SON DAKİKA

Astana Süreci’nin sonu ve Türk diplomasisinin körlükleri- M. Ekrem Ergül

Bu haber 10 Eylül 2018 - 0:03 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Türkiye, Rusya ve İran “Suriye garantörleri” olarak Cumhurbaşkanları düzeyinde “Astana Süreci” çerçevesinde ilk kez Kasım 2017’de bir araya geldiler, Dün de 3. kez Tahran’da buluşup, Astana Süreci’nin belki de en önemli ve de en son toplantısını gerçekleştirdiler. İdlib’teki cihatçı unsurlara karşı yapılacak operasyon ve burada yaşayan yaklaşık 3,5 milyon insanın kaderi ve geleceği bu toplantıda masaya yatırıldı.

 

Türkiye diplomasisinin kaygıları ve körlükleri

Türkiye, Şam yönetimine karşı desteklediği ve silahlı mücadeleyi kaybeden muhalefetin daha da zarar görmesi durumunda yeni Suriye’nin inşası sürecinden de uzaklaşacağı kaygısıyla masaya oturdu.

Savaşta sona yaklaşırken her kapitalist rejimin aklından geçen, kimin kazandığı değil yıkılanı kimin tekrar inşa edeceğidir. Savaş iki yönlü bir ticarettir. Yıkarken silah, yıkılanı tekrar inşa ederken de çimento satılır. Silah herkeste bulunmaz ama ona nispeten çimento daha boldur.

Savaşta, yenen de yenilen de sahada vardır ama sahada sadece yenenler kalınca savaş biter. Şimdilerde ciddi bir ekonomik dar boğazda olan Türkiye’nin iştahını kabartan Suriye’nin yeniden inşasından pay alması, zaferden pay almasıyla mümkündür.

Afrin işgali sonrasında Gazeteci Hakan Çelik’in “İnşa sürecinde Türkiye, Suriye ve Irak’tan büyük pastayı alacak mı?” sorusunu, Cumhurbaşkanının Başdanışmanı İlknur Çevik:  “Tabi. Biz zamanında Irak’ta olsaydık çok daha fazla söz sahibi olacaktık. Suriye’de biz daha güçlüyüz. Her şeyimizle oradayız. Orada iki büyük kazancımız var. Mehmetçiğimizin büyük kahramanlığı ve özverisi iki tane önemli olay yaptı. Bir bizi Suriye’ye güçlü bir şekilde sokarak, geleceğimizi kurtardılar. -sorudan anlaşılacağı üzere  başdanışman gelecek derken yapılacak inşaatlardan kazanılacak parayı kast ediyor ve ekliyor- Allah razı olsun şehitlerimize ve gazilerimize,” diye cevaplamamış mıydı?

Astana Süreci kapsamında ‘çatışmasızlık bölgesi’ olarak ilan edilen dört bölgeden sonuncusu olan İdlib’de 12 adet askeri gözlem noktasını böylesi bir beklentiyle bulunduran Türkiye, olası bir operasyonda Türk askerinin zarar görmesinden de endişeli. Suriye’de 12 adet askeri gözlem noktası, 12 tane Süleyman Şah türbesi var demektir.

Dışişleri bakanı Çavuşoğlu, geçen Çarşamba günü, Rusya’nın salı günü İdlib’e yaptığı hava saldırılarına atfen yaptığı açıklamada, Astana Süreci’nin amacının “gerginliği azaltmak ve ateşkesi sürdürülebilir hale getirmek, muhalefetle rejim arasında güven artırıcı adımların atılmasını devam ettirmek ve bu sayede anayasa komisyonunun kurulması yoluyla siyasi bir çözüme doğru adımlar atmak” olduğunu da anımsatarak, Rusya’nın bu saldırılarıyla Astana Süreci’ni de tehlikeye attığı mesajını verdi.

Bakan, Astana Süreci’nin altının aslında İdlib dışındaki diğer üç çatışmasızlık bölgesinin, Rus ve İran destekli Şam yönetimi tarafından ele geçirilip, buradaki cihatçıların bir kısmının da İdlib’e kaydırıldığında çöktüğünün, bu saatten sonra da Şam’ın ajandasında Çavuşoğlu’nun bahsettiğin minvalde siyasi bir çözümün yer almadığının varsa bile yırtıp attığının farkında değil mi?

Şimdi Halep, Doğu Guta ve Dera’dan çıkartılıp İdlib’te toplanan muhalif gruplar ve cihatçı savaşçılara karşı askeri operasyona hazırlanan Esad yönetimi, böylece Batı Suriye’nin -Afrin ve el-Bab bölgeleri hariç- tamamında kontrolü ele almak ve zaferini ilan etmek istiyor.

