SON DAKİKA

Bu adamlar deli mi? – Rabia Mine yazdı

Bu haber 02 Haziran 2019 - 13:56 'de eklendi.

Olayı takip eden insanların çoğunu, pornografik linç heyecanı boyutu dışında hiç ilgilendirmediğinin farkındayım; ama ben Zümrüt Apartmanı kitabı “skandalına” dair birkaç laf daha etmek istiyorum; çünkü kafama takılan çok şey var. İsterdim ki bu lincin az ya da çok parçası olan herkes de yazımı sonuna kadar okusun.

Sözlerime başlarken hiç kimsenin avukatlığını yapmak derdinde olmadığımı, o paylaşılan bir sayfalık alıntıdaki her kelimenin herkes gibi beni de, hatta empatlığımdan kaynaklı olarak belki herkesten daha çok öfkelendirip tiksindirdiğini, müthiş bir isyan duymama yol açtığını söyleyeyim ki yazacaklarım yanlış anlaşılmasın.

Bu vurgularıma rağmen yine de bana saldıracak bir sürü leş yiyici ve andaval çıkacağını bilsem bile, her konuya olduğu gibi bu meseleye de her zamanki sürüden ayrı, sorgulayan bakış açımla yaklaşarak tutarlılığımı sürdürmeyi hem kendime hem de beni tam da bu yüzden okuyan insanlara borçluyum. Artı, senelerdir birtakım sol gösterip sağ vuran goşistler tarafından sistematik olarak yargısız infaz ve linç edilen bir marjinal muhalif yazar kadın olarak, bu vahşetin acısını o kadar iyi biliyorum ki düşmanım dahi olsa hiç kimsenin yargısız infaz ve linç edilmesine karşı kayıtsız kalamıyorum.

Evet, malum metin beni de son derece rahatsız etti ve ilk anda yazarına karşı müthiş bir tepki duydum elbette; ne var ki…

Evet, ne var ki ortada en az o alıntıdakiler kadar rahatsız edici başka şeyler vardı.

Bunların en başta geleni, tepki gösteren insanlardaki, beraberinde karşılarındaki kişilere karşı yargısız infaz ve linç suçlarını işlemelerine yol açan akıl tutulması.

Ortalama zekâdaki beyinler bile, bir gram sorgulayan akılları varsa, mevzudan haberleri olduğu ilk anda şu soruyu sormalıydılar kendilerine:

“Bu adamlar deli mi?”

Bu soruyu sorduktan sonra da haklarında bir araştırma yapmalıydılar.

Yapsalardı, gerek yazarın gerekse yayıncının, eğitimli, bütün ömürlerini hem de birçok farklı boyutuyla edebiyata adamış, sol tandanslı, ülke gerçeğine dibine kadar vakıf, son derece bilinçli sanat emekçisi insanlar olduğunu göreceklerdi.

Deli olmadıklarını yani!

Dolayısıyla da şayet böyle bir şey yaparlarsa bütün bir ömür emek emek inşa ettikleri maddî manevî her şeylerini, bütün itibarlarını kaybedip, sokağa bile çıkamaz hale geleceklerini; hatta canlarına bile kast etmeye kalkacak vandallar çıkacağını gayet iyi bilecek kadar aklı başında insanlar oldukları için bu kitabı, “çocuk istismarına özendirmek” kastıyla yazmış olmalarının pek de mümkün olmadığını anlayacaklardı.

Bunu fark ettikten sonra da sıra şu sorulara gelecekti:

Acaba bu korkunç cümleler kitabın bütününün içinde ne ifade ediyor, nereye oturuyor? Ağzından konuşturulan figürün kitaptaki konumu nedir? Acaba yazar bu sözleri insanları çocuk istismarına karşı tahrik ve teşvik etmek niyetiyle değil de; tam tersi, bütün hücrelerine kadar irkilterek tiksindirmek, böylece de toplumda konuya karşı çok daha büyük ve kalıcı bir duyarlılık sağlamak maksadıyla yazmış olabilir mi? Nitekim yaşanan tam da bu oldu, acaba biz tepkimizi yanlış hedefe yöneltmiş olabilir miyiz? Ayrıca da taa 2013 yılında yayınlanmış bir kitap neden üzerinden 6 yıl geçtikten sonra bugün bu şeklide gündeme getirildi; yoksa farkında olmadan bazı kirli oyunlara ya da kişisel intikamlara mı alet ediliyoruz?

Bu soruları sormaları da o insanları asla kitabın tamamını okumadan yargısız infaz ve linç edemeyecekleri gerçeğine toslatacaktı onları.

Ama yapmadılar. Niye? Her zamanki gibi linç baldan tatlı geldi çünkü de ondan.

