SON DAKİKA

Bakışın Saflığı: Kibar Feyzo’dan bir kolaj – Serhat Soyşekerci

Bu haber 13 Mayıs 2019 - 12:32 'de eklendi.

İnsanlığın değil, her insanın farklı bir âlem olduğunu ve farklı dünyalarda yaşadığının en kestirme özeti, gerçek dünyada bakışın sanal dünyadaki bakışa olan mesafesinin gittikçe açılmasıdır. Fizikçilerin işaret ettiği üzere, insanlık kötüye gidiyor olabilir ama insan kendi âlemindeki yaşamını her daim olumlamalıdır. Zengin bir düşünce dünyasına sahip olan Hilmi Ziya Ülken, Kültür Anadoluculuğunu savunurken, kendisinin en önemli özelliği olan ilgi alanlarının zenginliği meselesini ince ve o en estetik neşter kesikleriyle keşfetmeye çalışmıştı. Gerçeği bütün acılığıyla gören, ona gözlerini yummayan, bir masal uğruna insanlığı kana bulamayan, bir canavar taktiği karşısında yalnız medeni cesaret taktiğini kullanan insanların günden güne çoğalacağı umuduyla kaleme aldığı Aşk Ahlâkı’nda, ‘tek tip cemiyet’ yanlışına açıklık getirerek şöyle diyordu (Aşk Ahlâkı, 183): “Her insan bir âlemdir. Hiçbiri ötekine icra edilemez. İnsanlık yoktur, insanlar vardır. İnsan tipi yoktur, sonsuz insan tipleri vardır. Nasıl olur da biz bu sınırsız cemiyet farklarını cemiyetin yekpâreliği içinde eritiriz. Bu birbirimizden uçurumlarla ayrılmış olan ruhları bir sınıfın, bir zümrenin veya daha büyük bir cemiyetin çabalarına ve çıkarlarına bağlarız. Oysa tarihi ilcalar ve siyasi sebeplerle insanlar bir otorite altına alınmış ve birlik içinde özellikleri unutulmuştur.”

Cemiyet hayatının “sosyal homojenliğe” dönüşme tehlikesine dikkatleri çekmiştir Hilmi Ziya Ülken. Diğer taraftan, her zaman önemli bir konu olan “cemiyetlerin bir tipten diğer tipe nasıl geçtiğinin” kapsamlı araştırmalarının yapılmadığını söylerken son derece haklıdır. Bugün yaşasaydı şayet, zamanında önceKadro Dergisi yazarlarının, sonra da dönemin köy monografileri üzerine çalışan bazı uygulamacı ve akademisyenlerin iktidara memnun görünmek için bilimsel bilgileri ideolojik sapmalarla çarpıtan ve acelece yaptıkları ‘bilimsel yazıları’ eleştirdiği gibi, şimdimizin aynı şuursuzlukla yürütülen kentsel dönüşüm projelerini de eleştirecekti muhtemelen. Çünkü herkesin eşittir hiçbir şey olduğu bir dünya tasavvurunda, yerel olan şeyler hızla küresele dönüşürken, küresel olanlar ise hiçbir şeye dönüşmeden yoluna devam etmektedir.