Şüphesiz Esad, İdlib gibi cihatçı unsurların kalesi konumunda olan bir alanı ele geçirdiğinde, belki de ciddi bir ilerleme sağladığında yüzünü ve yönünü Afrin-Cerablus-El Bab hattına çevirecektir. Ya da Esad’dan önce SDG böylesi bir hamle yapacaktır. Neticede tıpkı Şam, Rakka ve İdlib gibi Afrin ve El Bab da Suriye toprağı.

Yeniçağ Gazetesinin köşe yazarı Ahmet Takan 7 Eylüldeki yazısında bu durumu bir adım ileriye taşıyor.

“Afrin’de kontrolü kaybetmek üzereyiz. PKK/YPG, ÖSO güçlerine yoğun olarak saldırıyor. TSK kayıp vermemek için Afrin merkezine çekildi. Bu da yetmiyormuş gibi ÖSO güçleri kendi aralarında çarpışmaya başladı. Savaştan kaçan ÖSO’cular duvarlardan atlayıp Türkiye’ye geçmeye çalışıyorlar. Alan hakimiyeti her an YPG’ye geçebilir” “İdlib…İdlib..” derken Hatay’dan olacağız” diyor.

 

Batı aslında ne diyor

Başta ABD olmak üzere Batı’nın önde gelen ülkeleri, İdlib’e dönük kapsamlı bir operasyona karşı çıktıklarını açıkladılar. Türkiye’nin dile getirdiği kaygıları paylaştıklarını ifade eden bu ülkeler, ‘yabancı savaşçılarla mücadele ederken yeni bir insani krize yol açılmaması’ gerektiğinin altını çizdiler.

Özellikle Avrupa ülkeleri, sayıları milyonları bulabilecek yeni bir göç hareketinin kıtaya ulaşması konusundaki kaygılarını dile getiriyorlar.

Batılı ülkeler ayrıca savaşta ‘kimyasal silah’ kullanılması ihtimalinden de endişeleniyor. Hem ABD hem de Fransa, 2017’de, kimyasal silah kullanmakla suçladıkları Suriye yönetimine benzeri bir olayın yaşanması durumunda askeri yanıt vereceklerini açıkladılar.

Suriye savaşında sona doğru gelinirken ABD ve AB’nin İdlib operasyonuna dair yaptığı “kaygı”(!) açıklamalarını, sadece diplomatik bir söylem olarak görmek fikrimce daha uygundur. Kimyasal silah kullanılmasına yönelik askeri saldırı seçeneği ve tehditleri de aynı şekilde. Hatırlanırsa 2017’de Suriye’de rejimin kimyasal silah kullandığı suçlamasıyla ABD öncülüğünde koalisyonun sınırlı, kısa süreli ve göstermelik bir saldırısı olmuş, Şam’ın en büyük müttefiki Rusya önceden bilgilendirilmişti.

Şimdi neredeyse dünyanın bütün önemli başkentlerinin terörist örgüt olarak gördüğü El Nusra’ya karşı yapılacak olan İdlib operasyonunda Esad rejimi ciddi bir kimyasal saldırı düzenlese bile Batının başkentleri bırakın Suriye ordusuna yönelik bir saldırı düzenlemeyi, bunu mutluluk gözyaşları eşliğinde izleyeceklerdir.

Batının yukarıda anlatılan “insani kriz, göç ve kimyasal silah” itirazları üzerinden geliştirdiği söylemi,  savaşın sonrasında gerçekleşecek olan yeniden inşa sürecinde pay kapmaya dönük kendisini hatırlatma ve artık köşeye sıkıştığı aşikar olan Türkiye’nin doğru bir pozisyon almasını engelleyici manipülasyon hamleleri olarak okumak fikrimce daha doğrudur.

En sert açıklamasını “kimyasal saldırı olursa ABD çok kızacak” diye gayet gevşek bir ağızla yapan Trump’un sözlerini “diplomasinin dili tersten okunmalı” ilkesi uyarınca “ABD çok mutlu olacak” diye de anlaşılabilir.

Tahran zirvesi sırasında ve sonrasında sonlanan Türk-Rus taktik ortaklığının artık bittiğini Ankara’da görecektir. Batının İdlib operasyonu hakkında Şam’a gösterdiği kırmızı “aslında yeşil” kartın bir anlamı da Ankara’nın bunu fark edip yüzünü ve yönünü Ruslardan dönmek zorunda kaldığında, Batıda kendisine açık bir kapı olduğunu görmesi içindir. Muktedirlerin her zaman bir kapısı açıktır fakat kapı çoğu zaman salona değil karanlık bir odaya açılır.