Onlar yapmadıysa, en azından biz sorgulayan aklımızı çalıştırarak bakalım olaya ve dünyanın en büyük suçlularının bile savunması alınmadan yargılanmaması gerektiğinin bilinciyle âdil olmaya çalışarak bir de karşı tarafı dinleyelim. Senelerdir bana isnat edilen karalamalar karşısında kendimi parçalarcasına gerçekleri haykırmama rağmen beni tek satırımı bile okuyup anlamaya zahmet etmeden yargısız infaz eden hem de sözde aydın-sol muhalif kötücül fügürler karşısında hissettiğim müthiş isyan ve keder yüzünden ne yaşadıklarını çok iyi tahmin ettiğim şahısların savunmasına kulak verelim bir de, bakalım ne söylüyorlar.

Yayıncı Alaattin Topçu, dün Yeniakit’e verdiği ve yazımın sonuna da linkini koyacağım röportajında şöyle diyor:

“Bu kitap, Amerika’da çok yaygın olan ‘kirli gerçekçilik’ akımına göre yazılmıştır. Abdullah Şevki de kitabın baş yazısında bunu özellikle vurgulamıştır. Bu akımın amacı insanlarda o sorunsala karşı bir duyarlılık, bir hassasiyet geliştirmektir. Bir nefret, bir tiksinti uyandırmaktır. Abdullah Şevki’nin daha geçen ay Üvercinka’da yayınlanan yazısı, kadına şiddete yöneliktir. Kitaba karşı bugüne kadar hiçbir şey yoktu; sanat eleştirmenleri tarafından övgü ile bahsedilen bir kitaptı. Sanatın ilk hedefi göstermektir. İnsanların içindeki ruh hastalığını görmüyoruz. Yani o adamın iç dünyasından yazıyor. Psikolojik bir art alanı olan bir öyküdür bu. Yani, ruhen hasta bir adamın nasıl tasarlayarak bunu yapabileceğini anlatıyor. Parklarda o kadar çok insan var ki bu tür. Yani bunları teşhir edecek, bizim dikkatimizi oraya odaklayacak. Zaten sanatın hedefi o değil midir, bir yere odaklamak. Bakın bu ülkede yeraltı edebiyatı diye bir edebiyat var. Uyuşturucudan, tecavüzden, şiddete kadar her şey var içinde. Sanat eserinin bir veya birden çok amacı olabilir. Sizi bir an hüzünlendirebilir, bir an sevindirebilir, bir an kızdırabilir. Sinemayı yarıda bırakıp çıkan insanlar vardır. Sanat budur zaten. Sanat, etliye sütlüye dokunmadan yazılan bir şey değildir. Laf ebeliği değildir. Cinayet Beyazı kitabında Ankara Üniversitesi’nde bir profesör bir cinayetin iğne ilaçla nasıl profesyonelce işlendiğini anlatan bir kurgu kitap yazmıştır. Bu yazar kalkıp da bu cinayeti işlemiş birisi değildir. Abdullah Şevki’nin bir çocuğu, pedofili ya da işte ne bileyim bir kadına sarkıntılık edebileceğini bile düşünemem ben. İkimiz de Marksist’iz. Hatta ben sol siyasetten gelen bir adamım; on bir yıl da hapiste yattım siyasetten. Sanatı, bilimi, kültürü sansürlemek demek, bu ülkenin zaten batması demektir.”

Burada bir parantez açıp, biri senelerce bedel ödeyerek cezaevinde kalmış iki edebiyat insanı Marksist ile röportaj yapacak tek bir sol haber sitesi çıkmayıp, Topçu’nun bu röportajı Yeniakit’e vermek zorunda kalmasının vahametine işaret etmek istiyorum. Sorsak ifade özgürlüğü diye yırtınır, her gün yargısız infazlara lanet okurlar. Yazık; ne diyeyim.

Alaattin Topçu’nun sözlerini dinledikten sonra, hiçbir sağduyulu insanın kitabın tamamını okumadan yapılan yargısız infazları ve linçleri onaylamaya aynı öfke ve ısrarla devam edeceğini düşünmüyorum. En azından böyle olmasını temenni ediyorum. Çünkü ben, aksi ispatlanana kadar insanların doğru söylediğine inanılması gerektiğini düşünenlerdenim. Öbür türlü asla geri dönüşü olmayan acılara yol açılır; ki bir gram vicdanı ve adalet duygusu olan hiç kimse, böyle bir vebalin altında kalmak istememelidir.

Kaldı ki neredeyse tamamı ezelden beri dokuz yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebileceğine dair verilen dinî fetvalarla, çocuk gelin kıyımlarıyla, oğlan çocuk bademlemeleriyle, ensestle, hayvanlara bile hallenmekle tecavüzkârlığın boklu sularında yüzen bir toplumun hiçbir ferdinin, kendi kirli elleriyle böyle bir linç girişiminde bulunmaya hakkı yoktur.

Yobaz ve cahil güruh, yukarıda saydığım benzer suçları yüzünden o insanları bilip bilmeden işaret edemez; sözde aydın ve sol muhalif kesim ise temel yaşam hakkı ilkeleri gereği bunları yapmamak zorundadır.

