan daha fazla Karakoçanlı var. Özellikle onlara çok büyük görev düşüyor. Seçim gününde gelip burada seçim çalışması kampanyası yürütmelerini bekliyorum. Bizler de onların yanında olacağız. Genel merkez olarak Karakoçan’a özel bir önem göstereceğiz, kıymet vereceğiz, değer vereceğiz. İnşallah bu seçimleri artık başaracağız. Halkın bize emanet edip (Yanlış yazılmış: halkı size emanet edip ayrılacağız. Kendisi de soru işareti koymuş zaten) Bir kez daha hepinize şükranlarımı sunuyorum. Bütün arkadaşlarım adına hepinize teşekkür ediyorum. Özgürlük ve barış yolunda hepinizim ve bizim yolumuz açık olsun.

Konuşmam fezlekeye parçalı bir şekilde, anlam bütünlüğü bozularak alınmış

Evet konuşma bundan ibaret. Bir, iki rapor daha var… Bir, iki dakika bir nefes alıp öyle devam etmek istiyorum. Evet şimdi çözüm tutanağı ile ilgili küçük çeviri hataları veya yazım hataları olsa da genel hatları itibariyle benim konuşmamdır. Konuşmanın anlamını veya bütününü bozacak sadece bir yerde hata yapılmış. Onu da şurada belirteyim. “Bakın, şu dağın milletvekilliğini yapıyor birçoğu” burada parlamentodaki milletvekillerini kast ederek ne söylediğimi hatırlamıyorum işin doğrusu ama bu kısmı kabul etmiyorum. Yani ben partimin dışındaki milletvekillerine de dağın milletvekilliğini yapıyor demem. Burada AKP, CHP ve MHP milletvekillerini kast etmişim. Kullandığım kavramı hatırlamıyorum ama dağın değildir. Çözemedim. Şimdi hatırlayamadım. “Şu halkın” olabilir. Evet. Bakın. “Şu halkın milletvekilliğini yapıyor birçoğu parlamentoda” bu şekilde cümle daha mantıklı geliyor oraya. Şimdi, evet, bu konuşma fezlekeye iddianameye parçalı bir şekilde anlam bütünlüğü bozularak alınmış. Fezlekede özellikle savcı, en azından cumhuriyet başsavcılığında görevli savcı “Kürt ve Kürdistan” cümlelerinin geçtiği her yerde bu sözcükleri küçük harflerle yazmış. Örneğin Genelkurmay Başkanlığını büyük harfle yazmış. Kara Kuvvetleri Komutanı, hepsini büyük harfle yazmış. Hava kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri tek tek büyük harflerle yazmış bu savcı. Ama Kürt ve Kürdistan isimlerinin geçtiği her yerde küçük harflerle yazmış. Fezlekeyi hazırlayan savcının da son derece önyargılı son derece politik bir tutum içerisinde olduğu çok iyi anlaşılıyor.

Savcı, Kürt-Kürdistan denildiğinde tüyleri diken diken olanlardan

Konuşmamın bir yerinde diyorum ya “Kürt dediğimiz de birilerinin tüyleri diken diken oluyor ya da “Kürdistan dediğimiz de birinin tüyleri diken diken oluyor.” İşte bu savcı da o savcılardan. Tüyleri diken diken olanlardan, belli. Dolayısıyla orada küçümsemek istemiş. Bazı fezlekelerde de var. Altını çizerek belirtmiştim. Genelde böyle şekli şeylere takılmam. Fakat burada özle, esasla ilgili bir mevzu var, hakaret etmek istiyor.

Tekrar ediyorum; ben Kürdüm ve benim vatanım da Kürdistan’dır

Ben buradan savcıya da, mahkeme heyetinize de bütün yargı mensuplarına da şunu söylemek istiyorum. Ben bir Kürdüm. Etnik olarak Kürdüm. Siz bana Kürt değilsiniz demediğiniz müddetçe de Kürtlüğümü çok da hatırlamıyorum işin doğrusu. İnsanlığımı hatırlıyorum daha çok. Ama siz bana böyle yaptığınız müddetçe sadece baş harfini değil bütün harfleri büyük okuyarak söylüyorum ki BEN KÜRDÜM ve BENİM VATANIM DA KÜRDİSTANDIR. Kürdistan’ın da sadece baş harfini değil bütün harflerini büyük harflerle tutanağa geçirin diyorum. Bu hakareti de savcıya aynı şekilde iade ediyorum. Dolayısıyla siyasi saiklerle Kürt olmanın, Kürdistan demenin, efendim devleti eleştirmenin, hükümetin politikalarını eleştirmenin, çözüm önerileri sunmanın, nasıl çözüleceğine dair fikirlerimizi, partinin programında yazan fikirleri ifade etmenin kendisi terör örgütü propagandasıysa; savcı bu konuşmayı terör örgütünün propagandası sayıyorsa bence PKK’nin propagandasını savcı yapmıştır. Yani gerçekten PKK bunları savunuyorsa, amacı da bunlarsa ve benim yaptığım şekilde bunları yapıyorsa yani siyasi faaliyetle bunu yapıyorsa PKK terör örgütü değildir. Savcının mantığıyla yola çıkarsak… Çünkü burada terör adına, terör faaliyeti adına, şiddet adına hiçbir şey yok. Ben sizin yerinizde olsam bugün Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı hakkında “PKK terör örgütünü övmekten suç duyurusunda” bulunurdum. Doğru olan bu. Eğer buysa PKK’nin amacı ve faaliyetleri de benim yaptığım şekilde yürütüyorsa, diyecek bir şey yok. O zaman, bunun neresinde terör örgütünün veya amacının propagandasını yapmışım, neresinde suçu ve suçluyu övmüşüm bunları tek tek belirtmesi lazım. Suçu kişiselleştirmesi lazım. Yok, tahmin yürütüyor. Nerede terör örgütünün propagandasını yürütmüş olabilir. “Kürt ve Kürdistan” dediğim yerlerde her halde. Nerede suç ve suçluyu övmüş olabilir. Seyit Rıza, Şeyh Sait, Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş dediğim için. Bunlar katledildi dediğim için. Tekrar ediyorum. Şeyh Sait ve Seyit Rıza cumhuriyetin kuruluş yıllarında kanuna aykırı bir şekilde, evrensel hukuk ilkelerine, ahlaka, vicdana aykırı bir şekilde idam edildiler. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesinin intikamını almak için hukuka aykırı bir şekilde idam edildiler.