Açıkçası, İdlib’te ortaya çıkabilecek insani kriz ve göç dalgası sadece ve sadece Türkiye’nin başını ağrıtacak, belaya sokacaktır.

Her şeyden önce yapılacak operasyon haftalar ya da aylar sürecektir. Bir yılı aşar beklentisi bile gerçekçi değildir. İdlib sadece karadan ve havadan vurulmayacak. Ruslar aynı anda yüz hedefi birden vurabilecek bir deniz gücü ile saldıracaktır. Bunca askeri gemiyi boşuna taşımadılar Suriye kıyılarına. Rakka ve Musul pratiğine bakacak olursak operasyonun azami altı ay süreceği söylenebilir. Cihatçıların savunma hatlarının bir kaç hafta içerisinde çökmesi de sürpriz sayılmamalı.

İdlib’te yaşanılacak bir göç durumunda –ki gerçekleşmesi kaçınılmazdır- yer değiştirecek olanlar, bu durumun geçici bir süreliğine olduğunun farkındadırlar. İdlib, Suriye ordusu tarafından ele geçirilinceye kadar geçecek süre için sığınacak bir yer arayışı içerisinde olacaklardır. Avrupa’nın kapısına dayanma gibi bir durumun gerçekleşmesini beklemek gerçekçi değildir.

 

Tahran Zirvesinde kim ne dedi

Gelelim Tahran Zirvesinin kısa içeriğine. Aslında hikayenin şimdiki durumu ve sonucu aşağıda verilen açıklamalardan anlaşılabilir.

Tahran zirvesinde, Putin İdlib’de “teröristlerin tamamen yok edilmesi” şeklinde sert bir çağrı yaparken, Ruhani ise Suriye’nin yeniden inşası üzerinde durarak, yerlerinden olanların evlerine geri dönmesi gerektiğine vurgu yaptı. Ruhani ayrıca, ABD’nin de Suriye’den derhal çekilmesi çağrısında bulundu.

Bu çağrı her ne kadar üstüne alınmasa da Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” minvalinde Türkiye’ye de söylendiğini farz edebiliriz.

İran Cumhurbaşkanı, Putin’inin açıklamasının bir papağan edasıyla olmasa da tekrarı mahiyetinde devam ediyor. “Suriye’de savaş ve kıyım alevleri sona yaklaşıyor” deyip, terörün “Suriye’de, özellikle de İdlib’de kökünün kazılması” gerektiğinin altını çizdi.

Esad’a karşı muhalif güçleri destekleyen Türkiye ise İdlib’e yapılacak bir operasyonun yeni bir mülteci dalgası başlatmasından ve Suriye’de elinde bulundurduğu bölgeleri istikrarsızlaştırmasından endişe ediyor. Erdoğan, “Türkiye’nin İdlib konusundaki hassasiyetinin ve kararlılığının doğru anlaşılmasını sizlerden özellikle rica ediyorum. Astana garantörlerinin Suriye’de yeni bir şiddet dalgası ve insani kriz yaşanmayacağına dair kamuoyuna mesaj vermesi gerekmektedir,” diyerek Türkiye’nin kaygılarını zayıf ve ricacı bir dille dile getirdi.

Türkiye’nin gayet gerçekçi ve doğru kaygıları sadece Türkiye’nin problemi.  Bunu görebilmeli. Farkındaysanız bu kaygıları ne Rusya ne de İran dile getirmek bir yana anlama çabasına girme gereğini bile duymuyorlar.

Astana’nın her iki garantörünün aklında ve ajandasında sadece her ne pahasına olursa olsun –bu pahanın içerisine sivil kayıplar ve göçler de var- İdlib’i bir an önce ele geçirmek.

Hal böyleyken dünyanın en büyük uluslararası örgütü BM’nin genel sekreteri De Mistura aynı saatlerde, İdlib’de terörist gruplar ve diğer silahlı muhaliflerin birbirinden ayrılması için bir öneri gündeme getirdi. “İdeal çözüm bütün militan ve savaşçılara belirli bir süre tanınmalı ve bu gruplar o süre zarfında askeri varlıklarını ve üslerini sivil nüfusun yaşadığı yerlerden ve köylerden uzaklaştırmalı” dedi. BM temsilcisi silahlı gruplardan bunun talep edildiğini duyuran bir medya kampanyası başlatılması gerektiğini ifade etti.

De Mistura, bu dahiyane (!) önerisinde ciddi miydi, yoksa Türkiye’nin cihatçıları ılımlı muhaliflerden ayırma tezleriyle dalga mı geçiyordu?

Bunu da okurun takdirine bırakıyorum.

M. Ekrem Ergül
M. Ekrem Ergülekremergul@gazetefersude.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.