SON DAKİKA

Avrupa’nın mülteci gerçeği!- Feyzullah Tunç

Bu haber 29 Eylül 2018 - 0:17 'de eklendi ve kez görüntülendi.

“Mültecilik bir mecburiyet değil, zorunluluktur” sözü, gerçekten güzel ve anlamlı bir söz.

Bir insan doğduğu, büyüdüğü toprakları neden bırakıp dilini, kültürünü bilmediği bambaşka yerlere göçer?

Onu topraklarından, köklerinden ayrılmak zorunda bırakan nedir?

Gittiği yerlerde çok mu özgürdür ya da çok daha rahat mı yaşamaktadır geldiği topraklardan?

Mültecilik nedir? Kime, niye, ne için insanlar mültecilik hayatı yaşar insanlar?

Mültecilik sadece doğduğu topraklardan ayrılmak mıdır? Yoksa yaşadığı, doğduğu, büyüdüğü köyünden, toprağından ayrılmakta mültecilik midir?

Daha bir sürü cevaplanması gereken sorular dolanıp duruyor kafamda!

1,5 yıldır yaşadığım mültecilik sorunu ile ilgili aslında yaşanmış deneyimlerim ve gözlemlerimin sonucunu sizlerle paylaşmak istedim.

Evet, 1,5 yıldır İsviçre de mülteciyim, onların deyimi ile “ASİLE” konumundayım.

Yaklaşık 1 senedir, beni gönderdikleri Cenevre Kantonun da kalıyorum. Bunun yaklaşık 3 ayını yeraltı kampı denen, 2. Dünya Savaşı sıralarında yapılmış olan yerin 3 kat altında bir “ATOM SIĞINAĞINDA” geçirdim. Yaklaşık 100 kişinin kaldığı, farklı renk, farklı kültürden insanların olduğu bir sığınaktı bizim kalmaya mecbur bırakıldığımız yer.

Aslında iltica etmek gibi bir niyetim de yoktu, gerçeği isterseniz. Türkiye ye gitmek için hazırlanırken oldu her şey, Türkiye de bulunan ailem bir gün beni aradı ve “polisin evi bastığını, beni aradığını ve gelme işini biraz ertelememi istediler”.

Ben de onların bu uyarısı üzerine biraz daha kalmaya karar verdim. Henüz vizemin süresi dolmamıştı. Tabii bu bekleyiş, polisin bizim evi yolgeçen hanına çevirmesi ile uzadıkça uzadı ve benim artık Türkiye’ye yakın bir zaman da gitme düşüncem sadece düşünce de kaldı. Ve polisin sürekli evimize baskın düzenlemesi, hakkım da işlem yapması derken iltica etmek zorunda kaldım, cennetten bir köşe olan İsviçre’ye.

Fakat bu kararı almak benim açımdan inanılmaz zor ve meşakkatli oldu desem abartmış olmam. Çünkü Türkiye de birlikte doğru düzgün zaman geçiremediğim, birlikte oyunlar oynayamadığım canımdan bir parçam KIZIM kalmıştı.

İltica işlemleri yapıldıktan sonra buranın iltica dairesi beni şuan olduğum, Cenevre Kantonuna gönderdi. Bu arada yol ifadesini vermiş, ikinci mahkemenin ne zaman olacağına dair gelecek belgeyi beklemeye başlamıştım.

Cenevre’ye gelir gelmez beni artık 3 ayımı geçireceğim BOUCHET de bulunan ve bir okulunun 3 kat altında olan atom sığınağına gönderdiler. İçeri adımımı atarken kesif bir koku burnumu yakarak karşıladı. Sonrası burada çalışan personelin yapacağı resmi kayıtlar ve kalacağım yere götürmeleri. Yerin 3 kat altında, ne bir pencere, ne hava alınacak bir açıklık var kaldığımız yerde, insanların toplu olarak yemek ve oturmak için kullandıkları bir alan, sonrasında uzun bir koridor ile karşılandım. Koridorun sol tarafında yatakhaneler, sağ tarafı ile lavabo ve tuvaletler ile sıralanmıştı. Koğuş şeklinde düzenlenen toplam 5 oda ve bu odalarda yaklaşık 27 kişi kalıyordu.

Farklı kültür, farklı dillerin olduğu ve herkesin kendi dilinden konuşan birilerini bulma isteği ve çabası ile yüz yüze kaldım bu süre içerisinde. Normal olan ve yaşanan gerçeklikte tam olarak budur aslında. İnsan konuşacak, sohbet edecek ve dertleşecek birilerini arıyor etrafında. Bu arada sizin işlerinizin düzgün yürümesi için size verilen asistanlar var. Hem de iki tane, biri sizin kalacağınız yer, kurs vs. gibi işlerinizde size yardımcı olurken, diğeri sizin ekonomik olarak yaşamanız için verilen parayı düzenleyen asistan. Sonra sizi hastahaneye gönderiyorlar, kontrol amaçlı ve artık mültecisiniz. Sürekli randevular, sürekli görüşmeler veriliyor iltica edenlere. Bu randevuların birine gitmediğiniz takdirde, ZOR kuralı devreye sokuluyor ve size verilen kısmi parayı kesmekle tehdit ediliyorsunuz hemen.