Kürt ve Kürdistan kavramlarının terör propagandası sayılmasını halkıma, temsil ettiğim siyasi anlayışa hakaret olarak görüyorum

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır Cezaevinde daha 24 yaşındayken gördüğü ağır işkenceler sonucu katledildi. Mazlum Doğan, 12 Eylül Diyarbakır işkencehanesinde ağır işkencelere maruz kaldı ve bunları protesto etmek için kendi yaşamına son verdi cezaevinde ve işkenceleri teşhir etti. Bunların her birinin politik siyasi kimliğinden veya temsil ettikleri örgütten ya da yürüttükleri faaliyetten bağımsız bir şekilde hepsi de zulmün hukuksuzluğun mağdurudurlar ve bunun gibi binlercesi.  İbrahim Kaypakkaya’nın, Deniz Gezmiş’in, Seyit Rıza’nın veya Şeyh Sait’in yasalara göre suç isnadı yapılmışsa, hangi suçunu övmüşüm? Hangi faaliyetleri övmüşüm?

Evet, Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini övmüşüm, ha o zaman savcı işkenceyi savunmuş oluyor. Kenan Evren darbe cunta yönetiminin ve o dönem Diyarbakır Cezaevinin işkenceci komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın savunusunu yapmış oluyor. Ben Mazlum Doğan’ın işkenceye karşı direnişini savunuyorsam savcı da bunu suç görüyorsa, savcı Esat Oktay Yıldıran’ın ve dolayısıyla darbecilerin fiilini savunmuş oluyor. Sizin normalde bu savcı hakkında suç duyurusunda bulunmanız gerekiyor. Ben burada suçu suçluyu övmüyorum. İşkence suçunu övmüş oluyor savcı, işkence suçunu işkenceciyi, darbeciyi korumuş oluyor. İbrahim Kaypakkaya’nın işkence tezgahında katledilmesini eleştirmek suçsa, işkenceyi o halde savunuyorsunuz demektir. Ben bu konuşmamın düzelttiğim yerlerle birlikte kelimesi kelimesine arkasındayım, cümlesi cümlesine arkasındayım.

Siz de savcılarınız da 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm de kursanız Kürdistan vardır

Ben halen bu ülkede Kürt ve Kürdistan kavramlarının terör propagandası sayılmasının, halkıma temsil ettiğim siyasi anlayışa hakaret olarak görüyorum. Bunu kabul etmiyorum. Bu hakareti mahkemeniz düzeltmek zorundadır. Mahkemeniz bana 100 yıl ceza versin umurumda değil ama Kürdistan ve Kürt kelimelerini kullanarak hükümde tek bir cümle kurarsanız mahkemeniz hakkında suç duyurusunda bulunurum. Ben sizin etnik kimliğinize, başkasının etnik kimliğine inancına hakaret ediyor muyum? Edemem, saygısızlık olur, haysiyetsizlik olur. Bunu yapan da saygısızdır, kim kime yaparsa saygısızlıktır. Evet, Kürdistan vardır. Evet daha önceki duruşmada da söyledim, Binali Yıldırım söyledi diye değil, Tayyip Erdoğan söyledi diye değil, Sultan Sencer yazdığı için değil, Abdülmecit Kürdistan madalyonu bastığı için değil, Mir Bedirhan Kürdistan beyi olduğu için değil, Selçuklular’da Kürdistan, Osmanlılar’da Kürdistan eyaleti, İran’da Irak’da Kürdistan eyalet bölgesi olduğu için değil tarihi olarak coğrafi olarak bir realite olduğu için Kürdistan vardır. Siz de savcılarınız da 100 milyon tane karar da alsanız, hüküm kursanız da Kürdistan vardır. Bir coğrafyadır, benim de ana vatanımdır. Bu Kürdistan coğrafyasının da önemli bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti toprakları dahilindedir.

Uyduruk Türk Tarih Teziyle Kürt ve Kürdistan inkâr edildi diye bunu kabul edecek değiliz

1935 yılında uyduruk Türk Tarih Kurumu ve Türk Tarih Tezi üzerine Kürt ve Kürdistan inkar edildi diye, kendisine profesör diyen şaklabanlar bunun kitabını yazdı diye; dünyada bütün insanlar Türk’ten türedi bütün diller de Türkçe’den türedi diyen saçmalığı okullarda öğretip, onları da eğitimci diye başımıza dikip daha sonra da bunları devlet yöneticisi yaptılar diye biz bu tezi kabul etmek zorunda değiliz. Bu hakareti bu onursuzluğu kabul etmek zorunda değiliz. Rumeli diyebileceksiniz Kürdistan diyemeyeceksiniz, Türkmeneli diyebileceksiniz Türkiye’de Kürdistan diyemeyeceksiniz. Var mı böyle bir şey? Konuşmamda da belirtmiştim, biz Kürdistan’ı ayrı bir devlet, bir bölünme, ayrı bir devlet kurma olarak ifade etsek de bundan korkmayız, gerçekten korkmayız. Dobra dobra söyleriz. Kürdistan bir coğrafya ismidir, tarihi kadim bir coğrafyadır, çoğunluğunda Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyanın ismidir. Deniliyor ya sınırları neresidir? Bir devlet olarak bütün Kürdistan coğrafyasını kapsayan bir devlet olarak kurulmadığı için siyasi sınırları yoktur. Ancak sosyolojik sınırları, coğrafi sınırları vardır. Tarih boyunca da Kürtlerin yaşadığı Zağros’tan bugün Hewler, Erbil, Kerkük dediğimiz bölgeden özellikle Süleymaniye’yi de kapsayan Cizre’ye kadar Diyarbakır’a kadar olan bölge binlerce yıl önce Kürtlerin yaşadığı merkez olarak kabul edilen, tarihte de yazılı ve sözlü belgelerde de geçmiş kadim bir coğrafya ismidir. Elazığ Savcısı istemiyor diye bundan vaz mı geçeceğiz? Kusura bakmasın, ben Kürdüm, 1000 yıl da kalsam Kürt olarak girdim Kürt olarak çıkacağım.

Yine daha önce de belirttim, Kürt milliyetçisi değilim, olsam da bunu söylerim, yapmak isteyene de saygı duyarım. Ben milliyetçi değilim, milliyetçi çizgiyi de doğru bulmam ama benim Kürtlüğümle alay edildiğinde kusura bakmayın benim de tepemin tası atıyor. Kürdistan ismini kullandım diye beni bölücülükle terör propagandasıyla suçlayanları gördükçe tepemin tası atıyor. Ben de bunu kabul etmiyorum. Empati yapın empati. Etnik kimliğinizle, mezhebinizle, inancınızla alay edildiğinde, hakaret edildiğinde yok sayıldığında ne hissederseniz? Bu insanın onuru ile ilgili bir durumdur. Dil mevzusu, etnik kimlik insanın onuru ile ilgili bir mevzudur. Biz böyle doğduk, ne yapalım? Bunu değiştirmek de istemiyoruz, kimsenin değiştirmesine de izin vermiyoruz. Hiçbir yasayı da bu şekilde tanımıyorum.