İmdi, dikkatleri sanal bakışa çevirdiğimizde, pekçok yönden yekpârelik karşımıza çıkmakta. Çünkü sanal olan, uzamsal ve varoluşsal tefekkürün en sancılı anında ayırır kendini kâinattan; doğallığı, cefakârlığı, çileyi ve sabrı gerektiren şeyleri eritir kendi içinde. Adeta bir zanaatçının örsün çekici dövmesindeki ustalığı gibi toprağa bastığınız an, gerçeklikle örülü bir retrospektif vardır, geçmişe doğru ilerlerken bir temsil vardır, doğal yaratım vardır, duygu dünyasının güçlü bir “kuvve” yoluyla hayvani doğasından şuurlanmaya doğru durmaksızın devingen bir akışı vardır. Bu kuvve, akıl ve ferâsetten “ses” ile yansıyarak bilince çarpar. Bu yüzden aklın dürtüleri hep subliminaldir ve işte tüm başyapıtlar buradan ilham alarak doğar ve bu da her zaman dışarıdan, “öteki” olandan gelir. Üstelik bir eser, toprağı konu alıyorsa, ya da toprak üzerine tefekküre dalan bir hikâyeyi konu edinmişse, orada müthiş bir düşünce ve düş-gücü vardır. “Köylü”, diyordu Ülken, “gideceği yeri tamamen takribi olarak ve hiçbir nicelik ölçüsüne dayanmayan mesafe sezgisi ile belirtir ki bu da köylülerin iki dağ arasındaki mesafeyi çok değişik ve kaba tarzda ölçmelerini, ölçü tabirlerinin gerçek ölçüye nazaran son derece müphem ve değişik olmasını ortaya koyan bir meseleyi karşımıza çıkarır.” (Bilim Felsefesi, s.134). Aslında burada sözüne ettiği “kabalık”, bir saflık ve doğallık hâlidir.   

Sel, göç, erozyon gibi toprağın hareket hâlinin insandaki duygu-duyumsal yolculuğu “vicdan” denilen yere ulaşınca benlik “görünür” hâle gelir. Artık bunu akıl ile kavramaya çalışmak boşunadır. “Ben” aklını verir, buna “âşık” demek gerekir. Âşık’ı anlamak için tek başına teorik bilgi yeterli değildir. Özellikle destanları “açıklamak” ve “tanımlamak” üstüne inşa edilen teorik bilgi er ya da geç çürütülür. Eğer bir şey ispat edildikten sonra çürütülecekse o zaman bu bilgi neye yarar? Bu tür bilgi ölümlüdür ve fani olduğundan babanın ölümü (pederşahi bilgi) gerçekleşir. Oysa köysel destanları çürütmek gibi bir şey hiçbir zaman söz konusu değildir ve onlar belirsiz kalmaya yazgılıdır. Belirsizliğin yol açtığı bu boşluk büsbütün olumlu ve zarurîdir. Bu boşluğu doldurmak duygu-duyumsal olduğundan hayal gücüyle temaşa sanatının alanına girer. Bu yüzden en büyük yanlışlardan birisi, destanları tek başına teorik bilgi olarak değerlendirmek ve salt ideolojik şekilde ele almaktır. Destanlar ideolojik değildir, toprağın eyleyeni olduğundan sonsuz ideoloji üretirler.

Vicdan, merhamet, huzur, güven ve erdem gibi “saf bakışa” dayanan terimler bilimsel aklın sınırlarını aşan şeylerdir. Bakarken “gören”, bakılırken “görülen” bir duygu duyumsal repertuarın boyutlar-arası geçişi vardır hakikat dünyasında. Toprak hakikattir. Bu yüzden helezon ilerler. Saatin tik-tak sesiyle işleyen sanal dünya ise mekaniktir, arızalanınca hata verir, onarılır ya da çöpe atılır. Temsilin olmayan bir hâlidir ve insani iradeyi dışarıda bırakarak beşeri olanı algoritmalar dünyasına ittirir. Bilim için tabi ki bu gereklidir ama çizgisel ilerler. Çünkü her hesap ve ölçme, alicengiz oyunları içinde bozularak yeni bir “kusursuz nizam”a dayalı denge oluşturur. Bu açıdan bilim kendine otorite olmayı hasreder. Königsbergli genç Kant’ın ıhlamur ağaçlarının altında ‘volta atarken’ kurguladığı Saf Aklın EleştirisiniKılgısal Usun Eleştirisi olarak çevirmek babalık rolü değil de nedir? Bu, dilin otorite ve iktidar oyununu depreştirmekten başka bir işe yarar mı? Felsefe, anlaşılamaz ve tumturaklı bir dil hâline geldiği veya okurun kendini aptal hissettiği sürece kendine babacıl-otoriter yer açar. Bu ‘babacıl’ dil pederşahi konuma ulaştığı oranda saygınlığını da arttırır. Fakat bu saygınlık korkudan doğar. Oysa filozofun dili anaçtır, doğurgandır ve bundan dolayı her zaman olmasa bile çoğunlukla sanatı imler.