Bu yeraltı kamplarında, yemek yapmanıza izin verilmiyor, onların size verdiği şeyleri yemek zorundasınız, tabii yemek istemeyebilirsiniz buna kimse müdahale etmiyor elbette. Fakat bu durum da ya aç kalacaksınız, ya da size verilen cüzi meblağ ile bir şeyler yiyeceksiniz. Bir ekmeğin ortalama 2,5 frank olduğunu düşünürseniz günde sadece ekmek yeseniz aylık 225 frank ekmeğe para vermiş olacaksınız. Mültecilere en fazla paranın verildiği yer olan Cenevre de size verilen aylık para 400 frank. Varın gerisini siz hesaplayın. Sigara içiyorsanız zaten külliyen hapı yuttunuz demektir, bir sigara 8 frank. Günde bir paket sigara alsanız aylık 240 frank yapar ki, ekmek ve sigara size verilen parayı geçti bile. Böyle bir durumda, insanı zorlayan ve psikolojisini alt üst eden bir travma yaşamanıza neden oluyor. Nereye kadar bu şekilde devam edecek diye sorular uçuşuyor kafanız da.

Yer altı kamplarına maksimum 3 ay kalmak üzere gönderildiğinizi söyleyen yetkililerle karşılaşıyorsunuz, fakat benim kaldığım sırada 1 yılını doldurmuş insanlar vardı yeraltı kampında. Bunu sormaya başladığınızda aldığınız cevap “şuan diğer kamplarda yer olmadığı için bir süre daha burada kalacaksınız” oluyor. Evet, yer yok, peki biz mültecilere mi yer yok, yoksa gerçekten yer mi yok! Bu soru zihnim de canlanıp duruyordu.

Yer altı kampında size yemek verildiği için normal de almanız gereken 400 Frank’ın 100 Frank’ı size verilen yemeklerden dolayı kesiliyordu yani ay sonunda size 300 frank para veriliyor. Kaldığınız ortam alabildiğine sağlıksız ve yaşanılacak bir yer değil.

Türkiye’de katıldığım eylemlerde ve gözaltılarda tutukları kapalı alanlardan, yediğim dayaklardan kaynaklı kapalı alanda kalamama fobisi burada gün yüzüne çıktı. Gecenin bir saatine kadar dışarı da dolaşmak, yemek yiyememek ve sonrasında bitkin ve yorgun düşmüş bir halde açık cezaevine giriş yapıyorum. Girer girmez hiç bir yere bakmadan yatağa gidip uyuyorum. Sabah uyanır uyanmaz bir önce ki günün tekrarı oluyor her gelen gün.

Dışarıya karşı, demokrasinin, insan haklarının medeniyetin en gelişmiş yeri olarak lanse edilen bu ülkelerin bizlere gösterilen sadece vitrin tarafı, içerisi alabildiğine, keşmekeş, alabildiğine ötekileştirici bir sistemle karşılaşıyorsunuz.

Kimlik sorunundan tutun da mahkeme sürecine kadar, ilk kaldığınız yerlerden tutun da, sonra ki süreçlere kadar sürekli ötekileştirici ve devletin sistematik olarak uyguladığı asimilasyona karşı ses çıkarmamanız için sizi hazırlıyorlar.

Bunu yaparken;

  •  Dosyanızın iptal edileceği,
  • Kimliğinizin iptal edileceği,
  • Paranızın kesileceği şeklinde tehditler arka arkaya sıralanıyor.

Mülteci dosyanız kabul edildiği zaman size ilk verilen N kimliği ile yaşamda bir yerlere tutunmaya çalışıyorsunuz. Kantonlar arası farklılık gösterse de kimliği aldıktan ortalama 5-6 ay sonra artık çalışabileceğinizi ve isterseniz ev ya da oda tutabileceğinizi söylüyorlar size, gittiğiniz hiçbir işyeri veya emlak bürosu kimliğinizden dolayı ne iş nede ev vermek istemiyorlar.

Farklı kimlikler, farklı kültürler ve farklı kişiliklerle geçirdiğim 3 aylık süre içerinde edindiğim izlenim, bu politikanın bir devlet politikası olduğu yönündedir. Mültecilik ve mültecilik hakları anayasal olarak güvence altına alınmış olsa dahi, politikaları gereği iltica ettiğiniz ülkenin mülteci hakları ile ilgili farklı bir politika ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

İnsanları zorlayan, ötekileştiren, yok sayan bir politika…

Geldiğiniz yerde verdiğiniz mücadelenin kat be kat fazlasını vermek zorunda kalıyorsunuz bulunduğunuzu ülkede.

İnsanca yaşanılan yarınlara olan özlemle gelecek aydınlık ve özgür günlerde buluşmak dileğiyle…

Feyzullah Tunç
Feyzullah Tunçfeyzullatunc@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.