Türkiye’de anayasasızlık şu anda fiili durumdur

Partim de arkadaşlarım da sosyal politik çözüm önerileriyle, Karakoçan mitinginde detaylı bir şekilde izah ediyoruz; demokratik özerklik Türkiye’nin çözüm yoludur. Tek adamlık, faşizan rejim, diktatörlük Türkiye’ye anayasal referandumla zorla kabul ettirilebiliyor da Selahattin Demirtaş bir mitingde demokratik özerkliği mi savunmayacak? Bu mu suç olacak? Şu anda Türkiye’yi yönetenler zaten en büyük suçu işliyorlar. Anayasa ihlal edilmiş durumda, Anayasa askıya alınmış durumda, Türkiye anayasal bir yönetimle yönetilmiyor. Anayasasızlık şu anda fiili durumdur. Anayasa’nın 138. maddesi her gün katlediliyor. Yargıya hükümet tarafından bangır bangır talimat veriliyor. 10 binlerce insan yasadışı bir şekilde yürütmenin talimatıyla işten atılıyor, yargı üzerinde baskı kurularak haklarının iadesi engelleniyor. Binlerce akademisyen “Ben savaş istemiyorum” dediği için akademilerinden atılıyor ve yargı bunlara patır patır cezalar yağdırıyor. Ayşe Öğretmen’de olduğu gibi televizyona bağlanıp “Çocuklar ölmesin, barış olsun” dediği için bebeği ile birlikte hapishaneye konuluyor. Politik baskılar neticesinde Anayasa Mahkemesi kararı düzeltmek zorunda kalıyor ve sayıyor. Biz de delilleri sayabiliriz her gün her saat. Bunlar suç değil. Bunları yapan yürütmenin hükümetin yaptıkları suç değil. Selahattin Demirtaş 2013 yılında Karakoçan’da konuşurken Kürt demiş, Kürdistan demiş, Kaypakkaya demiş, Deniz Gezmiş demiş, Mazlum Doğan demiş bu suçtur, bunun peşine verelim, bunu yakalayacağız, hücreye atacağız, yıllarca tutuklayacağız, yargılayacağız, adaleti sağlayacağız. Bu mudur adalet anlayışı? Utanç verici bir durum.

Demirtaş Grup konuşmasını okuyor.

Yani toplam 13 milyon insan Türkiye’de açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Başbakanın her gün meydanlarda şunu yaptık, bunu yaptık 80 yılda yapılmayanı yaptık bir günde şu ülkeye çağ atlattık dediği günlerde resmi rakamlara göre 13 milyon insan yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşıyor. Bu rakamlar herhangi bir sendikanın rakamları değil, HDP’nin ortaya koyduğu rakamlarda da değil. Bu rakamlar resmi rakamlar. TÜİK’in verdiği rakamlar. 13 milyon insan yoksul aç ve sen çıkıp bu ülke güllük gülistanlık bir hava var, pembe bir tablo var. Ve sen bunun üzerinden halkı kandırmayı hesaplıyorsun. Bu halka hakarettir. O 13 milyon yoksula hakaret. En azından bunu söylerken arkasından da tamam bu ülkede de 13 milyon yoksul var, bunları da unutmadık unutmayacağız de bari. Ama o haritaları o tabloları ısrarla arkadaşlar bizden kaçırıyorlar. Bakın 1991 yılında sadece Güneydoğu’da 8 milyon 386 bin küçükbaş, büyükbaş hayvan varmış. 2008 yılı rakamları 5 milyon 881 bin yani yüzde 30 bir düşüş var küçükbaş büyükbaş hayvanda. Sadece Güneydoğu’nun rakamları bunlar. Yine o bölgede 1991 yılında yıllık kişi başına süt üretimi 12 kilogram iken bu gün 8 kilogram. Köyler boşaltılmadan, yakılıp yıkılmadan önce yüzde 30 yine düşüş var. Bu ne demektir arkadaşlar, bu demektir ki boşaltılan 3 bin köyün faturasını bütün Türkiye ödüyor. Sadece et ve süt rakamları üzerinden mi alıyoruz. Sebzesi, meyvesi, büyük oranda çarpık kentleşmedeki, gecekondularda ki artışı söylemiyorum. Et ve süt ürünlerindeki rakamlar nedir arkadaşlar. Sen Kürtçe konuşmasın diye bu gün eti 15 TL yerine 30 TL yiyorsun. Yani Kürtler Kürtçe konuşmasın diye sütü 50 kuruş yerine 1 liraya içiyorsunuz. Bunun anlamı budur. Sen Kürtler Kürtçe konuşmasın diye her gün cebinden bunun faturasını ödüyorsun. Bunun faturası budur. Her bir rakamda bunu görmek, bunu ispatlamak mümkündür. Ve ülkenin ekonomik tablosunun verilerini eğer haritalarda ortaya koyacaksınız ülkenin Doğu Güneydoğu’da mutlaka ama mutlaka altını çizerek belirtmek zorundasın. Çünkü ortaya çıkardığınız fatura aynı zamanda Samsun’a, Tekirdağ’a, İzmir’e çıkardığınız faturadır. Sadece o bölgenin halkı çekmedi o ıstırabı bütün Türkiye çekiyor. Bu nedenle gerçekler ısrarla halktan saklanmak isteniyor. Bakın güvenliğe ayrılan pay Türkiye haritasında Güneydoğu’ya dikkat edin arkadaşlar. Yeşil park oranı haritası. Güneydoğu’ya dikkat edin arkadaşlar. Yoksulluğun, işsizliğin yoksulluğun en yoğun olduğu yerler. Kimse yanlış anlamasın bu Kürdistan haritası değildir. Yeşil park haritasıdır (Meclis’te elimde haritalar var gösteriyorum). Yoksulluğun haritasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte. İşsizlik haritasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte. Efendim, sağlık sigortasında Doğu, Güneydoğu ayrı renkte.  Bunları gösteriyor. Kim Türkiye’yi bölmüş bakın arkadaşlar. Doktor başına düşen kişi sayısı göre en geri iller. Kim bölmüş ülkeyi. Kim bölücüymüş. İşte bunlar duble yolsuzluk haritalarıdır. Kişi başına düşen hemşire ile ilgili en geri iller. Bu haritaları kim çizdi? Ortaöğretimde okullaşma oranı en geri iller haritası. Bu haritaların mı yöneteceksin. Dolayısıyla ülkenin gerçek tablosu budur. 