İşte tam burada Hilmi Ziya Ülken, iki tür aydın tipini tasvir etmektedir (Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 57). Birincisi, yaşadıkları dönemin toplumsal ihtiyaçlarına cevap verecek türden, siyasi ve sosyal teoriler üreten deterministik aydın; ikincisi ise içinde yaşadıkları dönemden bağımsız olarak evrensel ölçekte, siyasi ve sosyal teoriler öğretme çabasında olan özgürlükçü aydın.

Ahlâkı hissettiğiniz aşk neyse sanatı hissettiğiniz aşk da aynı ölçüdedir. Pekâlâ, o zaman bunu bilim ile ölçerseniz sonuç ne olur? Sözgelimi, bilim Kibar Feyzo’nun “başlık parası” ile olan ilişkisini tespit etmek için “rakamlara boğulur” ve bu yüzden sonludur. Oysa sanat Hakkâri’de öldürülen bir çobanın veya devrilen traktör römorkunun altında kalarak hayatının baharında yaşamını yitiren bir tarım işçisinin Feyzo’yla olan ilişkindeki acıyı “duyumsatır” ve bu da geleceğin “şimdisi” olur. Bu yüzden de sonsuzdur. Çünkü insan, “ben”deki “öteki” için de ölmüştür artık. Asıl çarpıcı olan, film bittiğinde neyin anlaşıldığına dair bir hikâyenin insan hafızasında bıraktığı hatıradır. Aslında bu, sonsuzluk çarkında dönen Sisifosçu bir söylemdir: “Bir ağa ölür, yerine yenisi gelir ve bu sonsuza dek devam eder”.

Sanırım kent insanı kendine biraz zaman ayırıp köylere inmeli ve gözlem imkânı bulmalı. Bunu yapma olanağı yoksa bile, Paul Valery’nin bir yerlerde “görmeden de görebilirim, ama düşünmeden düşünemem” dediğini anımsamak yerindedir. Belki de dijital dünyanın yararlarından birisi de bu olsa gerek: Bakışın durmadan gezinmesi ve ekrana odaklanarak düşünmesi.  

Felsefe tarihini sanatsal açıdan betimlerken; Sofistlerin en görkemlisi Protagoras, Atina’da zındık ilân edildikten sonra şöyle diyecekti: “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” Ne var ki gerçek dünyada bakış/bakma, aklın ve bilimin açıklayamadığı yerde tabiat görüngülerini hafızaya iterek âşıkların manzumesini katışıksız şekilde derinlikli bir destana çevirir. Bu, madde ile düşüncenin durmadan tavaf ettiği, toprağın sıcaklığını tazeledikçe her an zihinleri yakıp kavuran Kibar Feyzo’nun da destanıdır. 

Günümüzde bir köyde yaşıyorsanız ya da kendinize biraz zaman ayırıp köylere indiğinizde, saf bakışın Kibar Feyzo’daki gibi manzum bir pastoral hikâye doğuracağına dair duygularınız düşüncelerinizi harekete geçirebilecek mi acaba?  

Ancak bunun yanıtını “ben” değil “sen” verebilirsin.

KAYNAKLAR

Ülken, Hilmi Ziya, (1969) Bilim Felsefesi, 1. Baskı, İstanbul: Ülken Yayınları.

Ülken, Hilmi Ziya, (1971) Aşk Ahlâkı, 3. Baskı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.    

Ülken, Hilmi Ziya, (1998) Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları.

Serhat Soyşekerci
Serhat Soyşekerciserhatsoksekerci@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.