Sözde böyyük entelektüelleri ise saymıyorum bile… Yüksek edebiyat sohbetlerinde adını tanrı gibi zikrettikleri Marquis De Sade’ın hepsinin kütüphanesinin baş köşesinde duran “Sodom’un 120 Günü” isimli 400 sayfalık kitabının neredeyse 400 sayfasında, bir grup yaşlı ve zengin aristokratın bebekler ve kendi çocukları da dahil her yaştan kız ve erkek çocukla en iğrenç ve zalim yöntemlerle yaptıkları toplu seks ayinleri anlatılır. O kadar ki bugün fırtınalar kopardıkları söz konusu metin, o kitapta yazılanların yanında peri masalı gibi kalır. Bir güne bir gün birinin de çıkıp hem de on yıllardır en az elli, belki yüz baskı yapmış olan o kitabın toplatılması, yayıncısı olan dostlarının hapse atılması için bir girişimde bulunduğunu görmedik. Hal böyle iken, onların da çoğu ağızlarını doldura doldura veryansın ediyor. Niye? Çünkü Sade’ınki sanattır.

Nedir Abdullah Şevki’yi Sade’dan farklı kılan peki? Onun kadar korkunç, tiksindirici ve 400 sayfa boyunca en ince ayrıntılarına kadar adlı adınca detaylandırarak anlatmaması mı meseleyi? Onun kadar hard porno yazmaması mı?

Özcesi, -elbette yanılma payım saklı kalmak kaydıyla- benim gözümde ortada bu mevzuyu kast edildiği amaçla yazmaları ve yayınlamaları zırdeli olmamaları halinde yaşamın doğal seyrine aykırı olan iki aklı başında, ömrünü edebiyata adamış insan var. Kaldı ki öyle olmasa, bütün dertleri çocuk istismarını teşvik etmek olan zırdeliler bile olsalar; serî katillerin bile savunmaları alınmadan suçlu ilan edilmediği bir devirde sanki korkunç Engizisyon zihniyetinin hüküm sürdüğü karanlık Orta Çağ’daymışız gibi yargısız infaz ve linç edilmeleri, en az insanları çocuk istismarına özendirmek kadar büyük suçlardır.

Çifte standart ise toplumun virüsüdür.

Neyin sanat olup neyin olmayacağı mevzusunu tartışmayı sanat kuramcılarına bırakıyor; bir yaşam hakkı mücadelecisi olarak tekrar tekrar, sadece bu olay özelinde değil, bütün benzer olayların karşısında herhangi bir tutum almadan önce sorulması hayatî derecede önemli soruların yanıtlarının araştırılması, itham edilen insanların savunmalarının dinlenmesi ve beyan ettikleri niyetlerin dikkate alınması gerektiğini vurguluyorum.

Yukarıda sıraladığım her türlü çocuk tecavüzü suçuyla kirlenmiş cahil ve yobaz kesim ile daha dün bir danışanı tarafından kendisini taciz ettiği için hakkında dava açılan akademisyen kankalarına, hem de “çükün görevi bulduğu deliğe girmektir” diyerek kanlarının son damlasına kadar sahip çıkan sözde aydın-sol muhaliflerin bu insanları tek kelime savunmalarını almadan, kitabın tamamını okumadan, anlamadan, dinlemeden linç ederken hiç mi kendilerinden utanmadıklarını çok merak ediyorum.

Demek ki bu toplumun tacizi, tecavüzü, çocuk istismarını tiksinç suçlar olarak görmesi ve çıldırması için eşiği, kurbanın, “ağzında diş olmayan bir bebek” olmasıymış. Her linççinin dilinde bu cümle vardı çünkü; “Dişleri olmayan bebek…” Dişleri çıkmış her çocuk kerhane artığı heriflerle evlendirilebilir, bademlenebilir; hele ortadaki insan onların tabiriyle, ‘kafadan kontak bir kadın’sa, saygın akademisyen psikologlar ona dilediği kadar çükünü gösterebilir; iki hık mık edip geçer, hatta sanık kankamız ise savunuruz bile tacizi…

Yeter ki dişleri çıkmış bir insan olsun karşımızdaki.

Evet, söz konusu metin ne niyetle yazılmış olursa olsun kusturucuydu; ve yazar da niyetinin tam da bu olduğunu kitabın sunusunda belirtmiş zaten; okuyanı olguya dair sarsmak. Gerçek niyetin mahkeme esnasında hasıl olarak davayı düşürüp düşürmeyeceğini zaman gösterecek.

Fakat bu olay bir kez daha kesin olarak kanıtladı ki bütün fertlerinin kendi ellerindeki kire bakmadan her fırsatta yargısız infazlar ve çifte standartlarla körükledikleri histerik linç seanslarıyla insan yediği bu çürümüş toplumun, kendisi için herhangi bir güzel gelecek yaratma ihtimali sıfırdır.

Hiç kimse boşu boşuna, “Her şey çok güzel olacak” diye yırtınmasın. Bu, her kesimden bütün insanları, bütün ideolojileri, bütün unsurlarıyla çürümüş ülkede hiçbir şey güzel olmayacak.

Rabia Mine

Alaattin Topçu’nun Yeniakit’e verdiği röportajın linki:

Rabia Mine
Rabia Minerabiamine@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.