Ülke hükümetler tarafından zaten bölünmüştür. Her bir rakam her bir istatistik için harita yazsanız ülke bölünmüştür. Bebek ölüm oranlarında bu böyledir, üniversite kazanma oranlarında bu böyledir.  Bütün başlıklarda hal böyledir. Biz ülkeyi yerinden yönetimle tekrar birleştirelim. Bölgesel kalkınmayı sağlayalım diye projeler üretiyoruz. Ama birileri çıkıp o haritaları halkın gözünden uzak tutup bunlar bölücüdür diyorlar. Bölücünün daniskası sizsiniz. Bugüne kadar görev yapmış bütün hükümetler bölücünün daniskalarısınız. Ülkeyi böyle bölüyorsunuz işte. Bunlar tesadüf olabilir mi? 1927’den beri bu haritalar böyledir. Tesadüf olabilir mi? İşte böyle bölünür ülke. Biz bütünleştirmeye, birleştirmeye çalışıyoruz. Bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Bizim önerdiğimiz yöntemler bizim önerdiğimiz çözüm projeleri bu haritaları bu tabloları ortadan kalksın diyedir. Bu yüzden yerinden yönetim demokratik özerklik Türkiye’yi demokratikleştirecek projedir. Yerinden yönetim anlayışı tek kurtuluş reçetesidir. Bu yönetim anlayışı oturmazsa başbakanlık padişahlık yetkileri ile yönetilmeye devam edilecektir. Bakın en son Kars’ta ortaya çıkan tablo bunun çok güzel bir örneğidir. Bir tek bu örnek üzerinden demokratik özerkliği size saatlerce anlatabilirim. Bakın bir ülkenin başbakanı seçimle iş başına gelmiş bir başbakan bir kenti ziyaret ediyor (Tayyip Erdoğan’dan söz ediyorum yıl 2012). O kentin yöneticisi de değil. Gözüne bir heykel bir anıt çarpıyor bu ne, tez yıkıla diyor. Şimdi biz bu filmi bir yerden hatırlıyoruz. Osmanlı filmlerinden hatırlıyoruz. Padişahlar gezdikleri yerlerde hoşuna gitmeyen şeyler olduğunda “bu şöyle ola bu böyle ola” derler. Ama demokratik parlamenter sistemlerde olmaması lazım. Kars halkı adına bir başbakan Kars’a gider gitmez hükmünü, kararını veriyor. Bu anıt bu ucube yıkılacak. Onu yapan yine AKP’li bir belediye. Yaparken halka sormamış, Kars halkına sormamış bunu yapalım mı yapmayalım mı diye. Şimdi başka bir AKP’li belediye başkanı görevde. Başbakan bunu yıkacak, yıkarken de halka sorup sormayalım diye düşünmüyorlar. Hadi yıktık yerine park mı yapalım başka bir şey mi yapalım onu da Kars halkına soramıyorlar. Başbakan kararını veriyor. Ucube yıkılacak. Hem sanata hakaret hem Karslılara hakaret, hem halkın iradesine hakaret hem demokrasiye hakaret. Tek bir cümlede bu kadar hakareti başaran bir başbakan ancak padişah zihniyetinde olabilir. Eğer o sayın heykeltıraş değerli arkadaşımız Kars’ın göbeğine meydanına büyük kocaman bir Recep Tayyip Erdoğan heykeli yapsaydı kendisi devlet sanatçısı ilan edilirdi. Ama insanlık anıtı yapmış! Bunlar ne anlar insanlıktan değerli arkadaşlar bunlar ne anlar insanlıktan. İşte demokratik özerklik, o heykeli yaparken de yıkarken de orada Kars halkına sormaktır, onun iradesine saygı duymaktır. Ama bu Başbakanın hesabına gelmiyor. Ülkeyi gezerken dolaşırken ‘en iyi ben bilirim, en demokratik düşünce benimkidir’ anlayışı ile ben ülkeyi yöneteyim istiyor. O yüzden demokratik özerklik ve yerinden yönetim anlayışına bu kadar karşılar. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar, böyle bir zihniyet olabilir mi. Ben halktan daha iyisini bilirim siz hiçbir şeyden anlamazsınız. Karslılar hiçbir şey bilmez. Sizin seçtiğiniz bir belediye başkanı hiçbir şey bilmez. Bir başbakan demokratik zihniyete sahip olabilir mi? 20 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan böyle düşünmüyordu. Daha belediye başkanı olmadan eyalet sistemini savunuyordu. Ben Sayın Başbakana bir muhalefet eşbaşkanı olarak bir çağrı yapıyorum. İnzivaya çekilin inzivaya. Biraz kafanızı dinleyin yanınızda hiçbir danışmanınız olmadan bir kez daha geçmişinizi ve geleceğinizi düşünün. Yanlış yapıyorsunuz böyle bir demokrasi anlayışı olmaz. İçinde bulunduğumuz koşullar, hava, atmosfer sizi tanınmaz bir hale getirmiş. Ucubeleştiriyor maalesef. Bu nedenle bu düşüncelerden kurtulmak için inzivaya çekilin. Bir müddet dinlenin. Nasıl bir gelenekten geldiğinizi, nasıl bir kitle topluluk içinden geldiğinizi, bir zamanlar hangi çözüm önerilerini ortaya koyduğunuzu bir kez daha düşünün. Ve şimdi başbakansınız onları uygulama şansınız var. İnzivaya çekilin düşünün başbakan. Bu iş danışmanlarla orada yapılan alkışlarla şakşakçılarla yürüyecek bir iş değil. Ortaya koyduğunuz tablo kendisini kaybetmiş bir başbakan tablosudur. Üzüntü vericidir. Ben ülkenin hakimiyim ülkede benden daha iyi düşünen hiç kimse olamaz zihniyetinin yansımasıdır. Lütfen artık Türkiye’yi bu şekilde korkutmak ve ürkütmekten vazgeçin.

Bunlar benim istikrarlı siyasi düşüncelerimdir ve tarihe not düşüyorum

Böyle devam ediyorum Meclis konuşmama. Şimdi diğer konuşmalarımı okuyup, Meclis’teki konuşmalarımı okuyup hatırlatmak istemiyorum ama tarihlerini tutanağa geçireceğim. Aynı şekilde 11.01.2012 tarihinde, 29.11.2012 tarihinde, 25.05.2012 tarihinde, 19.06.2012 tarihinde yaptığım Meclis grup konuşmalarında Kürt demişim, Kürdistan demişim, Mazlum Doğan demişim, Şeyh Sait demişim, efendim demokratik özerklik demişim. Hükümetin devletin zulmüne karşı direneceğiz demişim. Bunlar köyleri yaktılar, bunlar yasakçıdır demişim. Bunlar faşisttir demişim. Demişim de demişim. Anayasa 83/1’e göre zaten sorumsuzluk kapsamındadır ama ben mahkemeniz Anayasayı tanımadığı için ona değinmiyorum. Bu benim siyasi düşüncemdir. İstikrarlı bir şekilde savunduğum siyasi düşüncelerimdir demek istiyorum. Parlamento içinde ayrı parlamento dışında ayrı konuşmadım demek istiyorum. İlkeli istikrarlı bir siyasi çizginin temsilcisi olmaya gayret ettim demek istiyorum. Benim Karakoçan’da yaptığım konuşma şiddetle, terör propagandası ile halkı kin ve düşmanlığa davet ve sevk etmekle, bir suçlama daha vardı neymiş suçu ve suçluyu övmekle hiçbir alakası yoktur. Tamamıyla siyasi kumpas fezlekesidir. Bunlar tarihe not olarak düşsün diye tutanaklara geçiriyorum. 25 No’lu fezlekeye dair savunmamı da bu şekilde tamamlamış durumdadır.

