SON DAKİKA

Barıştan yana olmak – Erhan Sezer yazdı

Bu haber 18 Temmuz 2019 - 8:11 'de eklendi.

İnsanlık tarihi her ne kadar savaşların ve sınıf mücadelesinin tarihi gibi görünse de bu yalnızca on beş-yirmi bin yıllık bir geçmişi kapsar. Oysa biz biliyoruz ki insanın bu evrendeki hikayesi daha uzun yıllar öncesine dayanır… Ayakları üzerinde durabilmeyi, ellerini kullanabilmeyi ve bu sayede aklını keşfetmeyi başaran ilk insanın en az iki milyon yıl öncesinde yaşadığını ampirik çalışmalar kanıtlamakta.

Mülkiyet ve bununla bağlantılı savaşların henüz keşfedilmediği bu uzun soluklu çağda hayatta kalabilmenin tek yolu avcılık ve toplayıcılıktan geçiyordu. Bir şeyleri stoklama geleneği yoktu. Gruplar halinde avcılığa çıkılıyor, organize bir şekilde hareket ediliyor, avlanılan av eşit şekilde paylaşılıyor ve doğaya karşı saygıda kusur edilmiyordu. Zira dinleri ve peygamberleri henüz bilmeyen insan, kendisini doğanın bir parçası olarak görerek bu bilinçle hareket ediyordu… Fakat her çağın yeni bir çağla yer değiştirerek yeni kavramların ve düşüncelerin hayat içinde birer pratiğe dönüşmesi ile olgular ve davranış şekilleri de bu paralelde değişim göstermeye başlıyordu.

Artık insan sahiplenme kültürüne ve yönetme bilincine erişmiş, doğal familyanın sıradan bir parçasıyken doğayı kontrol altında tutan ve yönlendiren bir dereceye yükselmiş, buluşları, fikirleri ve stratejisi ile zamanın gidişatını kendi perspektifine göre dizayn eder olmuştu. İnsanın doğal piramitteki bu durdurak bilmez yükselişi, kuşkusuz onun kişiliğinde belirgin bir kibir, nefret ve bencillik tutkularını da doğuracak; evreni ve doğayı tükenme noktasına getiren kontrolsüz bir hırsın tohumlarını da atacaktı… İnsan aklı devlet kurarken, aynı zamanda kurallarını da kendisi oluşturuyor; neyin doğru ya da neyin yanlış olduğuna kendi bakış açısı doğrultusunda karar veriyordu. Misal, bir ülkede kullanılması yasak edilmiş bir rengi kullandığınızda, sırf bu kuralı ihlal ettiğiniz için cezaya tabi tutuluyor; bunun sebebini öğrenmek istemeniz halinde ise bu ceza iki katı artarak canınızdan olmanıza neden olabiliyordu. Zira ülkeyi yöneten insan, pekala kırmızı, yeşil ya da beyaz renginden hoşlanmıyordur. Bu, tartışma götürmez bir nedendir ve sorgulanmamalıdır…

Aynı şekilde devleti yöneten insan, aşkına karşılık bulamadığı bir başka ülkenin prensesine karşı öfkelenip, söz konusu ülkeye karşı savaş kararı alarak on binlerce insanı, ortada haklı bir neden yokken savaş meydanına sürükleyebilir ve binlercesinin ölmesinden sorumlu da olabilir. Peki, Tanrının gölgesini yeryüzünde temsil eden yüce kral sırf aşkına karşılık bulamadı diye, binlerce yurttaşı yahut kulu onun karar verip başlattığı bir savaşta savaşmalı mıdır? Yani birisinin ya da birilerinin savaşın şu ya da bu gerekçe ile olacağını bildirip katılımı zorunlu tutması, tek düşüncesi akşam evine ekmek götürmek olan sıradan insanların sorgusuz sualsiz bu savaşa onay verip, canını ortaya koyması için yeterli midir?

Sormak istediğim, resmi kurumun size savaşmanızı buyurması karşısında çekimser kalıp, bu hususta ciddi şüpheler besleyerek buna karşı gelmeniz, sizi yasalar huzurunda bir suçlu mu tayin etmelidir? İnsan, sırf toplumun önemli bir kesimi resmi paye ile aynı fikirde diye savaşa karşı gelip, barıştan yana bir tutum takınamaz mı? Tek çıkar yol, devletin size gösterdiği yönde ilerlemek midir?

Yakın geçmişimiz bize iki önemli ve trajik savaşın korkunç detaylarını gösterir. Burada da yöneticiler karar vermiş, silah tüccarları ve burjuvalar söz konusu kararı desteklemiş, fakat kararın asıl ilgilendirdiği sıradan insanlar kendilerinden talep edilene sadece riayet ederek bu savaşlarda yer alıp, hayatlarından, umutlarından ve geleceklerinden edilerek, bu organize kötülüğün istatistiki birer kurbanları olmuştur. Savaş kararını eleştirmek, otoritenin buyurduğuna karşı gelmek, savaş karşıtlığı yapıp barışı savunmak suçtur. Çünkü, otorite ve yasalar, bunun bir suç olduğuna karar vermiştir.

Savaşın, insanın icat ettiği en büyük barbarlık olduğunu savunup, tek çıkar yolun barıştan geçtiğini ve her ferdin bu anlamda mesai harcayıp, barış için savaşa karşı savaşması gerektiğini söyleyen nice insan ise otoritenin hışmına uğrayıp baskı görmüş, cezaevlerine atılmış, kitapları yakılmış ve kurşunlara dizilmiştir. Zira yasalar, yargıçlar, kurumlar ve medya, otoritenin yanında saf tutarak, egemen gücün yarattığı baskı ve korku ortamında sinmiş; insanlığın bu en büyük trajedisi karşısında sessiz kalmayı tercih ederek tarih huzurunda sorumlu olmuşlardır.

Oysa barıştan yana olmak, bir tercih değil, medeni çağımızın bizden beklediği bir zorunluluktur. Egemen bir toplumun üyesi olmak, ezilen, dışlanan, baskıya ve asimilasyona uğrayan, şiddete maruz kalan bir halkın yaşadıklarından kendini soyutlamak anlamına asla gelmez. Sadece yaşadığı coğrafya için değil, dünyanın neresinde olursa olsun, savaşa, zorbalığa ve diktatörlüğe karşı gelmek, inatla ve ısrarla barışı ve özgürlüğü savunmak, insanın çağımızdaki en mühim sorumluluğunu oluşturmaktadır.

İnsanlığın kurtuluşunun, barışı, hoşgörüyü ve farklılıkları savunmaktan geçtiğine inanıyorum. Mevzubahis bir sorun demokratik ve diyalog yolları ile çözülebilecekken, sırf başkalarının politik, sosyal ve ekonomik çıkarları gereği başlattığı bir savaşa hiçbir insan kurban edilmemelidir. Bu anlamda savaş çığırtkanlığı yapanlara karşı barışı savunmak, bana kalırsa insanlık için atılan en saygın adım olacaktır. Ve geleceğin günlerini bu saygın adımı atanlar şekillendirecektir.

Ne mutlu barıştan yana olanlara!!!

Erhan SEZER
Toronto

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.