(Mahkeme başkanının görüntü ve tespit tutanağına ilişkin bir diyeceğiniz var mı sorusu üzerine)

Benim okuduğum görüntü ve tespit tutanağına bir iki yerde şerh koymuştum, o şerhle birlikte bir diyeceğim yok.

2016 yılında siyasi ortam değiştiğinde hakkımızda fezleke hazırlama ihtiyacı duymuş savcılar
 
Evet, 27 No’lu fezlekeye ilişkin savunmamı paylaşıyorum. Şimdi bu fezleke 3 kişi hakkında düzenlenmiş. Selahattin Demirtaş, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız. 2911 sayılı yasaya muhalefet, terör örgütü propagandası yapmak… Söz konusu konuşmanın yapıldığı tarih ise 2014 Mart’ının 20’sı. Yani 20 Mart 2014’te Şırnak kent merkezinde yapılmış bir açık hava toplantısında, daha doğrusu Newroz kutlamasında yapılmış konuşma hakkında hazırlanmış bir fezleke. Yine mahkemenizin dikkatini çekmek istiyorum ki söz konusu konuşma yapıldıktan 22 ay sonra yani neredeyse 2 yıl sonra fezleke hazırlanmış. Konuşma yapıldıktan kısa bir süre sonra hazırlanmış bir fezleke yok. Aradan geçen iki yıla rağmen hiçbir soruşturma yürütülmemiş bizim hakkımızda en azından. Fakat 2016 yılında siyasi ortam değiştiğinde fezleke hazırlama ihtiyacı duymuşlar. Şimdi fezlekeden öncelikle bana ait benimle ilgili olan suçlama kısmını okumak istiyorum.

Suç tarihinde BDP Şırnak Merkez İlçe Başkanı tarafından Şırnak Valiliğine, Cumhur Meydanında Newroz Şenliği adı altında etkinlik düzenleme talebiyle müracaatta bulunulduğu, Valilik tarafından talebin uygun görüldüğü, 20 Mart 2014 günü saat 10 itibariyle belirlenme toplanma alanında müzik yayınına başlandığı bu arada toplanma alanında terör örgütü elebaşı terörist Abdullah Öcalan ile diğer bazı teröristlerin posterlerinin açıldığı, terör örgütünü simgeleyen bezlerin asıldığı ve teşhir edildiği, sözde Kürdistan marşının okunduğu, diğer katılımcıların konuşmalarının ardından milletvekili şüpheliler Selahattin Demirtaş, Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak’ın konuşma yaptıkları, toplantı süresince zaman zaman “Bijî Serok Apo; PKK halktır, halk burada” şeklinde PKK terör örgütünü ve terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü nitelikte sloganlar atıldığı; tespit edilen bu eylemlerin, 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 23/b maddesine açıkça aykırılık teşkil ettiği ve yapılan toplantıyı kanuna aykırı kıldığı; 2911 Sayılı Kanunun 28/1 maddesi ile de kanuna aykırı toplantıya katılmanın suç olarak kabul edildiği ve cezai yaptırıma bağladığı; şüpheli Selahattin Demirtaş’ın  yaptığı konuşmada, “…Kürdistan halkının, Şırnağın nevruzunu kutluyorum… Şırnak halkı yüzlerce şehit vererek nevruzu karşıladı…  Nevruz şehitleri şahsında bütün parti şehitlerimizi buradan saygıyla hasretle minnetle anıyorum… Bizi kendi toprağımızda mezara gömüp kendi toprağımızda Kürdistan’da üzerimize beton döküp bir daha dirilmemecesine yok etmeye çalışan faşizan ve tekçi zihniyet… Buradan İmralı’ya, Başkan Apo’ya binlerce selam olsun…” şeklinde cümleler kullandığı…

Bununla ilgili de bir fezleke hazırlanmış. Bununla ilgili deliller arasında savcılık olay tutanağı, tespit tutanakları, çözüm tutanakları, çeviri tutanakları, ayırma kararı, yetkisizlik kararları, nüfus kayıtları, adli sicil kayıtları dosya kapsamı şeklinde sayılmış. Savcının saydığı deliler arasında çözüm tutanağı geçiyor. Mahkeme dosyasında savcılığın sunduğu CD’nin bilirkişiye gönderilmesi üzerine de bilirkişinin hazırladığı çözüm tutanağını okuyorum. Baştan sona okuyayım kısa bir şey zaten.

Filmin içeriği incelendiğinde 1 isminde bir adet film dosyası olduğu görülmüştür. 1(8) ismindeki 30 gb boyutunda 30 dakika 26 saniye uzunluğunda görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş’a ait olarak herhangi bir görüntü ya da ses kaydına rastlanılmamıştır. Diğer CD içerisindeki dosya incelendiğinde hata verdiği görülmüştür. Saygılarımızla.

Şimdi buradan yola çıkarak şunu söyleyeyim. Eğer savcılığın elinde ya da heyetinizin elinde ne soruşturma ne de kovuşturma aşamasında bir görüntü kaydı, CD çözüm tutanağı, konuşmanın neden ibaret olduğu yoksa savcı bu fezlekeyi neye dayanarak hazırladı? Bu cümleleri kullandığıma dair, nasıl bir konuşmada kullandığıma dair nasıl bir delil üzerinden ulaştı. Bunun öncelikle bulunması lazım. O nedenle ben bu fezlekenin savunmasının burada yazılı olan cümlelerin üzerinden yapılmasını doğru bulmuyorum, kabul etmiyorum.

Şırnak Cumhuriyet Savcılığı’na ya da Emniyet Müdürlüğü’ne yeniden yazılsın ve mümkünse şu sorulsun. Bu kullandığım cümleler fezlekeye geçmiş, bunu bir yerden duymuş olmanız lazım. Bu deliller arasında da çözüm tutanaklarından söz ediyoruz. Neden çözüm tutanakları dosyada bulunmuyor? Konuşmam bir bütün olarak dosyaya geldikten sonra da savunmamı yaparım. Bu haliyle eğer çözüm tutanağı yoksa mahkemeniz yeniden bir yazı yazmayı doğru ve gerekli görmüyorsa fezlekede geçen haliyle konuşmayı kabul etmiyorum, böyle bir konuşma olamaz. Parçalı, kopyala-yapıştır yöntemiyle oradan buradan alınmış cümlelerle oluşturulmuş konuşma metni olmaz. Böyle bir konuşma da hani bağlamından koparılmış bir şekilde konuşma olarak tariflenemez.

Mahkemeniz yenide yazı yazmayı uygun görüyorsa daha sonra savunmamı yapacağım. Yok, eğer mahkemeniz yazı yazmayı uygun görmüyorsa savunmam bundan ibarettir. Suçlamayı ve konuşmayı kabul etmiyorum. Bu konuşma bana ait değildir, fezlekeye alındığı şekilde bana ait değildir, fezlekede ifade edildiği gibi yaptığım bir konuşma yoktur. Zaten konuşma da değildir. Kopyala-yapıştır yoluyla nereden, kimden nasıl alındığı belli olmayan cümlelerdir. Bunu içerik itibariyle tartışmayı da doğru bulmuyorum. Bunun olup olmadığı ne fezleke ne iddianame de ne de hali hazırda bilirkişi raporuyla kesinleşmemiştir. Dolayısıyla bu aşamalı savunma gibi algılanabilir. Fezleke bu haliyle bırakılacaksa savunmam bundan ibarettir. Yok, eğer yeniden yazı yazılma talebimiz kabul edilecekse bir sonraki celse de detaylı bir şekilde konuşmamı okuduktan veya çözüm tutanağını okuduktan sonra savunmamı yapabilirim. Aksi takdirde 27 No’lu fezleke ile ilgili savunmam budur.

Yargıtay’ın bozduğu karardaki bir delili ciddiye alıp tutukluluğumun gerekçesi yaptınız

Özellikle delil olarak dosyama sunulmuş olan Mukaddes Çelik’in üzerinde yakalandığı iddia edilen delil ile ilgili olarak Yargıtay bozma kararının 1’inci maddesi şöyle: “Sanıktan ele geçirilen hafıza kartındaki bir kısım delilin oluşturma tarihinin, son yazma tarihinden sonra olduğu nazara alınarak, TÜBİTAK veya adli tıp gibi uzman kuruluşlardan bu hususu açıklayıcı mahiyette rapor aldırılması gözetilmemesi bozulma nedeni sayılmıştır”. Yargıtay 16’ıncı Ceza Dairesi 2017/2093 esas 2018/359 karar. Ve 19.02.2018 tarihli bozma ilamı.

Belli ki Yargıtay şunu tespit etmiş: Bu sanıkta yakalanan delil yani hafıza kartında sonradan oynama yapılmış. Yargıtay bunu tespit etmiş. Sen neden bunun için bilirkişi raporu aldırmadan hüküm kuruyorsun diye mahkemenin kararını bozmuş. Şimdi dikkatinizi çekiyorum; benim aleyhime olduğu iddia edilip de bu dosyaya sunulan delil nedir peki. Benim isminin hiçbir yerde geçmediği, kaç sayfa olduğunu hatırlamıyorum ama benim ismimin hiçbir yerde geçmediği örgütsel bir değerlendirme raporu olduğu iddia edilen bir belge delil olarak sunuldu. Peki neden sunuldu, niye Selahattin Demirtaş dosyasına sunuldu? Çünkü belgenin birkaç yerinde eşbaşkanlar diye bir kavram geçiyor. Eşbaşkanlar. Benim ismim geçmiyor. Partimin ismi de geçmiyor. HDP eşbaşkanları da demiyor. Diyorsa bile belgede yok, çünkü hiçbir cumhuriyet başsavcılığının neden dosyama gönderdiğine dair gerekçesi yok. Şimdi avukatlar araştırdılar. Türkiye’deki tek eş genel başkan ben olmadığıma göre; Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak, Selma Irmak, hatta DTK Eş Genel Başkanları Hatip Dicle, Leyla Güven de eş genel başkan. Eş genel başkan da demiyor belgede eşbaşkan diyor. Belediye eşbaşkanı, parti eşbaşkanı yüzlerce eşbaşkan var. Fakat eş genel başkanların dosyalarına baktırdım. Benim dışımda hiç kimsenin dosyasına da gönderilmemiş bu sözde delil. Bakın siz bunu son bir yıldır tutukluluk halinin gerekçesi için önemli bir delil olarak ara kararınıza yazıyorsunuz. İsminin geçmediği ve benim dışımda hiçbir eşbaşkanının da dosyasına sunulmayan ve ben tutuklandıktan iki yıl sonra mahkemenize delil olarak sunulan bu belgenin de sahte olduğu Yargıtay kararınca tespit edildi.

Hiçbir yargı ve bürokrasi memuru dosyamın işini kolaylaştıracak doğru düzgün bilgi vermeyi göze alamıyor

Peki, Muş Ağır Ceza Mahkemesine siz yazı yazıyorsunuz, Muş Ağır Ceza Mahkemesi neden bu Yargıtay ilamını göndermiyor da bizim dosyamız efendim Malatya ile birleştiriliyor. Çünkü hiçbir yargı mensubu, bürokraside İçişleri Bakanlığının, Adalet Bakanlığının hiçbir mensubu Selahattin Demirtaş dosyasının işini kolaylaştıracak tek bir adil, doğru düzgün bilgi vermeyi göze alamıyor. Ya korkudan ya da art niyetli olarak. Suç işliyorlar. Dolayısıyla dosyaya sunulan ve Mukaddes Çelik’ten elde edildiği iddia edilen hafıza kartından çıktığı belirtilen belgenin ne benimle alakası var ne de ismim geçiyor. Ve Yargıtay kararı ile son yazma tarihinden sonra oluşturulan belge tespitine rağmen bilirkişi raporu aldırmadığınız gerekçesiyle bozduğuna göre demek ki o belgede bir kumpas belgesi olarak o dosyaya girmiş. Peki, o dosya da Mukaddes Çelik’e yargılanırken sorguda soruşturmada yargılama esnasında hiçbir şekilde benimle ilgili bir soru sorulmuş mu? Hayır. Çünkü Selahattin Demirtaş dosyada yok. O yüzden Mukaddes Çelik’e de sen Selahattin Demirtaş ile ilgili ne biliyorsun, bu belge ile Selahattin Demirtaş ile ilgili ne söyleyeceksin diye sormamışlar. Sorulamaz, çünkü dediğim gibi dava benimle alakalı değil. Yakalanan hiçbir belge benimle alakalı değil. Mukaddes Çelik yargılanmış, ceza almış, Yargıtay bozmuş. Sonra Malatya’ya birleştirmeye gitmiş ve aşaması ne ise takip edeceğiz. Bu delil budur. Dolayısıyla siz de bunu ciddiye alıp tutukluluğun gerekçesi yaptınız.

Bir başka delil ise Bingöl’de 07 BVL bilmem kaç plakalı araçta yakalandığı iddia edilen delil. Bu delil de ben tutuklandıktan 2 yıl sonra dosyaya sunuldu. Fakat ben tutuklandıktan 3 ay sonra elde edilmiş olduğu iddia edilen bir delil. Bu delil peki nasıl elde edilmiş? Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet güçlerinin yaptığı bir operasyonda işte silahlı örgüt militanlarının bulunduğu bir araç durdurulmuş, silahlı olanlar gecenin karanlığından yararlanarak kaçmış. 2 kişi silahlı olan sivil olan da bir kişi varmış onu da yakalamışlar. Ve araçta yapılan incelemede bir sürü örgütsel döküman belge vs. Tutanakta yazıyor hepsi. Fakat ne hikmetse Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı da değil bak operasyonu yapan soruşturmayı yürüten Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı değil, 2 yıl sonra Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı bu dosyaya delil olarak bir belge gönderiyor ki bu belgede Demirtaş’ın Hatip Dicle’nin ismi geçiyor. Belge okunamıyor bana gelen fotokopide. UYAP çıktılarında da okunamıyor. Avukatlarım her duruşmada altını çizerek size belirtiyorlar. UYAP’ta belge şu şekilde görünüyor, bakın. UYAP çıktısı bu. Ekranda da böyle görünüyor çıktı alınca da, simsiyah. Biz son 1 yıldır Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin benim dosyamla ilgili UYAP’ta doğru dürüst hiçbir bilgi ve belgesini göremiyoruz. Bizatihi avukatlarım gelip orada dosyayı incelemeye çalışıyorlar. Tamam, siz başkan olarak bu konuda engel çıkarmıyorsunuz, fakat siz ayın bilmem kaç günü Sincan’dasınız. Kabin görevlileri de Demirtaş dosyası özgün bir dosya olduğu için her gelen avukata inceletemiyorlar, bunu da anlayışla karşılıyorum. Ama avukatlarım fiilen dosyaya ulaşmaya çalıştıklarında bile zorlanıyorlar. Kaldı ki fiilen takip etmek çok zor. Ben Edirne’de avukatlarımın bir kısmı Diyarbakır’da bir kısmı Ankara’da, İstanbul’da, Mardin’de. Her taraftan gelen avukat arkadaşlarım var. Dosyaya ne giriyor, ne çıkıyor takip edemiyoruz. Bingöl’de yakalandığı iddia edilen ama Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının bu dosyaya delil olarak neden sunduğunu bir türlü anlamadığımız o belgeyi henüz okuyabilmiş değilim.  

Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı lehte delil olarak göndermişse gözlerim yaşarsın

Okuyabildiğim kısmıyla çünkü el yazısı ile bize ulaşan fotokopi çok kötü. Okuyabildiğim kısmı ile şunu söylüyor o belgede. Kim kime yazmış niye yazmış onu da anlayabilmiş değiliz, belgenin hepsini alamadığımız için. Anlayabildiğim kadarıyla o el yazısı belgede, eğer örgüt üyeleri gerçekten birbirlerine o belgeleri yazmışsa bile şunu diyor: Hatip Dicle ve Demirtaş, bu özyönetim mevzusunda bizden farklı düşünüyor. Dolayısıyla onların bu çağrıları falan kadroları olumsuz etkiliyor. Yani içerik itibariyle ben ve Hatip Dicle ile ilgili istinat bu örgüt üyeleri kendi aralarında bunu yazmış. Yani özyönetim direnişine biz katkı sunmuyormuşuz. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bunu bir lehte delil olarak göndermişse şaşırayım buradan, gözlerim yaşarsın. Ama sanıyorum kendisi de belgeyi okumamış ve analiz etmemiş.

İçinde Demirtaş, eşbaşkan, HDP geçen ne kadar belge varsa 19 Ağır Ceza’ya gönderin talimatı var

İçinde Selahattin Demirtaş geçen, eşbaşkan geçen, HDP geçen, HDP Eşbaşkanı geçen Türkiye genelinde ne kadar bilgi, belge varsa Ankara 19 Ağır Ceza Mahkemesine gönderilsin diye Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının ortak, gizli talimatları ve siyasi müdahaleleri nedeniyle bu belgeler gelip dosyaya giriyor. Bunu ben de siz de çok iyi biliyorsunuz. Selahattin Demirtaş’la ilgili en küçük bir delil bulursanız Ankara 19’a gönderin. Niye, çünkü Ankara 19 Ağır’daki 500 küsur sayfalık iddianamede bir tane elle tutulur delil yok. Yarın bu mahkeme buna ceza verecek. Verecek. Mecbur verecek. Bu kadar tutuklu tuttuktan sonra beraat mı verecek? Tabii ki ceza verecek. Bari bu üç kişilik heyetin eline iki tane sağlam delil verelim diye panikle üç yıldır çalışıyorlar, tarıyorlar. Arşivler taranıyor. Örgüt üyelerinden elde edilen, edilmeyen ne varsa bulmaya çalışıyorlar.

Sıfır delil ile en yüksek cezayı verseniz de Yargıtay ve İstinaf onaylayacaktır

Bu son gelen iki delil de bu uyduruk iki delil de budur. Tam olarak budur. Ha mahkemenizin delil ihtiyacı varsa en azından Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı böyle düşünüyorsa mahkemenin dosyasının ne kadar zayıf olduğunu onlar da biliyorlar. Çünkü bu dosya sizlere gelmeden önce onlara gitti. Bunu da biliyorum. İncelediler, baktılar gerçekten dosya zayıf. Ha ben sizi şu konuda temin edeyim. Sıfır delille karar verseniz, sıfır delille en yüksek cezayı da hüküm kursanız bugünkü siyasi atmosferde İstinaf ve Yargıtay kesinlikle onaylayacaktır. Rahat olun. Sıfır delil. Cezalandırılmasına yeterli delil bulunamamıştır ama Selahattin Demirtaş’ın cezalandırılmasına karar verildi deseniz de kararınızı onaylayacaklar bugünkü siyasi ortamda. Cümlemi tekrar ediyorum, bugünkü siyasi ortamda. Yarınki siyasi ortamda ne olacak bilinmez.

Bugünün vatan haini, teröristi yarının kahramanı olabilir

Bir avukat arkadaşımın yakın zamanda bana söylediği atıfla söyleyeyim; bugünün teröristi, vatan haini yarının kahramanı olabilir ve bugünün kahramanı da yarının vatan haini, teröristi olabilir. Bunlar hep siyasi kavramlardır. Siyasi konjonktüre göre de değişir. Bilemiyorum, mahkemeniz bu konuda delil telaşına düşmesin. Gönül isterdi ki objektif, gönül rahatlığıyla karar verebilseydiniz. Bunu peki neye dayanarak söylüyorum; çünkü böyle bir dosyada objektif bir hukukçu derhal beraat kararı verebilirdi.

3 yıldır beni kumpaslarla, sahte delillerle beni yasadışı bir şekilde içeride tutuyorsunuz

Gerçekten, bütün deliller örgüt üyeliği ilgili kurulmuş deliller sahte, kumpas. Geriye kalanlar ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek konuşmalar, yürüyüşler ve gösteriler. O nedenle böyle bir dosyadan bir milletvekili bir Eş Genel Başkan bir gün bile tutuklanamaz diyebilmeydi, derdi objektif olan bir yargıç heyeti. Üç yılı buldu üç yılı.  Ben beraattan falan söz etmiyorum. Üç yıldır yasadışı bir şekilde beni bu hücrede tutuyorsunuz. Ve savcı oradan, üç cümleyle katalog suç, alt sınır üst sınır dalga mı geçiyorsunuz benimle ya. Ben 12 yıl milletvekilliği, iki defa cumhurbaşkanlığı adaylığı yaptım bu ülkede. Benimle ilgili mütalaa kuracaksanız. Ciddiyetle hukukun ciddiyetine yakışır bu davanın ciddiyetine yakışır, mütalaa kuracaksınız. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı alacak önüne, satır satır inceleyecek. Varsa hukuki mütalaası yazacak savcıya verecek.

Bu ciddiyetsiz mütalaayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına aynı şekilde iade ediyorum

Savcı ciddi ve sağlıklı bir şekilde mütalaasını yapacak. Genç savcı arkadaşı tenzih ediyorum, dosyayla hiç alakası yok. Onu da oraya oturtmuşlar, ne söylenmesi gerekiyorsa onu söylüyor. Ciddi bir mütalaa kuracak ki bizde cevap verelim. Bir milletvekilini, eş genel başkanı 3 yıl içeride tutacaksın yargılama sürerken, katalog suç, bilmem alt sınır – üst sınır ve tutukluluk halinin devamına… Sen çocuk mahkemesinde bunu yapamazsın ya! Uyduruk bir dosyada bunu yapamazsın. Trafik kazasıyla taksirli yaralamadan dolayı tutukluluk gerektiren bir dosya varsa bu dosyayı veremezsin. Alay mı ediyorsun? Onurumuzla oynamaya mı çalışıyorsun? Kabul etmiyorum böyle bir şeyi. Zinhar reddediyorum. Biz onurumuzla burada yargılanıyoruz. Bu ciddiyetsiz mütalaayı ve yargılamaya ciddiyetsiz yaklaşımı reddediyorum. Mütalaayı aynı şekilde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına aynı şekilde iade ediyorum. Alsın bir daha okusun. Bu mudur hukukçuluk? Bu mudur yargı faaliyeti?

Daha dün, bakın dün, Veterinerlik Fakültesinde kendi bünyesindeki kadın asistanına tecavüzle suçlanan profesör için 37 yıl suç isnadıyla iddianame hazırlanıp duruşma günü belirlendi. Tecavüzden yargılanacak. Kadının beyanı var. Basına yansıdı takip ediyorum. İnsanın içi acıyor. Olay doğru mu değil mi bağımsız yargı, tarafsız yargı olsa anlaşılır. Fakat Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı duysun. Bu 37 yıl tecavüz suçlamasıyla hakkında iddianame düzenlenen profesör mağdur olmasın diye, tensip beklenmeden, tensip öncesi tahliye edildi. İddianame kabulü öncesi tahliye edildi. 2 ay yatırılmadı cezaevinde, 2 ay! Yüksek Öğretim Kurulu derhal emekliliğini kabul etti ve emekli edildi. Emeklilik hakkı verildikten sonra meslekten ihraç edildi, emekliliği yanmasın diye. İnsanın kanı donuyor ya insanın kanı donuyor. Yahu bu nasıl bir anlayıştır! Ortalıkta bir tecavüz iddiası var. İddia boyutuyla bile çok ciddi. Biz suçlayamayız tabii ki. Masumiyet karinesi var. Nasıl bir telaşla bunu cezaevinden çıkarıp, emekli edip kurtardınız da şimdi 37 yıl iddianame hazırlayıp suçluyorsunuz. O tutuksuz yargılansın.

Siz gidin taciz, tecavüz, katil, mafya sürüsünü tahliye edin: Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek

Tutanaklara geçsin diye söylüyorum. Onun tutuksuz yargılandığı bir yerde tutuksuz yargılanmayı talep etmeyi onursuzluk kabul ediyorum. Haysiyetsizlik kabul ederim. Siz tecavüzcüleri serbest bırakın Selahattin Demirtaş’la ilgili mütalaayı verirken sakın ola ki tahliye talep etmeyin. Gidin bu taciz tecavüz mafya, katil, ne kadar bu it sürüsü varsa onların tahliyesini talep edin. Selahattin Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek, sizin kulaklarınız bunu duymayacak.

Mersin’de AKP Belediye Meclis Üyesi iki çocuğa çarpıp öldürdü. 95 kilometre hızla gidiyordu, 50 kilometre hız sınırının olduğu yerde. Hızla yargılandı. 4,5 yıl ceza aldı. Tutukluydu. Dün İstinaf Mahkemesinde görüldü dosyası. Bakın kurnazlığa bakın! İstinaf cezayı 5 yıl 1 aya çıkardı, tahliye etti. Neden? Yargıtay’a gitsin diye dosya. Çünkü onasa tahliye edemeyecek. İstinaf yeniden yargıladı 5 yıl 1 aya çıkardı cezayı AKP Belediye Meclis Üyesi diye. İki tane küçük çocuğun annesi babası adliyenin önünde ağlaya ağlaya çıktılar. Siz bir de onları tahliye edin. Selahattin Demirtaş, sizden tahliye talep ediyorum cümlesini kurarsa şerefsizdir. Tahliyemi talep etmiyorum. Dosyamın son gününe kadar da tutuklu da olsam tutuksuz da olsam geleceğim bu sanık kürsüsünde temsil ettiğim iradenin onurunu haysiyetini koruyacağım. Gerisi sizin bileceğiniz iştir.

Sayın başkan ve üyeler; adalet şu saat itibariyle tahliye kararı vermeniz halinde bile katledilmiştir, bunu bilin. Dışarıda tecavüzcüler, hırsızlar, talancılar, soyguncular yargılanıp dolaşırken ben yüksek güvenlikli bir hücrede kendimi daha onurlu ve haysiyetli hissediyorum. Söyleyeceklerim budur.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.